Orta mektep yıllarımda biraz pısırık ve sünepe olmaklığımdan, Salinger, Holden Caulfield, bana hiçbir zaman yakın, sıcak ve davetkar gelmedi. Ne örnek aldım onları, ne de iştahla hayaller kurdum yatılı okul yatakhanelerinin rutubet haritalı tavanlarına dalıp benzer bir yazgı için umutlanıp yakararak. Bir Yılmaz Güney’i değildi benim ilkgençliğimin. Deniz Gezmiş’i hiç değil. İlkgençliğimde Salinger’i bilmek gibi bir lüksüm olamazmış zaten, sonradan anladım: Yabancı dille öğretim yapan bir kuruluşta ya da maarif kolejinde okumadım. Öyle bir kuruluşta öğretmenlik yaptım çok sonraları ama, ve o okullarda o kitabın biraz ironik (özüne tezat teşkil edercesine) bir şekilde, Ölü Ozanlar Derneği filmine yakışan bir kara mizahla, tedrisatta yer aldığını da gördüm. Bu okulların mezunlarının haylazlık ve yaramazlık hikayeleri yazılı ve sözlü tarihimizde efsaneleşmiş olsa da, iyi biliriz, o çocuklardan biri Holden’ın H’si olmaya kalksa ona haddini bildirecek bir nizam, intizam, hiza-istikamet ve yanaşık düzen hakimdir okullarında. Önce aileden gelir tepki, sonra da okul yönetiminden. “Symbolism in Catcher in the Rye”, “What are the common themes in the CITR?”, “Alienation and isolation in the CITR”, “Humor in the CITR”, “Is the white middle class totally phony?”, “Race and gender relations in the CITR” vs. tartışılabilirdi sınıflarda ama Holden’a özenenin sonu da Holden gibi siktirname almak olabilirdi. Kırmızı avcı şapkası (“red hunting hat”) bir simge olabilirdi ama üniforması olan okulların özellikle “full uniform” günlerinde o şapkayı giymek benim diyenin beceremeyeceği bir cesaret isterdi. Yapanlar vardır, şapka çıkartırız. İçlerinden Holden çıktı mı bilmiyorum ama başta Salinger gibi inzivaya çekilmeye kalkan sonra da “gentleman farmer” olmayı daha karlı gördüğü için organik şarap, sızma zeytinyağı, butik otel, yoga-kafe, yaşam koçluğu-kitabevi, vegetaryen kır düğünü işinde karar kılanlar olmuş duyduğumuz kadarıyla. Haldun Kolcugil mesela.

catcherhat

Biz, elbette kendimizin bir Holden Caulfield olmadığını biliyorduk. Manhattan’da sağa sola uğrayıp canı sıkılan, yaptığı her işten düzenli olarak vazgeçen, öğretmenlerinin kendisi hakkında ne düşündüğünü hem iplemeyen hem de ilgileri için çırpınan, hepsinin her an kendisini seyrettiği kuruntusuna kapılan, bütün dünyanın kendi çevresinde döndüğünü, dönerken hep onu seyredip göz hapsinde tuttuğundan işkillenen, o yüzden de yavaş yavaş bir istiridye gibi içine kapanan biri değildik biz. Kuşağımızda benim gibileri, Gönülçelen’den etkilenmemiş, Gönülçelen’i okumamışlar, bir Gönülçelen (dolayısıyla Holden Caulfield) olamayacak, ama bunun yanında Gönülçelen’in yerine Mahir Çayan gibi bir kahramanı yerleştirebilecek olanlar diye düşünürdüm. Holden Caulfield gibi, birey olabilen bir yaşıtımızı değil, durmadan canı sıkılan birini de değil, eğer bir Gönülçelen, bir Holden Caulfield olacaksa bizim hayatımızda bu durmadan canı sıkılan, her yerde canı sıkılan, tepeden tırnağa can sıkıntısından ibaret bir insan olan bir Turgut Uyar olabilirdi belki.

