22.Ocak.20

Sözlüklerde varmış ama ben ilk defa gördüm bu sözcüğü. Haldun Taner’in Yalıda Sabah (1983) kitabında yer alan Yaprak Ne Canlı Yeşil öyküsünde geçiyor. Öykü acayip hüzünlü, hüzünlü olduğu kadar erotik ve kederli. Aynı anda alaycı bir havası da var, insancıl da (bu insancıllık, yaşama hırsı ve sevinci en çok Sait Faik, Haldun Taner ve Tarık Buğra öykülerinde var).

Ha, sözcük mü, şöyle geçiyor öyküde:

“Beni ilk senleyişi.”

Evet, Zuhal (ya da Hamide), anlatıcımıza ilk kez “sen” diye sesleniyordur.

Adsız2

MCA’nın Akan Zaman Duran Zaman’ında da yine artık pek kullanılmayan çok güzel bir sözcüğe rastlamıştım: Konuklamak.

“Yakup Kadri, dostu Ahmet Haşim için yazdığı küçük kitapta, onu bir yaz İzmir’deki evlerinde konukladıklarını, bu sürem içinde ozanın bir gün bile şiirden söz açmadığını anlatır.”

28.Ocak.20

Arnavut inadı diye bir şey var. Maalesef bende de var. Arnavut damarım tutar bazen. Bazen iyidir bu ve fakat genelde hem kendime hem çevreme çektirir. “Korkut’a Masal”da bir Arnavut Mustafa vardır, çok güzel anlatır bu inadı Yusuf Atılgan:

Bu kısa boylu, yaşlıca adam yıllar önce bir yaz günü harmandan buğday çuvallarını arabaya yükleyip eve getirdiğinde, karısı “bunlar benim tarladan mı?” diye sorduğu için artık karsının tarlalarını işlemeyen Arnavut Mustafa’ydı.

***

Bir yazarın, üstünden uzun seneler geçmesine rağmen günümüz okurlarının iltifatına mazhar olmasını mümkün kılan nedir? Ya da şöyle soralım: Neden aynı dönemde yazmış ve yaşamış bazı yazarları hala okurken bazılarını “eskimiş” buluruz ve artık onlara yüz vermeyiz.

Şüphesiz ki en önemli unsur dildir. Bazı yazarların dili, içinde anlamadığımız “eski” sözcükler barındırsa da halen canlıdır, lezzetlidir ve bugünün okuruna da bir şeyler söylüyordur.

Bir diğer unsur da bahse konu yazarın ele aldığı “konular” ya da “temalar” olsa gerek.

Tüm bunlar kabulümüz, makul gerekçeler. Ve fakat her şeyi aydınlatmıyor.

Yazarın politik, vicdani duruşu, yaşamının dikkat çekiciliği, adına bir ödül konulmuş olup olmadığı da en az yukarıda saydığımız edebiyat içre gerekçeler kadar ağırlıklı.

İkinci grupta döküp saydığımız edebiyat dışı gerekçeler de, pekala en az ilk gruptaki edebiyat içre gerekçeler kadar (hatta bazı tekil durumlarda ondan daha fazla) neden olabilir bazı yazarların unutulmasına, edebiyat tarihinin müstesna bir köşesinde donup kalmasına.

Ahmet Hamdi Tanpınar YKY’ye geçmeden önce bu kadar büyük bir yazar mıydı? Elbette evet, ama Tanpınar’ın YKY sonrası okurları bundan haberli değildi.

Daha önce yazmıştım sanırım, bir spekülasyon sadece ama doğruluğundan neredeyse eminim:  Memduh Şevket Esendal bugün YKY ya da Can tarafından basılıyor olsaydı çok daha “büyük” bir yazar olacaktı. Denecektir ki mevcut yayınevinde de baskı üstüne baskı yapıyor MŞE, daha fazla ne olabilirdi?

Şu olabilirdi: Adına bir ödül konulabilirdi, hakkında daha fazla yazı yazılabilirdi. Adına daha fazla sempozyum, anma, toplantı düzenlenebilirdi. Ve evet, daha çok okura ulaşabilirdi.

Bir yazarın çağlar ya da on yıllar ya da bir asır aşıp günümüz okurunun ilgisine mazhar olması, tekrar “çağdaş” olması sadece bir edebiyat olayı değil. Bir reklam, tanıtım ve halkla ilişkiler olayı da.

