6140dfa7-8a10-4dde-ab2c-fec837d651b2

Sakallı Celal

Bugünün çoluğu çocuğu hep sakallı. Sakal, çünkü, tozpembe yanaklarına sözümona erkeksi bir gölge katıyor kuruntusundalar. Kişilik yanakta değil, gözlerdedir, bakıştadır. Sakal onu olgunlaştıramaz ki.

Çok önceleri sakal ve bıyığın revaçta olduğu bir dönemden geçmedik değil. Osmanlı İmparatorluğu’nda bıyıksız erkek, sakalsız yaşlı ya da orta yaşlı, aykırı bulunurdu. Matruş biri görüldü mü herhalde ecnebidir diye kestirilir atılırdı.

Matruşluk, bugünkü deyimi ile, sakalsızlık, bıyıksızlık bizde cumhuriyetle başlamış, bir çeşit Batılılık ve uygarlık simgesi sayılmıştı. Atatürk sarı bıyıklarını kestiğinden bu yana, devlet adamlarının çoğu onu örnek aldılar. Sade devlet adamları mı? Memurlar, askerler, öğretmenler. Bıyığını kesmeyen bir azınlık kaldı ise bile, sakal dipten kazınmıştı.

ÖZGÜRLÜK ŞARKISI

İşte Sakallı Celal’in ayrıcalığı böyle bir döneme rastladığından daha da bir vurgulanıyordu. Her ayrıcalık hevesinin kökeninde –aranırsa– bir kompleks, bir göstermecilik duygusu yattığı görülür. Bundan ötürü rahmetliyi suçlamak aklımın köşesinden geçmez. Alçakgönüllü değerlerin güme gittiği bir ortamda herkesin, “ben de varım” diye bar bar bağırması, kişilikte ya da görünümde –bazen ikisinde birden– abartıya varması doğal karşılanmalıdır. Kaldı ki Sakallı Celal, sakalı dışında iddiacı bir adam da değildi. İyi mevkiler alacak yetenek ve kültürde olmasına, arkadaşlarının nüfuzlu yerlerde bulunmasına karşın o hep kenarda kalmayı yeğledi. Kimsenin uyruğuna girmeyen küçük, iddiasız ama özgür bir yaşamla yetindi. “Sakalı dışında iddiacı değildi”den neyi kastettiğimi anlamışsınızdır. Sakal onun bir çeşit özgürlük, doğallık, kimseyi takmazlık ve filozofluk bayrağı idi. Bektaşi kalenderliği ile filozof saygınlığını birleştiren bu sakal, onun ince yaradılışının söz haline getirmediği bir şeyi dile getirir gibiydi. “Ben doğal bir insanım” der gibiydi. “İhtirasım yok. Paraya önem vermem. Mevkileri takmam. Bunun için sizlerin katlandığınız nice maskaralıklardan uzağım. Sizin burjuva kalıplarınıza metelik vermem. Hepinize de içimden kıs kıs gülerim.” Evet, ağzı ile değilse de, sakalı ile böyle der, kendine için için böyle bir üstünlük böbürü yaratırdı. Onu bunca keyifli ve kendine güvenli yapan da bu olmalı idi.