Gönülçelen’i tersinden okuyup lunaparktaki atlı karıncadan terk ettiği okula paşa paşa dönen biri gibi ben de yabancı dille öğretim yapan bir okuldan girdim içeri. Bizim için hayata daha yakın, her ne kadar fantaziler dünyasında yaşasa da acılarıyla, sevinçleriyle dünyaya bakışıyla bir Küçük Prens (çokoprens), bir Bozkırkurdu vardı. Holden Caulfield dikbaşlı, dünyaya küskün, kendinden ötesini göremeyen, erkeklik organı inmemecesine kalkmış, otuzbir çektiğini saklayan ama tiryakiligi elinden yüzünden belli biriydi. Yüzünü ne tarafa dönse oraya odaklanıyor, ilgisi oraya yoğunlaşıyor, bir önceki planını, verdiği sözü unutuyor, oraya doğru yöneliyordu. Sevgi dolu bir evcil köpek gibi, dikkatini toplama süresi 5-7 yaş oğlan çocuklarını hatırlatıyordu. Biz tabii ki arkadaşlarımıza otuzbir fantazilerimizi anlatmaya korkmuyorduk ama Gönülçelen’i yastığımızın altına koyup uyuyacağımız kendimize ait odalarımız olamıyordu bir türlü ne kadar içten dileklerde bulunsak da. Bütün aile aynı odalarda yatıp kalktığımız kış ayları gelip geçiyordu. Sabah erken kalkanın iyi çorapları giyip kaçtığı bir Semaver-Sarnıç dünyasında mahkum. Saadet dolu ama kömür, kurum, çürük limon kokulu ve bronşit sesleriyle süslü.

Ergen psikolojisi & Adolesan halet-i ruhiyesi

Bir ergenin gözünden görülen dünyadan ne bekleyebilirdim ki? Okul tuvaletinde aceleyle emilerek içilmiş izmarit, ucuz şarap, ter, çorap ve otuzbir kokan bu dünya, ikide bir kapıları çarpıp çıkmalar, uzaklara gidip dönmeme tehditleri, anayoldan gözleri kapalı koşarak karşıya geçmeler, Varyant’ın başından İzmir’e bakıp “bizi bir gün çok özleyeceksin ey diyar-ı gavur” diye sitem etmeler… bunlar bize çok tanıdıktı ama bizim Gönülçelenimiz Aylak Adam’dı. Arkadaş Islıkları’ydı önce, sonra Aylak Adam. Ve tabii ki Bozkırkurdu. Gorki’den Çocukluğum. Attila İlhan’dan İstanbul Ağrısı. Vedat Türkali’den Bergün Tek Başına.

Gönülçelen’i okumadan Aylak Adam’ı okumuştuk, evet. Göcek’te bir teknede herkes salata-balık-rakı yaparken bizim bir köşede AA okuduğumu gören bir avukat hanım aylar sonra bir gün Kordon’da çıkıp gelmiş, ben sizi hatırlıyorum, insan tekne turunda AA’ı okuyan birini nasıl unutur? demişti. Siz AA mısınız?

– Ben AA’yı görmeye gidiyorum. Hacırahmanlı’ya tren bileti parası lazım.

Küçük Prens ile Aylak Adam arasında gerilim ve buhranlarla gidip gelen, ergen olmayı bir türlü öğrenemeyenlerdik. Vaktimiz olmadı nerdeyse ergen olmaya. Üstüne bir de Tutunamayanlar’dan yediğimiz bir darbe geldi. Küçük Prens ile Aylak Adam arasında gelişmesi durdurulmuşlar dünyasının çok kardeşlileriydik biz. O naiflik bize etkileneceğimiz bir genç, bir yaşıtımız olacaksa, hayatımıza bir gram anlam katacak biri varsa bu Küçük Prens olacak diye belletti, Holden Caulfield değil. Onun bizden çok yardıma ihtiyacı vardı çünkü ne bir cankuşu, can yoldaşı vardı ne de hâlâ hayatta ağbisi. Masumiyetini koruyacak bir bacısı vardı ki, bu tabii ki takdire şayan.