Janis-Joplin-GQ-17Jul14_rex_b

Takdir edersiniz; bir gülümsemeyi anlatmak, tariflemek çok zordur. Kahkahayı anlatmak, tasvir etmek daha kolaydır. Gülüşü anlatmak ise, zorluk derecesi bakımından bu ikisi arasındaki yerini alır.

Janis Joplin’in Road Block şarkısındaki gülüşü (ama canlı performanslardaki değil, oradaki gülüşleri sıradan nedense, stüdyo kaydındakinden bahsediyorum) ise bir nefaset. Dünyaya siktir çeken bilgece bir gülüş onunki, bilgece çünkü mağlup olmanın insani olduğunu bilen ama mağlup olmamak için direnen, nihayet mağlup olduysa da bunu “sen kazandın ama ben haklıydım” edasıyla veren bir gülüş bu. Sonra kederli bir gülüş. Daha doğrusu neşe-keder dozu çok iyi dengelenmiş bir gülüş. Çünkü her neşeli gülüşün içinde keder muhakkak vardır. Ve fakat oranı, kapladığı yer pek mühimdir. Janis’in gülüşündeki keder, nasıl demeli, neşesini lekeleyecek kadar güçlü değil ama neşesinin altını çizmekten aciz derecede zayıf bir keder de değil. Tam ayarında bir keder onun gülüşündeki. Sonra hazzın tadına varmayı bilen, keyifli bir yanı da var bu gülüşün. Nedir, hazzın yorgunluğunu da bilen birinin gülüşü Janis’inki.

Keşke Janis Joplin gibi gülebilsem, keşke Janis gibi gülebilen daha çok insan olsa.

Literatüre geçsin: Janis Joplin gülüşü diye bir realite var.

Hamiş: Yaşlılık fotografisi yok Janis’in, o bir 27’liler Kulübü ferdi. Ve fakat ölümüne yakın fotoğraflarda daha da çok benziyor sanki Beren Saat’e.

30.Ocak.20

Arif Mutlu’nun, Ayşegül Devecioğlu’nun son romanı hakkındaki yazısının başlığını (BİR “MODERN İNCİL” DENEMESİ: GÜZEL ÖLÜMÜN ÖYKÜSÜ) görür görmez romanı okumaya karar verdim.

Arif Mutlu’nun yazısının başına koyduğu uyarıyı biz de yapalım, öyle devam edelim: Önemli not: Yazı romana dair kimi sürprizleri açık etmektedir. Böylece “spoiler” demeden derdimizi anlatmış da oluyoruz.

Güzel Ölümün Öyküsü ile Arif’in yazısını okuduktan ve Ayşegül Devecioğlu’yla yapılan iki söyleşiyi (Seval Şahin ve Alp Kozanoğlu-Ömer Çeşit) dinledikten sonra naçizane söyleyeceklerim:

  • Reha Erdem’in Koca Dünya’sı ve Leo Malet’in Kara Üçlemesi’ndeki Güneş Bize Haram ile “akraba” denebilir Güzel Ölümün Öyküsü için.
  • Ayşegül Devecioğlu, iki mülakatında da sokakta yaşayanlar, evsizler, yetiştirme yurtlarında kalan çocukların yaşadıklarıyla ilgili çok fazla şey okuduğunu söylüyor. Nedir, buralarda yaşanan şiddettin, duyduklarının gördüklerinin “öğrendiklerinin” binde birini romana yansıt(a)madığını, bunu beceremediğini söylüyor. Alçakgönüllülük ediyor.
  • “Belki de başka bir dünya, yaşanacak bir dünya var, nasıl ulaşmalı oraya? Nasıl kurtulmalı cehennemden?” (Güzel Ölümün Öyküsü, s. 118) Yazarın söyleşilerinde verdiği yanıt şöyle: Örgütlenerek.
  • Emenike’nin romanda adı hiç zikredilmeyen (ama açıkça işaret edilen) gerçek adı Umut. Nedir, Kral yanarken bile, anlatıcının demesiyle, Emenike’nin “ismini haykırıyor”, Umut demiyor. Yazar, umut etmeyi bırakın, umut bile dedirtmiyor karakterine. Bu durumun yazarın “umut”la ilgili düşüncesine, doğal olarak buna, dayandığı düşünülebilir: Haybeye umut yok.
  • Romandaki dili geçmiş zaman ile şimdiki zaman kullanımı, Emenike’nin şimdi’yi yaşaması ile geçmişinde hatırladıklarına göre değişip duruyor roman içerisinde. Seval Şahin’le söyleşisinde yazar bunun nedenini açıklıyor. Makul ve tahmin etmesi zor olmayan bir seçim bu. Nedir, zaman zaman bir tıkanıklığa, metinde bir yavanlığa ve teknik anlamda bir aksamaya da neden oluyor sanki bu seçim (daha doğrusu dili geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki bu geçişler).

