Şengül Can, Devamsız’da yaralı hikâyeler anlatıyor. Huzursuz ev içlerindeki çocukların, kendine ağır gelen adamların, yaşamak için kaçmak zorunda kalan kadınların öykülerini okuyoruz. Arka plan ister taşraya ister ofis ortamına açılsın kahramanlar yapayalnız. Fakat bu yalnızlık çaresizlik barındırmıyor. Yaşamak bir mücadele, kendince bir destan oluyor öykülerde. Herkes bir bahane bulup direniyor hayatın karşısında. Şengül Can, öykülerini anlatırken samimi, sıcacık bir dille kuşatıyor okuru. Bu dille kurduğu öykü atmosferleri hikâyelerin yarasıyla bütünleşiyor.

Şengül Can ile Devamsız’ı konuştuk.

Gülhan Tuba Çelik

2013’te Yaşar Nabi Nayır öykü ödülünü almışsınız ve dosyanız Sarkaç Varlık Yayınları tarafından basılmış. İkinci kitabınız Devamsız ise 2019’da Can Yayınlarından çıktı. Önce öykü ödülüne uzanan o ilk emeklerden, sonra da iki kitap arasındaki bu yoldan söz eder misiniz? Altı yıl çok uzun değil ama kısa da değil. Arada bir de tiyatro oyununuz var: “Bir Evi En Çok Ne Zaman Terk Edersin?” Öyküler ya da iki kitap arasında zorlanmalarınız, şüpheleriniz oldu mu diye merak ettim. Öykü sizin için neyi sağlıyor da bu yolu yürüyorsunuz?

Çocukluğumdan beri kitaplara ve okumaya düşkünlüğüm vardı. Küçük dünyamı onlarla zenginleştiriyordum. Üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdim. Ama o dönem herhangi bir şey yazamadım. Ama okumaya devam ettim. İlk öykülerimi Mavi Melek Resimli Edebiyat Dergisinde yayınlattım. Derginin kadrosuna dahil oldum. Edebiyat üzerine gerçekten düşünmeye başladığım dönemlerdir diyebilirim. Ve yaratıcılığımı ortaya koymaya çalıştığım. Bu dönem 50 Kuşağını daha çok okumaya ve anlamaya çalıştım. Onlara yakından baktım. Varlık Yayınları’nın yarışmasına son anda dosyamı gönderdim. Aslında bir dosyam yoktu özellikle hazırladığım. Dergilerde yayınlanan öykülerim ve yeni yazdıklarımı birleştirdim. Otuz yaş altı gençlere açık bir yarışma olduğu için ve şartname gereği de ödülü alan kişinin kitabını basacakları için gönderdim. Varlık Dergisi benim için şans oldu. Yayınevlerinde dosyamın alacağı cevabı beklemek daha yorucu olacaktı. Yazdıklarım minör edebiyat değil belki, bu başka bir tartışma konusu -minör edebiyat için birçok özellik bir arada olmalı-, ama şunu söyleyebilirim ki dilin minör kullanımı içinden yazıyorum, sesleniyorum.  Bu nedenle özellikle ilk kitabım Sarkaç’ı da düşünecek olursam anlaşılma ve yayınlanma sıkıntısı yaşayacağımı tahmin ediyordum. Sonrasında evet ikinci kitabım “Devamsız” geçtiğimiz aylarda Can Yayınları’nca yayınlandı. Bu süre benim için bir tür arayıştı. Edebiyat, yazmak, yazı, yazarlık meseleleri çokça kafamı yordu. Yazar kimliği de baş etmem gereken başka bir mevzu idi. Ödül mevzusu da. Kategorize etmek istemiyorum tabii, ama kişisel gözlemlerim ve okumalarımdan şunu çıkarttım: İki tip yazar var aslında. Birinin gerçekten yazma eylemiyle derdi var, yazı ile başı fena halde dertte. Bazı yazarlar ise yazmanın ‘yazar olmak’ kısmını önemsiyorlar, onu seviyorlar. Ben buna da saygı duyuyorum ama.  Benim bir şey olmak gibi bir derdim de yok. Kurduğum ve kuramadığım ilişki ‘o yazmak eylemi’ ile. O nedenle geçen zaman beni, büyüttü, çoğalttı diyebilirim. Yazmaya anlam aradığım bir dönem geçirdim. Ama aradığım asıl anlam zaten yazmanın kendisiymiş. Yani bir çeşit devam etme sebebi aslında. Yine bu süreçlere dair de bir oyun yazdım bu dönemde. ‘Bir Evi En çok Ne Zaman Terk Edersin?’ Sonra da Devamsız çıktı. Devamsız biraz gecikmeli çıktı. Önce Devamsız dosyasını sonra ‘Bir Evi En çok Ne Zaman Terk Edersin?’ oyununu yazdım.