jd-salinger

Dünyayı bir ergenin gözünden seyrediyoruz Gönülçelen’de. Biz, Şakir Öner Günhan’ın sesinden 14 yaşında Nazife hanımlara türküler dinlediğimiz için, bu diyarda Nazife’nin taze ve eldeğmemişliğiyle büyüklerin dünyasına layık olduğunu, 14’üne basanın yetişkinlikten gün aldığını, ergenliğinin bittiğini sanıyorduk. Böyle bir raconun ortasında bir ergen ne anlatabilirdi ki bize? Okuma listemize giremeyişinin bir nedeni de buydu. İşsiz, yeteneksiz, mesleksiz, sorumluluk sahibi olmayan, sosyal statüsüz ve beş parasız bir ergen(ç) bu; bize Great Gatsby vaat etmiyor ama kimsenin göremediği kadar da çıplak görebiliyor bizi. Hemen utandırıyor, mahçup ediyor o yüzden. Pazar öğleden sonra, pazartesi ödevleri için panik ataklar yaşamıyor artık -okullu değil.  Acı ve o acıdan duyulan hazzı yücelten Holden Caulfield’ı Nazife hanımdan, 13-14 yaşına henüz giren edalı-işveli köylü güzelinden sonra tanımak ilahi adaletsizliğe karşılık geldi hayatımızda, ama suç bizde değildi.

Üslup, Üslup Namusumuzdur —

Öyleyse Salinger’da beni ençok çeken, ençok etkileyen, benim hayatımda önemli bir yeri olmasını sağlayan şey ne? Ne, bu kitabın alameti farikası? Ey kitap nedir senin sırrın? Büyün ne? Nedir tılsımın? Sanırım, first and foremost, ilk ve en önemli özellik benim için üslup. Salinger’ın itirafa yakın samimiyeti, kederi sık sık kıran mizahı, derbeder görünürken her kelimeyi her harfi, inceden hesaplamış olmasını hissettirmesi. Okura her şeyi anladığını düşündürecek kadar yalın ama söz ve anlam katmanlarının altında soluksuz bırakacak kadar da kapalı, kasvetli ve ağır. Kendime üslupçu dedirtmem, ama denmesinden hoşlanırım. Salinger’ı bir üslupçu sayarım ve bu kitapta beni en çok etkileyen özelliğin bir kafese kısılıp kalmış bir ergenin o kafesin dışına çıkışını, çıkar çıkmaz da kapıyı kapatıp bizi içerde bırakmasını anlatan bir üsluptur diyebilirim. O yüzden bu kitabı sevmemek elde değil benim için. Büyüsüne karşı durmak mümkün değil. Evet, bir büyü var bu kitapta. Ama büyü bana kalırsa üslup (form yani). Formun içeriği, üslubun mevzuyu inanılmaz bir şekilde bambaşka bir diyara sanki önümüzde olup biten bizim de içinde rol aldığımız bir teratral oyuna dönüştürmesi. İlk sevgilimizin bizi güle oynaya terk ederken bizim “bu acıyı günün birinde bir öyküde kullanırım” dememiz gibi.