Emek Erez, Duvar’da yayımlanan yazısında şöyle diyor:

Yazarın kendisi tarafından deneyimlenmemiş olandan bahsetmesi zordur. Özellikle konu acı, ıstırap, felaket, savaş, kimsesiz çocuklar, mülteciler gibi üzerine konuşması hem duygusal hem de etik açıdan zor bir konu ise. Çünkü deneyimlemediğimiz konuların ifadesi, başkası adına konuşmak anlamına gelebilir, olayı asıl yaşayanı nesneleştirebilir. Ayşegül Devecioğlu Güzel Ölümün Uykusu adlı romanında oldukça gerçek bir konuyu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor, bu açıdan metin bahsettiğimiz gibi anlatının öznesi olan sokak çocuklarını çok kolay nesneleştirme potansiyelini taşıyor. Peki, Devecioğlu bunu nasıl kırmış, üzerine düşündüğümde, özellikle yaratılan atmosferin ve kurulan dilin bunu kırmakta etkili olduğu sonucuna vardım.

Emek’in bahsettiği hususa (başkası adına konuşma ya da “sessizin payı”) Devecioğlu da söyleşilerden birinde değiniyor; bu kaygıyı duyduğunu söylüyor. Emek’in “kurulan dil”den kastettiğinin içinde yazarın zaman kullanımı da olsa gerek. Nedir, dediğimiz gibi, birtakım sıkıntılar da barındırıyor bu seçim.

2.Şubat.20

Melih Cevdet Anday’ın (MCA) “İçerdekiler” oyunu şu cümleyle antresini yapar: “Olay, polisin tevkif kararı olmadan herhangi bir kişiyi süresiz olarak tutuklu bulundurabileceği bir ülkede geçer.”

Sennur Sezer, MCA’nın yüzüncü yaşı vesilesiyle Evrensel’de yayımlanan yazısında (15 Mart 2015) “Bence oyunları şiirleri kadar önemlidir” dedikten sonra İçerdekiler hakkında şöyle der: “İçerdekiler, bir tutukluya yoksun kaldığı cinsellikle baskı yapılmasını anlatır.”

Evet, ama İçerdekiler oyunu bu cümleye indirgenecek bir metin değil. Daha adından başlayarak, bilhassa ikinci perdede Tutuklu’nun Kız’la konuştuklarıyla birlikte, aslında hepimizin içerde olduğunu sezdirir MCA. Hepimiz geleneklerin, sorgulanmamış ahlak yasalarının içine hapsolmuşuzdur.

thumbs_b_c_d67edf7d62f3f4ad4494669677f0b003

İçerdekiler’i tiyatro sahnesinde izleme fırsatım olmadı ancak Hüseyin Karabey’in beyazperde uyarlamasını izledim: İçerdekiler (2018). Karabey, doğaldır, birtakım değişikliklere gitmiş senaryoda. En büyük değişiklik ya da farklılık, işkence sahneleri. Oyun metninde bu çok belli belirsiz sezdirilirken Karabey işkencenin altını çizmiş.

Bir diğer büyük değişiklik ise (bana sorarsanız eksiklik) ikinci perdede okuduğumuz Tutuklu ile Kız’ın konuşmalarında. Oyun metni, Kız’ın Tutuklu’ya boyun eğmesini çok daha inandırıcı bir şekilde aktarıyor bize. Oysa filmde, bazı diyaloglar kısa kesilerek ya da çıkartılarak, hikayenin bu kısmı zayıflatılmış.

MCA, bir derya. Kıyılarındayız henüz.

