“Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının”
Edip Cansever

Tutmayan Fal öyküsü, Behçet Çelik’in 2008 Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kazanan Gün Ortasında Arzu (2007) kitabında yer alır. Oktay Rifat, Edip Cansever ve Turgut Uyar’dan alınmış dizelerle başlayan üç bölümden oluşan kitapta yalnızlık, sıkıntı, dostluk, beklenmedik karşılaşmaların getirdiği şaşkınlık, gitmek ve kalmak ikileminin yarattığı kararsızlık, gerçekleşmeyen arzular ve yazma sancısı; başat temaları oluşturur.

Oktay Rifat’ın “Gün batmasa her kente dönebilir” dizesiyle açılan ilk bölümde bulunan “Tutmayan Fal”, buradaki diğer altı öykü gibi gitmek ve kalmak arasında bocalayan insanların başlarından geçenleri anlatan kısa bir öyküdür. Bir mekanda sohbet eden iki kişinin diyaloğu üzerine kurulmuştur. Erkek anlatıcının gözünden aktarılan olay örgüsünün merkezinde bulunan kişilerin isimleri verilmemiştir. Kadının “Sen her şeyi kitaplardaki gibi sanıyorsun” (s. 37) cümlesiyle açılan öykü; erkeğin kadının söylediklerini işitip ona cevap vermesi, kimi zaman da söyleyeceklerini içinde tutmasıyla ilerler. Bu sebeple öyküde diyalog ve iç diyalog teknikleri kullanılmıştır.

Kadın, erkekle konuşurken tedirgindir. Gözlerini kaçırır, ellerini nereye koyacağını bilemez. Erkek ise Çelik’in birçok öyküsünde karşımıza çıkan kırılgan ve suskun erkeğin bir örneğidir. Konuşmayı sevmez, sessizliğe gömülmeyi tercih eder. Kadının ona neden o şehre geldiğini sorması üzerine; “Bir gün hiçbir şey yapmak istemediğimi fark ettim. Yapabileceğimi düşündüğüm hiçbir şeyi yapmak istemiyordum. Bundan sıkılmıyordum da. Suçluluk da duymuyor, üzülmüyor, hayıflanmıyordum. Kalmakla gitmek arasında fark kalmamıştı. Söyleyemedim bunları. Savunma yapmak istemiyordum- en azından onun karşısında” (s. 37-38) diye cevap verir. Bu sözler bize erkek karakterle ilgili yeni bilgiler verir. Bulunduğu kenti terk etmiş ancak pişman olmamıştır. Ne yapacağını bilmemektedir. Bir şey yapmak istememesi, hayatını sorgulaması ve ne yöne gideceğine karar verememesiyle ilgili olabilir. Karakterlere dair fazla bilgi vermeyen yazar, diyaloglarda paylaştığı bilgilerin okur tarafından tamamlanmasını bekler. Ya da verdiği kadarının yeterli olduğunu düşünür çünkü Çelik’in öykülerinde çeşitli anların bellekte bıraktığı izler, öykünün temelini oluşturur. Büyük olaylara, entrik unsurlara ve sürprizlere yer yoktur. Çelik, öykü kişilerinin geçmişiyle ilgili fazla ayrıntı paylaşmasa da duygu durumlarını ve ruh hallerini yansıtma konusunda oldukça başarılıdır.

Tutmayan Fal’da iki sevgili kafe ya da çay bahçesi gibi bir yerde buluşmuştur. Mekan tasvir edilmediği için nerede ve nasıl bir ortamda oldukları tam anlaşılmaz. Konuşma ilerlerken kadın kahve içer bir yandan. Elindeki fincanla oynar. Erkeğin neden bu şehre geldiğini açıklaması üzerine, “Sen aslında gelmedin belki de.”, “Hâlâ oradasın. Onun yanındasın” (s. 38) diyerek başka bir kentte başka bir kadın olduğunu ima eder. Sonra bir suskunluk olur. Erkeğin tepkisizliğine kızan kadın, sorularına yanıt ister. Erkek ise cevap vermekten yana değildir. Suskunluk dakikaları gittikçe uzar. “Bildiğim tek şey”, “bu şehirde seninle geçirdiğim zamanlar çok farklı” (s. 39) diyen erkek, kadınla zaman geçirmekten hoşnuttur. Onun yanında kendini iyi hisseder. Ancak duygularını kadına onun beklediği cümlelerle aktaramadığı için kadını memnun edemez. Erkeğin suskunluğu arttıkça kadın sinirlenir. Bunun üzerine “Yaşamıyorsun sen”, “Yaşamak değil bu” (s. 39) deyiverir erkeği kavgaya çağırırcasına. Ancak erkek, kavgaya hazır değildir, hiçbir zaman da olmayacaktır.