Salinger bir tür turnusol kağıdı olabilir mi bizim edebiyatımız için? Bir sınıfsal ayrım, ekonomik bir yargılamaya girişirsek: Özel liselerde İngilizce aslından okuyup “paper” yazanlar, ve öbür tarafta (ikinci mevki diyelim ya da “economy class”) ileri yaşlarda Türkçe çevirisinden okumak zorunda kalanlar. (Bunlar da kendi arasında Gönülçelen ve Çavdar Tarlasında Çocuklar diye ikiye ayrılır)… Ben şunu iddia ediyorum, Salinger’ın Catcher in the Rye’I (CITR), Gönülçelen ya da Çavdar Tarlasında Çocuklar, özel okula giden ediplerle özel okula gitmeyenleri ayırt etmek için bir turnusol kağıdı işlevi görebilir. Ne anladığımız konusunda, ona nasıl yaklaşacağımız konusunda, bizim için ne anlam ifade ettiği konusunda. Birinci grupta olanlardan bu kitaptan hayli etkilenmiş olanların yetişkinliklerinde yazdıkları çoğu kitaplarında Salinger izleklerini bulmak mümkün. Bu arada, 1990’dan sonra, özellikle 21. yy’da doğanlardan söz etmiyoruz, onlar apayrı bir yerde, onların ulaşabildiği, onların öğrendikleri, okudukları, bizim için nerdeyse imkansız şeylerdi. Bize her şey yavaş yavaş, gıdım gıdım geldi, ama dalga dalga ezdi, geçti. Onlarsa “çağdaş-uygarlık”ın içine doğdu. Şu anda, şu yıllarda değil artık ama bizim edebiyatımız için biraz büyütülmüş bir yazar olmasını biraz yadırgıyorum ben açıkçası. Yani ben bir Hemingway’i, Carver’ı, Steinbeck’i çok daha yakın, daha kendimden hissediyorum. Yani bugün Foça’da ya da Germencik’te bir kahveye gitsek, sanki ordan köşeden çıkıp gelecekler, bize Halikarnas Balıkçısı’nın anlatacağı türden hikayeler anlatacaklar gibi gelir. Öte yandan Holden Caulfield’ı nereye koyabilirsiniz, mesela Foça ya da Germencik yerine? Kızılay Meydanı? Alsancak, Kordon ya da Nişantaşı, Bağdat Caddesi’ne, Osmanbey’e, Bebek sırtlarına?… Beyoğlu’na bile koyamazsınız onu.

Benim için Salinger hakkında yazmak, çavdar ekmeği hakkında yazmak gibi. Ekmek, öncelikle, tabii ki bildiğimiz bir şey. Yediğimiz, kutsal saydığımız bir yiyecek. Ama çavdar? Çavdar, sanki kader önüme çıkarmasa, doktor tavsiye etmese, zayıflama rejimi onu gerektirmese bilebileceğim bir şey değildi. Çavdar tarlası sözleri bana onu hatırlatıyor. Ben Türkiye’de çavdar tarlası hiç görmemiştim. Çavdar, tahıldır, biliriz, tahılgillerden. Tahıl bizim için buğdaydır ama. “Arpa buğday”dır ve çeç olur. Tarla dendiğinde de tütün gelir bizim aklımıza, Necati Cumalı, Dimitır Dimov, Erskine Caldwell. Çavdar tarlasında buluşmak mı, çocukları kurtarmak mı değil, tütün kırılır mı, toplanır mı, yoksa yolunur mu? Muhtar kızları neden folidol içip intihar ederler hep? Bunlardır bizim sorularımız…

Holden Caulfield’ı, Salinger’ı, Gönülçelen’i anlatalım diye oturduğumuz masadan kendimizi, kendi düşkünlüklerimizi, kendi çıkmazlarımızı, ergenlik mağlubiyetlerimizi, utançlarımızı anlattık. Böyle yenik ama itiraftan dolayı hafiflemiş kalkıyoruz. Evet, Salinger bizim için bir mağlubiyet muhasebesidir. Holden Caulfield bizim için gençliğimizi hatırladığımız mürekkep ve motor yağlarının, matbaa ya da tamirci çıraklığından döndüğümüz soğuk Şubat tatili gecelerinin hikayesidir. Pazartesi olsa da işe değil okula gitsek diye hayal kurduğumuz 14 Şubat sevgililer gününü 15 Şubat pazartesiye bağlayan kristallnacht. Tatil bitsin diye dua edenleri dualarınızda unutmayınız.

Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı erginleşip daldan yere düşmeden yakalayacak yaralanıp çürümelerini engelleyecek bir süper kahraman Holden. Çocukları, bir kitap okuyup bütün hayatları değişebilecek ergenleri cinsellikten uzak tutup masumiyetlerini koruyacak. Bir masumiyet müzesi eşyası kıymetinde.