Devamsız’da aile önemli bir yer tutuyor. İnsanlarınız fiziksel ortamlarında yapayalnız değil. Huzursuz olsalar da yanlarında durdukları birileri var. Fakat bu aileler psikolojik anlamda paramparça. İç içe olmanın, kaçamamanın, kaçılsa da hesaplaşmanın gerilimlerini müthiş bir şekilde hissediyoruz okur olarak. Aile kavramını Ağabeyim Bir Fesleğen mi?, Yüzümde Fotoğraf Korkusu, Masal Bitti gibi öykülerinizde çocukların gözünden okuyoruz. Temelde bir çocuk olarak bakarsak, bir çocuk için aile ne demektir? Yazmaya dair ilk bahaneleri onlar mı verir?

Bence her çocuğun aile ile derdi vardır. İlk iletişimde olduğumuz kişiler ebeveynlerimiz. Bu da toplumun küçük bir temsili aslında. Ve bizi şekillendiren kültür. Bir şekilde istesek de istemesek de ona maruz kalıyoruz. Tanığımız insanlar, duyduğumuz sesler, konuştuğumuz ve konuşmadığımız kişiler. Hepsi hayatımızdan geçiyor. Ama çocukluk kolay kolay geçen bir şey değildir. Öykülerimdeki çocuklar ama toplumda çocuklara çocuk gözüyle bakılıyor, aslında her çocuk bir dünya ve duygu bakımından büyüklerle aralarında bir fark yok. Hatta daha detaylı gözlem güçleri ve yoğun duygu dünyaları var. Ailenin kurumsallığı, bu kurumsallık içerisinde ilişkilerin yozlaşması genelde işlediğim konular. İster çekirdek aile olsun, ister geniş aile. O aileyi bir arada tutma çabaları, travmatik ve bireyi yok sayan durumlara denk geliyor. İkiyüzlülük de burada başlıyor. Aslında ortada büyük mutsuzluklar var. Benim karakterlerim, öykülerde bunlarla yüzleşmeye çalışıyor. Kolay bir şey değil bu. Uçuruma bakmaya çalışmak gibi.

Öğle Yemeği, Parotis, “Tirare”, Hayatımdaki Kurabiye, Zor ya da Muhtemel Gündüz Düşü öyküleriniz ağırlıklı taşradan sıyrılıp daha modern bir dünyada yürütülmeye çalışılsa da özünde koca bir buhran barındıran ikili ilişkilere eğilmiş. Burada da çoğunlukla çocuksuz aileyi görüyoruz. Zar ya da Muhtemel Gündüz Düşü öykünüz, “Garson bize bakıyordu. Daha çok baksın istiyordum. Garson baktıkça tamamlanıyorduk. O bakarsa sanki varlığımız gerçeğe bürünecekti. Gerçek olacaktık.” satırlarıyla bitiyor. Psikolojik olarak muhteşem bir bakış. Bir resmin içinde birleşebilseler de insanın daha derinliklerindeki yalnızlığı ne yapmalı?

O öykülerde yine kabuğunu kırma yolundaki karakterler anlatılıyor. Bulundukları hayattan mutsuzlar aslında. Yine de yaşamaya ve yeni yollar bulmaya çalışıyorlar. Çünkü gerçek çok katı. Ama sanat bu katılığı olduğu gibi yansıtmıyor tabii. Zar ya da Muhtemel Gündüz Düşü öyküsünü özellikle düşünecek olursak, aslında Varoluşçu felsefenin ötekine bakışı görebiliriz. Ötekinin bakışıyla aslında var olduğumuzu, bunu fark ettiğimiz düşüncesinden yola çıkar. Öyküde evli bir kadının gündüz düşünü okuyoruz. Aslında karşısında duran bir adamla fanteziler hayal ediyor ama bu arada da evliliğini sorguluyor. Ve arada da garsonun bakışlarıyla karşılaşıyor. Aslında bence o derindeki yalnızlıkla barışmalı. Ona bakmaya cesaret etmeli. Bu derin yalnızlıklar ilerde bize birçok şeyi verebilir. İyi insanları, iyi bir hayatı ya da derinlikli bir algıyı. Bilinçli yalnızlık bencil değilse eğer.