Erkek konuşmak istediklerini içine attıkça kadın, suçlayıcı bir tonda konuşmasını sürdürür. “Seni ne çok sevmiştim,” (s. 40) diye anlatmaya başlar. “Senin neyini sevdim ben, senin Allah aşkına?” (s. 40) cümleleri son bir feryat gibidir. Yine de orada öylece durur. Gitmeye niyet edemez. Kadının bu halleri, aşk denen muammaya kendini kaptırdığını gösterir. Erkeğin cevabı yine iç konuşmayla verilir. Bu sözleri kadına söyleyecek kadar cesur değildir erkek: “Bak ben buyum işte, diyebilmek isterdim. Bunu sevdin sen. Bu tutukluğumu sevdin. Çevrendeki herkesten farklıyım…” (s. 40) Erkeğin iç dünyasını yansıtan bu cümleler, karşı tarafa iletilemediği için iki kişi arasında diyalog kurulamaz. Kadın yüzleşmek istemiş, erkek bundan kaçmıştır.

Öykünün sonlarına doğru kadın, erkeğin karşısında çırpınmaktan yorulur. Sinirlenerek hışımla ayağa kalkar ve arkasına dönüp bakmadan gider. Çelik öyküleri için alışıldık bir sondur bu. Baştan sona varlığını hissettiren gerginlik, doruğa ulaşır ve kadınla erkeği birbirinden koparır. Aynı zamanda bir çıkışsızlık hâlidir bu. Kadınla erkeğin neler yaşadığını tam olarak bilemesek de bu ilişkinin nereye gideceğini anlarız. Öykünün ismine gönderme yaparak söylersek fal tutulmuş ancak kahve soğumuştur.

Buradaki olay örgüsü, Çelik’in birçok öyküsünde farklı kişiler arasında tekrarlanır. Kimi zaman iki eski dost olur bunlar, kimi zaman da aile bireyleri. Bu sebeple öyküler genellikle buluşma ya da karşılaşma anları etrafında kurgulanmıştır. Çoğunlukla erkek anlatıcının gözünden yazılan öykülerde öykü karakterlerinin çeşitli duygulanımları, çevrelerindeki insanlarla ilişkileri ve kendileriyle hesaplaşmaları aktarılır. Orhan Koçak, Çelik’in öykülerini değerlendirdiği bir yazısında olay aktarımında belirginleşen zamansal ve mekansal farklılığın üç aşamadan meydana geldiğini belirtir. Buna göre; “(Olay 1) eski ‘su gibi’ yıllar; (Olay 2) şimdiki hafifçe nafile buluşma; (Olaysızlık 3) yine şimdi’de ama başka bir ‘yerde’, konuşan öznenin içinde daha durgun bir kayıt bölgesinde yaşanan tatminsizlik”[1]. Bu üç aşamayı, Tutmayan Fal’da da gözlemleyebiliriz. Burada “eski su gibi yıllar”a dair pek detay yoktur ama gerçekten “nafile” bir buluşma yaşanmıştır. Tatminsiz bir ruh halini yaşayan erkek, sanki orada değil, başka yerdedir. Bu aşamalar, Çelik’in birçok öyküsünde yer aldığı için öyküleri arasında büyük benzerlikler vardır. Kaldığımız Yer (2015) ve Yolun Gölgesi (2017) isimli son iki öykü kitabında politik ve güncel olaylara değinen öyküler yazsa da diğer kitaplarında kurgu, dil ve anlatım açısından bütünlük yakaladığını ve kendi üslubunu oluşturduğunu söyleyebiliriz. Örneğin Tutmayan Fal öyküsünün birçok açıdan, farklı kitaplarda yer alan “Kuşluk Vaktinin Karanlığı” (Gün Ortasında Arzu), “Çivi” (Düğün Birahanesi), “Diken Ucu” (Diken Ucu) ve “Suskun” (Herkes Kadar) isimli öykülere benzediği görülür.