Tabii ki namı yürüyen, ünü şanı dünyayı tutan Holden Caulfield, JD Salinger değil. Salinger’ın yanılgısı, yenilgisi, talihsizliği Holden’ın gölgesinde kalmak sanki. Biz bakalım diye bir dünya resmediyor Salinger, ama bir Holden Caulfield olarak frene basıyor ve bizim o dünyayı nasıl gördüğümüzü resmetmeye başlıyor yine bizim için bir daha. Kitabın en önemli başarısı da Holden Caulfield-JD Salinger arasındaki bu cerrahi titizlikle dengelenmiş gidiş-geliş. Holden’ın bir ergen olarak bir kuşağı, bir ergenlik kuşağını, çağını, yaşayan nüfus içindeki 13-19 yaş arasını anlatması ve bunu anlatırken de bütün gizlerini, sırlarını ortaya koymamanın en önemli nasihat olduğunu hatırlatması bize. Yani masumiyetin bitmesi, ne yazık ki, ergenliğin de sonu demek. Game is over. Ergenlikten yetişkinliğe adım atılması “end of innocence” masumiyetin sonu. Tıpkı Orhan Pamuk’un müzesini mümkün kılan şeyin kahramanların masumiyetinin bitmiş olması, masumiyetten uzaklaşmış olmaları gibi.

Salinger’a hayran olmamız gerekiyor, yazar olarak ustalığına. Oysa benim konuştuklarımın çoğu yazardan çok kitaptan, kitabın kahramanından etkilendiğini, kitabın onları değiştirdiğini, hayatlarını değiştirdiğini (bir gün bir kitap okudum…) itiraf ediyorlar. Holden Caulfield bir roman kahramanı olarak etkilemiş onları. Bir büyü varsa bu kitapta, bir mistik yan varsa, yazarın kendisini yok edip, kitabın içinde, Holden Caulfiled’ta eritmiş olmasıdır. Maddiyat dünyasından ve onun sahte ve şarlatan küçük burjuva yetişkinlerinden bir istiridye gibi içine kapanarak uzaklaşan Salinger, yine bir istiridye gibi, varını yoğunu kendinden çok sonralara kalacak olan inciye veren istiridye gibi, her şeyini Holden Caulfield’a vermiş ve onu ölümsüz kılmıştır.  Doğa yasası: İnci, istiridyeden daha kalıcıdır. Hamlet’te bile Şekspir’in her cümlede, replikte etkisini, imzasını sezeriz. Hamlet yaşayan birinden çok oyun karakteri gibi gezinir sahnede. Holden ise yazarının da elinden, denetiminden çıkan artık zaptedilemeyen, hormon ve fırıldak zeka etkisinde bir ergen olur. Acılarıyla, sıkıntılarıyla, ter ve otuzbir kokularıyla, göbek bağını kendi kesmiş, anarahmine dönüp bir daha bakmayan bir ergen: hergele ama kırılgan, ve umursamaz, berduş ve derbeder… Nerden geldiği değil, nereye gittiği de değil, nerde olduğu, olduğu yerden atlıkarıncanın görünüp görünmediği önemlidir. Atlıkarıncada Phoebe masumiyetin devamı ve garantisidir. Daha ilk cümlesinde ana-babasıyla acımasızca alay etmeye başladığı kitabını “To my mother” diye niye annesine adamış olabilir ki? Annesinin masumiyeti bir sayfa bile sürmemiş gibidir… Hesaplanmamış, basit bir ironi değil herhalde bu.