SAKAL DEYİP GEÇMEYELİM

Evet, sakal deyip geçmeyelim. Sakalın çeşidi var. Keçi sakalı var, didon sakal var, kıvırcık sakal var, çatal sakal var, tahta sakal var, yanak sakalı var, favorinin azmanı, François Joseph’inki gibi boyun sakalı var, Rabelais’ninki gibi ya da çok daha sonra Soljenitsin’in moda edeceği türdeki… Celal Bey’i sakal bırakma yolunda kim, hangi örnek özendirdi diye çok düşünmüşümdür. Yaradılış bakımından onunla kolay özdeşleşebildiğim ve hele onun geçtiği yollardan, aynı liseden, aynı kültürden, aynı birikimden geçtiğim için, tahminlerim biraz daha kolaylaşıyor. Anatole France, ilk aklıma gelenidir. İlk yapıtları ile abartılı değerlendirilen, sonra Maurassisme’le[1] Anarşizm arasında karar veremeyen bu yazar, sanırım, Fransız edebiyatındaki saygın yerini daha çok kendine yaraşan o beyaz sakalı ile sağlamıştır. Hazırcevaplık, spritüellik alanında Celal Bey’le çok ortak yanları olan oyun yazarı Tristan Bernard’ın uzun ve sevimli sakalı da, bu benzeşmeden ötürü Celal Bey’e çekici gelmiş olabilirdi. Nitekim dostlarından birkaçı da, rahmetliyi esersiz bir Tristan Bernard sayarlardı. Ama sade sakallarından ötürü değil, dünya görüşlerinden dolayı da, kendilerine öbür örneklerden fazla benzemek isteyeceği iki kişi daha vardı ki, bunlardan biri Karl Marx, öbürü de Fransızların babacan sosyalist lideri Jean Jaures’di.

Celal Bey’in sakal bırakma hevesine, bu aklıma gelenler dışında elbet kendi ailesi ve büyükleri içinde etken olan örnekler de bulunabilir. Mesela, Beşiktaş’taki Deniz Müzesinde sakallı bir portresi duran babası Hüseyin Hüsnü Paşa’ya benzeme hevesi ilk akla gelendir. Celal Bey’le hiç benzeşmeyen muhteris, atılgan, çok çelişkili Rıza Tevfik’in sakalının bile, salt biçimsel ve estetik yönden Celal Bey’in sakalına belli bir ilham verdiği olasılığı da yabana atılmamalıdır. Bütün bunlar benim tahminlerim. Zaten önemli olan da bu değildir. Sakalın Celal Bey’e yakışıp yakışmadığıdır. Onu tanımayanlara hemen söylemeliyim ki, elhak yakışırdı.

Resmine bir bakmanız yeter. Ben onun gençliğini, sakalsız halini bilecek yaşta değildim. Kendisini tanıdığımda kırkının ortalarında idi. Ve sakalını yıllardır taşıyordu. Sakalsız yüzünü tahayyül dahi edemezdiniz. Sakal yüzünün öylesine ayrılmaz bir parçası olmuştu. Alnına dökülen kıvırcık saçları, kişilik sahibi uzun ve güçlü burnu, çocuksu bir parlaklık ve sıcaklıkla bakan neşeli gözleri, gür sakalının çevrelediği yüzüyle hem çelişkili hem uyumlu bir bileşim yaratıyordu.

SAĞLIK TAŞAN BIR İNSAN

Bir övüncü sakalı ve sakalının tutturduğu özgürlük şarkısı ise, bir başka övüncü de sıhhati, fizik gücü idi. Taşıt araçlarına hiç binmez, yaz kış asker postalları ile kilometrelerce yolu yaya yürürdü. Sınıf arkadaşı Matematik Profesörü Ali Yar’la yine sınıf arkadaşı Prof. İbrahim Hakkı Akyol’u birer eli ile tutup havaya kaldırdığına tanık olmuştum. Yurdun iki büyük bilginini birer eliyle havada tutabilmek, Sakallı Celal’e çok keyif vermişti. Bir keresinde de kısa memurluk dönemi sırasında, Aydın’da bir okul müdürü iken, okulun ek inşaatında hamallarla birlikte çalışmış, onları hayrette bırakarak, onların taşıyamayacağı ağırlıkları sırtlamış olduğunu duymuştum. Celal Bey, Bahriye Mektebi Nazırı Hüseyin Hüsnü Paşa’nın oğlu ve Mektebi Sultani mezunu olduğunu sık sık unutup ve unutturup herhangi bir sokaktaki adam kişiliğine bürünmekten çok zevk alırdı. Ankara Vapuru’nun ünlü süvarisi Şefik Kaptan bana ön güvertede halatları saran sakallı bir çımacının kendisine Lamartine’in “Le Lac” şiirini ezbere okuduğunu anlatmıştı. Bu kadar güzel Fransızca bilen bu çımacıyı o güne kadar hiç görmediği için başçarkçıya sormuş, o da bu sakallı zatın İstanbul’dan İzmir’e biletsiz gitmek için boğaz tokluğuna çımacılık istediğini anlatmıştı. Celal Bey’in, istese bu kadarcık parayı dostlarından borç alması işten değildi. Ama öyle esmiş, öyle yapmıştı. Böyle oyunlara bayılırdı.

