8B3FF7AB-6952-408A-84A5-BB17382FE0F0
Nilüfer Ataç Canbayır

Sokağın başında bir adam yürüyor. Hava buz gibi, verdiğin nefesin havanın içinde ardında bir sis bulutu bırakarak ilerlemesini izlediğin anları düşün, öyle soğuk, çivi gibi. Adam yürüdükçe buz tutmuş asfalt çatırdıyor. Sabahın erken saatleri, fırınların camları buhar olmuş. Taze ekmek kokusu fırının camlarının macunu gevşemiş yerlerinden, anahtar deliğinden ve kapının altındaki süpürgelikten sızıyor. Kokuyu adeta görüyorsun. Yakalasan tutabilecekmişsin gibi.

Adam hayırlı sabahlar diyerek giriyor, homurdanıyor gibi çıkıyor sesi. Çünkü kahvenin içi hayalinde canlandırdığı gibi sıcacık değil. Montu çıkarmadan çay söylüyor. İçeriden çayın daha demlenmediğini söyleyen, “rüyanda mı gördün abi” tonlamasında bir cevap geliyor. Adam sırtını arkaya yaslıyor, sandalyenin metal ayakları titriyor, geriliyor, uzunlu kısalı paslı metal nağmeleri duyuluyor. Kahve boş.

Adam dışarıya  bakıyor, burnunu iyice yapıştırıyor cama, sıcak nefes camı buğulandırıyor. Buğulu camın ardında pembe bir burun ucu beliriyor. O an kahvenin önünden biri geçse camda pembe bir burun ucu ve altında koca bir cüsse görecek.

Boş sokakta hiçbir kıpırtı yok. Adam sabırla çayın demlenmesini bekliyor. Çay taneleri demliğin üstünde önce yüzüyor, sonra son bir çırpınışla kabarıp sönüyor ve o muhteşem iksir etkileşime geçiyor. Çırak bir önceki geceden kalma şişeleri toparlarken “her zaman çay demleyecek değilim ya” diye kendini haklı olmaya ikna eden bir iç sesle işbirliği içinde ustası gelmeden kanıtları yok etmeye çalışıyor. Duvar dibindeki masanın altında bir bira kapağı sinsice bekliyor.

Çay ince bellide, adamın keyfi yerinde. Kır bıyık altında dudaklar memnun. Soba da mesaiye başlamış artık. Gürlüyor. İçeriye sakin sabahların anlık huzuru yayılıyor. Sadece o an, günde belki birkaç saniyeliğine adama uğrayan huzur, içini ferahlatıyor. Bir anlığına, benliğine sinmiş tüm keder felce uğruyor.

Adam bir rüyadan uyanır gibi, gevşemiş bedeninin gerçek dünyayla temasıyla irkiliyor. Bir çay daha rica ediyor. Sokak yavaş yavaş hareketlenmeye başlıyor. Buzlu asfaltın üzerinde yer yer içleri çamurlu suyla dolmuş ayak izleri çoğalmış. Adam onları nefes alan garip yaratıklara benzetiyor. İçlerine su ve buz doldukça heyecanlanıyorlar gibi geliyor.

Kahvenin müdavimleri yavaş yavaş yerlerini almış. Bakır tepsinin üzerindeki bardaklar elden ele geçiyor. İçeride çayını şekerli içenlerin adeta haklı bir gururla şıkırdattığı çay kaşığı senfonisi hâkim. Üçgen peynir ve simit, kağıdın açıldığı yerlerden göz kırpıyor. Kalabalık ve sesler adama yaşam sevinci veriyor. İçinde hala insan sevgisi olmasına kendi de şaşıyor bir an. Oysa o dağ evine yerleşmeyi kafasına koyduğu günlerde insan soyundan umudunu keseli çok olmuştu. Yalnızlık en büyük ilaç olmalı diye düşünüyor. İnsan içe döndükçe benliğindeki gedikleri onarıyor, dışarıya sızan anıların izleri eskisi gibi yaralamıyor.

Ayağa kalkıp montunu giyiyor. Camdan süzülen gün ışığının içinde uçuşan toz taneleri gözüne çarpıyor. Küçük bir çocukken onları elleriyle yakalamaya çalıştığı günleri hatırlıyor. O günlere derin bir yolculuğu göze alamıyor o an. Masanın üzerine bozuklukları bırakırken çırağa gözüyle duvar dibini işaret ediyor. Çırağın gözleri gönülden borçlu bakıyor. Adam kahveden çıkarken tatlı bir huzuru da beraberinde götürüyor. Gün boyu ısıtacak, etkisi sadece o günlük olacak bir huzur. Belki de sadece camdaki burun izinin silineceği süre kadar bir zaman kalacak. Ama o kadarı bile yalnız kulübesinde bir anlığına mutlu olmasına yetecek, bir yangına dönüşmüş yaşama isteğinin altını harlayacak.

Nilüfer Ataç Canbayır