Lunapark sarhoşluğu

TRT İzmir Radyosu’nda Fecri Ebcioğlu’nun sesinden “atlı karınca” döner de dönerdi. Bize hiçbir şey vaat etmeden dönerdi ve bize bir haz imparatorluğunda hedonist bir an yaşatırdı. Gözlerimizi kapattığımızda o başdönmesinin verdiği doyum, ecstacy, o hafif esrimeyle yarına, olmayan, inanmadığımız yarına, gelmeyeceğini bile bile kendimizi bırakırdık. Gönülçelen’deki atlı karınca da dönen, dönen ve hiçbir şeye cevap vermeyen, hayat gibi ne zaman duracağını bilmediğimiz, nereye varacağı olacağı belli olmayan bir son ama bir son işte. Atlıkarıncanın vereceği cevap da, Holden’ın dünyada bulduğu cevap da hiçe yakın bir şey. Psikanalistinin bundan sonra ne yapacağı, gelecek planlarının ne olduğu ile ilgili sorulara “bir şeyi yapmadan insan o şeyi yapacağını nasıl bilebilir ki?” diye bir soruyla karşılık verir ki bizim lise ve dengi okullarımızdaki “kendini 5 yıl sonra nerde görüyorsun?” kazık sorusuyla inceden alay etmek için oraya konmuş gibidir. “Kimseye hiçbir şey söyleme” diye de güzel bir öğüt verir kitabın sonunda ki onun günümüzdeki sadık okularlarının sıkı birer sosyal medyacı oldukları için her şeyi herkese söylemekte bir sorun görmediklerine tanık olsa ne halt ederdi acaba? Çok ciddi bir soru bu: Holden Caulfield kimdir bugün? Sosyal medyada boy göstermeyen Holden Caulfield bir hiç midir?

Gönülçelen & Çavdar Tarlası —

Kitabın adı meselesi var bir de, “Gönülçelen”de (aklını çelmekten gelen) bir taraf tutma, kandırma söz konusu sanki. Oysa kitap bunu muallak kılmaya çalışıyor. Çocukları çavdar tarlasından düşmekten korumak gibi bir sorumluluk söz konusu. Bu varoluşçu kıvranma bize Holden’da üstü örtülü bir bacı-kardaş raconu, kardeşlerini, yaşıtlarını, kuşağını koruma içgüdüsü olduğunu da sezdiriyor.  Gönülçelen ya da Çavdar Tarlasında Çocuklar… kimin hangisini, ne diye tercih ettiğini bilmiyorum ama “çatı kirişini yüksek tutun dülgerler” Türkçe çeviri adına bir yüksek atlama rekorudur, bunu da yeri gelmişken itiraf edeyim.

Salinger 100 – Holden 83 – Gönülçelen 67 —

Yazarlığının ilk yıllarındaki başarıdan sağladığı gelirle bir çiftliğe çekilip sade bir hayatı bir efsaneye dönüştüren Salinger, 16 yaşındaki Holden’ın hayalini kurduğu, olmak istediği yetişkin olmuş mudur? Olmak için çaba harcamış mıdır? Yoksa, Salinger da Holden’ın yapmacık bulduğu bir yetişkine mi dönüşmüştür erginleşip olgunlaşmadan? Öte yandan, kitapta Sally’ye uzaklara kaçıp bir dere kenarında yaşamalarını öneren de Holden değil mi? Yoksa, Holden’ın da, Salinger’ın da asıl istediği bu mu? Tahsilli kahya? Diplomalı rençber? JD Salinger da Holden gibi bir anlık öfkenin yol açtığı bir kararla mı böylesi bir yaşantıya çevirmiştir rotasını?  Aniden kırmıştır dümenini? JD Salinger, Holden’ın gıpta ettiği saygın bir yetişkin, erişkin, yaşlı olabilmiş midir? Yoksa piyasaya çıktığı andan itibaren yazarını da ezip geçen önlenemez bir yükselişin efsanesini öngörüyle, bilinçle mi çatmıştır? JD Salinger efsanesini besleyen en önemli öge JD Salinger’in kendini kalabalıklardan uzak tutması, bunu bir tutkuya, saplantıya dönüştürmesi ve tutarsız tavırlarında çok tutarlı olmasıdır… Holden bu yüzden, bütün “gizli deha ergen”ler gibi, hesap ettiği geleceği seçmek yerine yaşamak zorunda kalmıştır. Diyebiliriz. Evet, diyebiliriz.