Aileden sonra, bir de uzak aile diyebileceğimiz bir durum var öykülerinizde. Kan bağının geri planda durduğu ama özellikle kadınların birbirlerine yan yoldaşı oldukları öyküler yahut sahneler. Bahçede öyküsünde yine dağılan ailesinden kaçıp hiç tanımadığı Bedia’nın yanına yerleşen öğretmen ya da İklimler’deki gelin görümce. Özellikle İklimler’de dayanışmanın dönüştüğü aşk ve tutku, çarpıcılığı ve canlılığıyla beni çok etkiledi. İki kadının teninden yayılıp havaya karışan hazla dolu kokunun ve köyde fısıltıyla konuşulan dedikodulardan çıkan seslerin atmosfere katkısı özellikle dikkat çekiciydi. İçinde cinselliği barındırsa da bir dayanışma olarak görüyorum ben bunu. Kadınlar kadınlara nasıl iyi gelir?

Ben kan bağı olmayan bir aile biçimini daha hakiki buluyorum. Seçilmiş aileler. Öykülerimde sıkça üzerinde durduğum bir konu. Bence gelecekte seçilmiş aile kavramı daha da önem kazanacak. 21. yy. bunun göstergesi. Bahçede öyküsü ilk öykü. Öyküde iki kadının birlikte hayata tutunması var, Bedia daha doğal ve güçlü bir kadın. Diğeri şehirden gelen kendini arayan bir kadın.  Yani bir kadının diğer bir kadının desteği ile kendini bulması söz konusu. Ama hiyerarşik bir ilişki değil kurdukları. İçsel bağlar kuruyorlar. Bu iki kadın, birlikte Bedia’nın tavuklarının itlaf edilmesine karşı çıkıp tavukları kurtarıyorlar.

Dediğiniz gibi İklimler’de de iki kadın var. Ama durum tamamen farklı. Ben iki kadının aşkını taşradan yazdım. Bir köy atmosferinde iki kadının tutkusunu nasıl verebilirim diye düşündüm. Aslında köylerde bu hikâyeler duyduğumuz hikâyelerdir. Ama taşrada ben bu konuyu okumamıştım -yazılmış ama gözümden de kaçmış olabilir tabii-. Ayrıca aşkı, cinselliği, dayanışmayı, dostluğu kesin sınırlarla ayıramıyoruz. Güçlü bağlar her şekilde olabilir. Cinsellik sadece bir boyut. Kadınlar kadınlara iyi gelmezse bu ataerkil dünya ile baş edemeyiz.

Taşranın öykülerinizde baskın bir etkisi var. Hatta taşra öykülerinin daha canlı, kıvrak, renkli olduğunu söylemek yanlış olmaz. Anılarda ya da kısmen buralarda bir dede, daha çok deliliği ya da bunaklığıyla meşhur bir babaanne taşranın bir parçası olarak sürdürüyor buradaki varlıklarını. Hatta çocukların yüklerini de üstlerinden alıyorlar biraz. Çünkü anne baba dünyası oldukça kaotik. Hiçbir şeyi unutmayan o ceviz ağaçlarından o çekici fısıldaşmalara kadar taşra siz ve öyküleriniz için ne anlama gelir?

Taşra doğumluyum. Çocukluğumun en güzel zamanları köyde geçti. Dedemle geçirdiğim en uzun dönemde. Dedem köyün tamir işlerini yapardı, çok zeki ve yetenekliydi. Onunla geçirdiğim zaman bana çok şey kattı. Sonra büyük şehir. Aynı zamanda o doğadan kopuşu da birlikte getirdi. Genelde köylerdeki bütünselliği, kötülüğü, iyiliği ve öfkesiyle yaşadıkları toprağa, ağaca ait olan insanları anlatırken aslında burada bir çeşit doğayla ve köklerimle de bağlar kurmaya çalışıyorum. Taşradaki çocukluğum ve kız çocuğuyla. Kimi zaman onu anlamaya kimi zaman ona şefkat göstermeye çalışıyorum. Çocukluğun geçmeyeceğini biliyorum, ona yaklaşma çabaları belki de.