3.Şubat.20

Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar’da (1960) yer alan söyleşisinde Halide Edip; Mustafa Baydar’ın “bugünkü edebiyatımızı nasıl bulduğunu ve kimleri beğendiğini” sorması üzerine şöyle yanıt verir:

“Çok istidatlar vardır. Fakat henüz isim vererek kati bir şey söylemek istemem. Çünkü henüz okuyamadığım, yahut kâfi derecede okumadığım bir hayli kıymet vardır.”

Halide Edib’in yanıtı, Haldun Taner’in “Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil”de Öne Çıkan Bir Hanım başlığı altında çizdiği Halide Edib Adıvar portresiyle uyumlu:

“Amerika’daki Mark Twain Kuruluna bir Türk’ün aday gösterilmesi o zaman Türk PEN Kulübü’nün Başkanı olan Halide Edib Hanım’dan istendiği zaman, güç duruma düşmüştü. Yeni Türk yazarlarının çoğunu hiç mi hiç tanımıyordu. Eskilerden de aday göstermeyi nedense istememişti. Fahri yardımcısı Vedat Günyol’a danışmış, Vedat Günyol çok sevdiği ve beğendiği Sait Faik’i salık verince, hiç tereddütsüz mektubuna hemen onun adını yazıp yollamıştı.”

Halide Edib’in Vedat Günyol’la yakınlığını Samim Kocagöz’ün anılarından (Bu da Geçti Yahu) da hatırlıyorum.

Haldun Taner’in anlatmasına göre, Halide Edib “dediği dedik” biriymiş, üniversitede o yürürken diğer hocalar yol açarlarmış: “Bir ara İzmir mebusu seçilip, Meclis’e girdi. Sonra yine fakülteye döndü. Otoriter mi otoriterdi. Doçentini kâtibi gibi, asistan hanımları da oda hizmetçisi gibi kullanma eğiliminde idi. Onlara toz aldırtıp, oda süpürttüğü olurdu.”

IMG_20200122_090457

Haldun Taner’in bir Yunus Nadi Roman Armağanı anısı var ki… Haldun Taner’le birlikte Yakup Kadri, Vâlâ Nurettin, Yaşar Nabi, Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Azra Erhat’tan oluşan jürinin başkanı –elbette– Halide Edib’tir. Jüri tam roman değerlendirmelerine geçecekken Halide Hanım söz alır, vakti olmadığını söyleyerek birinciliği hak eden eseri işaret eder.

Gerisini Haldun Taner’den dinleyelim:

Haddim olmayarak müdahale ettim. “Ya filan eser hakkındaki fikriniz nedir?” diye sordum. “Onların hiçbirini okuyamadım” dedi. “Ama birinci falan eserdir, siz artık aranızda ikinciyi seçersiniz.” Jüri heyetinin de ikinciyi seçtiği bir toplantıda hiç bulunmamıştım. Yunus Nadi Armağan tüzüğünde de böyle bir şey yoktu. Ama mademki bir jüride Halide Edib Adıvar vardı, orada artık usul, tüzük söz konusu olamazdı.

Tabii Halide Edip Hanımın bir de askerlik ve cephe yaşamı var. Bu döneme dair anılarını “Türk’ün Ateşle İmtihanı”nda anlatır. Daha çok, savaşla ilgili haberleri dış basına aktarmak ve dış basında çıkan haberleri aktarmaktır görevi. Ama hastabakıcılık da yapar. Pek çok işe koşar. Hem Ankara’da hem de cephede görev yapar. Rütbesinin de elbette sembolik bir anlamı vardır.

Refik Halid Karay, 13 Şubat 1922 tarihli Aydede’de (13. sayı) yayımlanan “Halide Onbaşı” başlıklı yazısında Halide Hanımın bu askerlik yaşamını sivri mi sivri (ve fakat çok da lezzetli) bir dille tiye alır.

Benim asıl merak ettiğim, Samim Kocagöz’ün anılarında bahsettiği ve “Halide Edib çok da iyi etti böyle yaparak” dediği bir husus: Halide Hanım, anılarını ilkin İngilizce yazar ve yayımlar. Daha sonra Türkçesini yazar (çevirmez). Nedir, Samim Kocagöz’ün yalancısıyız, Mustafa Kemal’le ilgili bazı “eleştirilerini” Türkçe baskıya almaz. Daha sonra yayımlamamayı tercih ettiği bu “eleştiriler” neler acaba? Araştıracağım.

Onur Çalı