english.salinger-old2

Holden’ın seçkinler klübüne benzeyen (boarding school) o ayrıcalıklı kolejliliğe olan gücenmişliği, öfkeye, hatta nefrete dönüşürken Salinger aslında elveda selamını vermiştir. Yine de New Hampshire’da inzivayı yeğlemiştir, Arizona, Kaliforniya, Kuzey Karolina’da değil. Yani beyazın onbin tonunun anavatanı New England’ın o “boarding school WASP” kültürünün rahmine dönmüştür. Çok renkli, çok kültürlü bir eyalet yerine elit beyazların bağrına. “Dokunmayın dünyama” demiştir özellikle bana ve bize benzemeyenlere, özellikle siz dokunmayın! Bir İsa, bir Mesih gibi günahsız kardeşlerini kurtarmayı ümit ederken, yine bir münzevi derviş gibi inzivaya çekilmiş, çile çeken bir resula dönüşmüştür. Ama günlük meselelerden kaçamayan bir peygamber, sık sık aynada kendine bakıp “allahım nasıl bu hale geldim?”, “ben buraya nasıl vardım?”, “nasıl böyle oldum?” okul aile birliği üyesi, toplutaşım kartı sahibi, kuponla alışveriş yapan, emlak vergisinden yakınan, “gündelikçi”, “bakıcı” kelimeleri günlük dağarcığının yüzde bilmem kaç küsuru tutan, vs…

Bu noktada, bu satırların yazarı da anlar JD’yi: O da uzaklara, çile çeken bir elçi, nebi gibi sürgüne gitmiştir. Çoğu akranı gibi Salinger’i geç keşfetmiş, Holden’ı zor anlamıştır ama kafasına dank etmiştir bu tılsımlı risalenin gizli kudreti. Demek ki JD Salinger o kadar sağlam vurmuştur damgasını geçen yüzyılın edebiyatına. Bu küçük şah-eser (başyapıt) bugün bize onu Holden’ın yaşında okumuş olsak başımıza ne türlü işler açabilecek, ufkumuzu nasıl genişletecek, gözümüzü nasıl açabileceğinin tehlikesini bir kere daha hatırlattı. Ruhumuz titredi. Onu doğru yaşta, ergençlikte okuyanları kıskanmıyorum. Onların içinden, ellerinden Holden olmaktan başka bir şey gelmeyenler zaten JDS gibi çekildi sahneden kimseye sezdirmeden. Onlardan haber almamak içimizi rahatlatıyor. İyi ya da kötü, herhangi bir haber. Çocukluk arkadaşlarının sessizliği güzel: Hep çocuk onlar çünkü.

Haber dedim de, 2013 yılındaki Guardian gazetesinin bir haberine göre Salinger ölümünden 50 yıl sonra yayınlanmasını istemiş yayınlanmamış bazı eserlerinin. Ailesi herhangi bir yazının var olup olmadığını teyit etmiyor ama 2010 yılında öldüğüne göre JDS, 2010+50=2060 ediyor.*  Kim, ne için buna karar vermiş, bence önemi yok. Haber sızmış olduğu için büyü de bozulmuş gibi. Nasıl bir sürpriz bekliyor olabilir okuru 2060’ta? Biz, bizim kuşak, büyük bir olasılıkla okuyamayacağımız bir kitaptan ne umabiliriz ki? Ya da artık 80’ini geçmiş Holden Caulfield’dan ne ummak gerekiyor bugün? 100 yaşında Salinger’dan? Eski bir şiirin dediği gibi “sözgelimi ben, kendim / hiç hayıt ağacı görmemişim / görmeden ölürüm diye korkum da yok” Zaten dünyayı yerinden oynatacak şeyler olsaydılar, basılırlardı şimdiye kadar ve dünya yerinden oynardı. Rahat olun. İyi uykular. Kimseye bir şey söylemeyin.

İlhan Durusel

* Link

Dipnot: John Lennon’ı anmayan bir Holden Caulfield yazısı olamaz. John Lennon’a adıyorum bu dipnotu.

Kitap-lık dergisinin 201. sayısında yayımlanmıştır.