BİR SOHBET USTASI

Ben onu aile dostumuz Halit Birsan Hoca’nın evinde tanımıştım. Oraya sık sık gelirdi. Ahmet Haşim, Ali Yar, İbrahim Hakkı Akyol da sınıf arkadaşları olurdu. İbrahim Alâettin ve Halil Nihat’la da yakın dosttu. Bekâr ve bakımsız hali, bu dostlardan evli olanların hanımlarını rikkate getirir ve onu sık sık yemeğe çağırırlardı. Sakallı Celal’in geleceği günler, yaşlı, genç tüm ev halkınca bir sevinç arifesi yaşanırdı. Çünkü Celal Bey gerçekten çok iyi bir konuşucu idi. Zeki idi. Spritüel idi. Her konuya kolayca girer çıkardı. Yaygın bir kültürü ve her çeşit insanı kavrayacak bir sunuş tarzı vardı. Bir indirgeme ustası idi. En soyut konuları çok çarpıcı somut örneklerle herkesin anlayacağı bir yalınlığa getirirdi. Konuşmalarını etkin yapan öğelerin başında da içtenliği gelirdi. İçtenliği bir, neşe ve sağlık taşan ışınımı iki. Güç beğenen Ahmet Haşim’e bile, “Celal’i dinlemek zevklerin en tatlısı ve hazların en mutenasıdır” dedirten de buydu. R’leri g’ye çeviren bir telaffuzu vardı ki, onu bu da ayrıca sevimli yapardı. Bu telaffuz bütün ‘clochard’ görünüm hevesine karşın bir yerde onun dadılı, matmazelli geçmiş çocukluğunun izlerini de faş ederdi.

HEM DERBEDER HEM TİTİZ

Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar piyesindeki sevecen Lennie’si gibi, Celal Bey de fareleri severdi. Bunlara odasında ayrı bir köşe ayırdığı, inip çıkacakları merdivenler yaptığı, boş vakitlerde onlarla oyalandığı söylenirdi. Herkes muhabbetkuşu, kanarya, kedi, köpek beslemez ya. O da fare besliyordu. Bu özelliği anıldıkta hanımlar tiksinti ve korku mimikleri yaparlardı. Yaşamları dişi sırtlan gibi acımasız kadın arkadaşları, aç kurt gibi vahşi erkek dostları arasında geçtiği halde bunlardan korkmayıp da bir fare görünce korkan kadınlara herhalde Sakallı Celal de pek akıl erdirememiş olmalı idi. Bir başına yaşayan erkeklerin yüzde ellisi gibi, temizliğe pek özen gösterdiği savunulamazdı. Çamaşır ve gömleklerini giyebildiği kadar giydiği, kirlenince çıkarıp attığı söylenirdi. Bütün bunlara karşın çağrılı bulunduğu en temiz ve titiz sofralarda bile, ev sahiplerine sezdirmeden cebinden bir alkol ve pamuk çıkarıp gümüş çatal bıçakları onunla ovar, yemeğe öyle başlardı. Ev sahipleri de onun bu evhamını bildiklerinden gizli temizliğini görmezden gelir, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu gibilerden onun çelişkisine için için gülerlerdi.

PLATONİK BİR SOSYALİST

Sakallı Celal denince, onun hiç yanından ayırmadığı küçük valizini anmamaya olanak var mı? Bu küçük valizde sefertası bulunurdu, Fransızca günlük gazeteler bulunurdu, yeni çıkmış Fransızca bir iki kitap bulunurdu ve ölüm kalım parası olarak da Sakallı Celal’in belki tüm birikmiş parası olan dört bin lirası bulunduğu söylenirdi.