BEHCET_CELiK-Fotograf_KAAN_SAGANAK__1_

Behçet Çelik öykücülüğünün temel özelliklerinden biri de erkek karakterlere ağırlık vermesidir. Kentli ve orta sınıf erkek karakterler; yalnız, suskun, kırılgan ve yaralıdırlar. Çevrelerinden uzaklaşmış ve gittikçe yalnızlaşmışlardır. Hayat karşısında edilgendirler. Hareket etmekten imtina ederler. Susmak onlar için bir yaşam biçimine dönüşmüştür sanki. Her şeyi içlerine atarlar. Özellikle Düğün Birahanesi ve Gün Ortasında Arzu kitaplarında bulunduğu mekana sığamayan, bir yerlere gitse de geri gelen, çemberin dışında kalmış birçok erkek karakterle karşılaşırız. Yitirilen zamanlara özlem duyan bu kişiler, an’da kalmaktan vazgeçip sık sık geçmişe dönerler. Hayatın dışına savrulan erkek karakterlerin geçmişe dönmeleri, 90 Kuşağı’na mensup Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Barış Bıçakçı gibi yazarların öykülerinde de karşılaştığımız bir durumdur. Dünyayla ve toplumla ilgili benzer dertlerden muzdarip olan bu yazarlar, zamanla değişen ortama ayak uyduramayıp bir nevi “tutunamayan”lara dönüşen öykü kişileri yaratırlar.

Behçet Çelik’in öykü dünyası Edip Cansever şiiriyle de akrabadır. Cansever’in bazı dizelerini epigraf olarak kullanan yazar, kimi öykülerde de onun şiirlerini okuyan kişilere yer verir. Bana kalırsa Behçet Çelik öyküsünde yaratılan atmosfer tek kelimeyle tasvir edilecek olursa ortaya “sıkıntı” kavramı çıkar, ki bu kavram, Cansever şiirinin de anahtar sözcüklerindendir. Erdal Öz’e yazdığı 20 Ocak 1960 tarihli bir mektuba;

Kardeşim Erdal.

Müthiş sıkılıyorum. Daha kötüsü, insanlardan soğuyorum galiba… Oysa ben onlarsız, onlara güvenmeden edemem. Ama elimden ne gelir. Sevgiden, yakınlıktan, insanca davranmaktan anlayanlar o kadar az ki… Büsbütün kabalaşmaktansa, uzaklaşmak daha iyi.”[2]

diye başlayan Cansever, neredeyse Çelik’in yarattığı öykü kişileri gibi konuşuyordur. Onu okuyana içini döküyordur bir nevi. Necip Tosun’un da belirttiği gibi; “asla sızlanma olmayan bir iç döküş”tür bu. “İddiasız ama aynı zamanda bir yaşam manifestosu”dur.[3] Yalınlığın derinliğinde kendini gösteren bütünlüklü bir manifesto.

Behçet Çelik, çağdaş Türk öykücülüğünün en üretken yazarlarından. Bugüne kadar sekiz öykü kitabı yayımladı: İki Deli Derviş (1992), Yazyalnızı (1996), Herkes Kadar (2002), Düğün Birahanesi (2004), Gün Ortasında Arzu (2007), Diken Ucu (2010), Kaldığımız Yer (2015) ve Yolun Gölgesi (2017). Roman, deneme ve eleştiri gibi farklı edebî türlerle çocuk edebiyatı alanında da eser veren Çelik, Türkçe yazdığı için övünmemiz gereken yazarların başında geliyor.

Sibel Yılmaz

[1] Orhan Koçak, Behçet Çelik: Sosyal Doku Yırtılırken Hikâyecilik

[2] Selim Bektaş (Haz.), Sevgili Erdal: Erdal Öz’e Mektuplar I. Cilt, Can Yayınları: İstanbul, 2019, s. 112.

[3] Necip Tosun, Günümüz Öyküsü, Dedalus Yayınları, İstanbul, 2015, s. 244.

Alıntılarda, Gün Ortasında Arzu’nun Can Yayınları baskısı esas alınmıştır.