Ağabeyim Bir Fesleğen mi? öyküsündeki çocuğun uyuma arzusunu gerilimden kaçmak için bir savunma mekanizması olarak yorumlamıştım. Öykülerin birkaçında daha başka kahramanların da uyumak ve unutmak eğilimi gösterdiğini fark ettim. Uyku konusundaki temayül; metinlerin arka planında, zaman üzerine sık sık düşünmenizle de birleşiyor. Uykuya ve zamana sizin gözünüzle baktığımızda karşımıza ne çıkar? Aralarında ne gibi bir ilişki vardır?

Bu benim gerçekle kurduğum ilişki içerisine dahil edilebilir sanırım. Sevim Burak gerçeği kurmak hatta yeniden yazmaktan bahseder. Benim öykülerimde gerçekle düş arasında, kimi zaman kurgunun gerçeği zorladığı durumlarda, öykü karakterleri genelde uykuya kaçarak başka bir gerçeklik de kurmuşlardır. Bu da aslında gerçeğin diğer boyutudur. Çünkü gerçek çoğu zaman katı ve sert olabiliyor. Bu katı gerçek değil, onu daha dolambaçlı yollardan anlatan kurgu benim ilgimi çekiyor, hatta yeniden yazan.

Öykü kahramanlarınız bir yanlarıyla deliliğe bağlanmadan var olamıyor. Küçük bir çocuktan ölümün eşiğindeki babaanneye kadar geniş bir yelpazeyi etkilemiş deliliği görüyoruz öykülerde. Kalabalık öyküsünde baba, yeni bir hayata kaçan kızını; Gece’de adam bir rakı sohbeti sonrası kendini vuruyor tak diye. Delilik yaşamayı tam olarak nerede sarmaya başlıyor?

Evet, ben sıradan karakterleri yazmaya çalışıyorum ama genelde delilik ortaya çıkıyor. Kimi zaman deliliğin de modası geçti diyenler var. Bence insan varsa kimi şeyler kimine normal kimine anormal gelecektir. Dünyada olma hali bence böyle bir durum. İnsanlar sisteme uyum sağlamak için antidepresan kullanıyor, sonra sistemin hasarları için yine onları kullanıyorlar. Prozac ve fazlası. Aslında kendimize ait yaşamlarımız yok, nereye gitsek ne yapsak bu kapitalist sistem içerisinde eksik ve mutsuz olacağız. Bence uyum sağlayamayan deliriyor bir yandan da. Bunu küçük bir çocuk da fark edebilir, çocuklar daha eleştirel düşünebilirler bence.

Son soruyu üslubunuzla ilgili sormak istiyorum. İçtenliğiyle, acı çekerken nefes alır gibi kesik kesik; rahatlığıyla ulu bir ırmak gibi akışkan. Öykülerin içeriğiyle muazzam kaynaşmış. Öyküyü kurarken dile bakışınızın nasıl olduğunu merak ettim. Teknik hamleleriniz, özel çabalarınız var mı?

Öykü dil demektir benim için. Dil karakterlerin de dünyalarını kuruyor. Aslında karşılıklı bir ilişki var. Şöyle bir örnek verecek olursam. ‘Evime kimse gelmiyor,’ cümlesini kuran kişi ile, ‘kapımı kimse açmıyor,’ diyen kişi aynı şeyi söylemiş olmuyor. Ben kendimi ikinci cümleye daha yakın hissediyorum. Çünkü kelimeler aynı anlamlara gelmiyor, eş ve benzer anlamalara da gelmiyor çoğu zaman. Öyküyü yazdıktan sonra, yani öykünün kurulduğunu düşündükten sonra. Dil üzerine ayrıca çalışıyorum. Bu çalışmaya ‘metni genişletmek’ diyorum kendimce. Açılmış oluyor metin. Deyimleri ya da bazı Anadolu ağzından kelimeleri bu aşamada da eklediğim oluyor.