Sakallı Celal, paşa babasının evinde matmazelle başladığı Fransızcasını Mektebi Sultani’de ilerletmişti. Fransız edebiyatını çok iyi bilirdi. Sevdiği şairlerin şiirini öğrencilik zamanının coşkusu ile ezbere okurdu. Salt Fransız edebiyatı mı? Türk edebiyatı, tarih, felsefe, sosyoloji, metafizik, güzel sanatlar üzerine konuşurdu. Konuşmasının şurasına, burasına, doğmaca espriler serpiştirerek, size nefis bir konuşma şöleni çekerdi. İyi bir aile eğitimi almış görgülü bir insan olarak, herkesin onurunu sakınan bir dikkati de vardı. Ateşli tartışmalara girdiği zaman bile ölçüyü kaçırmazdı. Bir ahbabı ona Sakallı Celal değil, “Celalli Sakal” adını koymuştu. Bu celalli halinde bile durmadan inip kalkan o koca sakalı, hiçbir zaman babacanlığını yitirmezdi. Celal Bey, sosyalizmin adını dahi anmanın tabu olduğu bir dönemden bu yana ilk sosyalistlerimizdendi. Başka türlüsünün insanım diyen insana yakışmayacağına inanarak, bunu bir böbür sorunu yapmadan, hiçbir gün gösterişe, tafrafuruşluğa kalkmadan, hiçbir örgüte bağlı olmadan ama inancında hep aynı kalarak, hiçbir ödün vermeden. Bir gün Sovyet Rusya’da düşünce özgürlüğüne karşı alınan bazı önlemlerden söz edilirken dayanamamış, “Bu ülke, dünyaya kağşı koca biğ sosyal savaş veğiyoğ ağkadaşlağ” demişti. “Oğada sefeğbeğlik bitmedi ki, sıkıyönetim kalksın.”

Sakallı Celal’in tadına doyum olmaz söyleşileri uçup gitti. Ne yazık ki yeteneğinin kâğıt üzerine saptanmış bir belgesi kalmadı. O şimdi, kulaktan kulağa aktarılan anekdotları, nefis ve veciz esprileri ile anılageliyor. Onu hiç tanımamış kuşaklar da Sakallı Celal’i bu esprilerden öteye hiç bilmiyor. Bu esprileri burada yineleyecek değilim. Türk aydınlarını, “dümeni bozulmuş, karaya oturmak üzere Doğu’ya doğru giden bir gemide, arkaya doğru koşup Batı’ya gidiyoruz kuruntusuna kapılan yolculara” benzetmesi, bunların en unutulmayanlarından biridir. Ulusal bahtsızlığımızı şu beş kelimeye sığdırması da, başka bir söz ve fikir ustalığıdır: “Bizde ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir.”

BOŞUNA AKAN PINAR

Sakallı Celal Bey’i ben hep sarp dağlar, gür ormanlar ve bozkırlar ortasında boşuna akıp giden bir pınara benzetmişimdir. Vurgulamayı lütfen boşuna sözü üzerine yapınız. Bence ziyan olmuş, eski deyimi ile heder olmuş bir değerdir. O, yurda yararlı olmanın yolunu zorlamamış, yurt da ondan yararlanmanın yolunu bulamamış, bilememiş, hatta teşebbüs bile etmemiştir.

Bundan ötürü, varlığı ve değeri, yalnız onunla karşılaşabilen, onu tanıyabilen az sayıda insan tarafından bilindi, anlaşıldı.

Bunlardan biri olabildiğim için kendi kendimi hep şanslı saymışımdır.

[1] Maurassisme: Fransız siyaset kuramcısı Charles Maurras (1868-1952) tarafından geliştirilen ve faşizmin bazı temel ilkelerine kaynaklık eden “bütünsel milliyetçilik” görüşü.