la-cigale-et-la-fourmi

I

Sıcak bir İzmir akşamı. Ağustos ayı olmalı. Dar bir arkadaş grubu ile gecenin ilerleyen saatlerine kadar bir evin damında muhabbet ediyorduk. Tam karşımızda, karanlığı üzerimize yığarcasına duran devasa dut ağacından saatlerdir -ara ara kesilse de- bitmek bilmeyen bir ses yükseliyordu. İçimizden biri muhabbet esnasında kısa süren o sessizlik anlarından birinde. Eliyle hızla ağacı gösterip önce iyice bir küfür savurup sonra da ‘yeter be kardeşim, bütün yaz bıkmadın mı car car ötmekten’ demişti. Diğer arkadaş da ona katkı sağlarcasına bir cümle eklemişti. ‘Hayvan tembellikten çığırtkanlığa vuruyor kendini’. Neden bilmem, o an, yakın zamanda merak edip araştırdığım ve öğrendiğimi,  ağustos böceklerinin –halk arasında cır cır böceği olarak bilinen- aslında tembel olmadıklarını açıklama ihtiyacı duymamıştım. Ağustos böceklerinin hakkını orada savunmalıydım. Şu an, bu yazıyı yazmama sebep olan, odamın penceresi ile komşu olan çam ağacından yükselen o ses, geç kalmış bir savunu metni yazmama sebep oluyor diyebilirim, evet. Dünyadaki bütün Ağustos Böcekleri adına bir özür metni de olabilir. Ama ben yine de pencereme doğru gittikçe yükselen sesin bana karşı bir tepki içerdiğini de düşünüp bu metnin kırık dökük bir manifesto olmasını, böyle kabul edilmesini istiyorum.

II

Dünya’da en çok bilinen iki isim Picasso ve İsa’ymış. Bunu ilk okuduğumda ya da duyduğumda aklıma gelen ilk soru, Peki ya La Fontaine? olmuştu. Kuşaklar boyu bir şekilde farklı coğrafyalarda anlatılan, okunan masallar ışığında La Fontaine’in bu iki seçeneğe bir üçüncü olarak eklenme olasılığını düşünedurayım, asıl meseleye dönmem lazım. Ses giderek yükseliyor.

III

Ağustos Böceği ve Karınca masalı neredeyse bir canlının düşmanı olan milyonlarca insan doğurdu. Masalı hemen hemen herkes bilir, en azından ana temasını. Bütün yaz şarkılar söyleyip gitar çalan, yazın tadını çıkaran bir ağustos böceği ve bütün yaz kendinden büyük yemekler taşıyıp kışa hazırlık yapan bir karıncanın öyküsüdür bu. Kış geldiğinde Ağustos böceği tam anlamıyla perişan bir haldeyken karıncanın rahat bir yaşam sürdüğü anlatılır bize ve nedense çalışmayı öğütler, çalışmayı bir erdeme dönüştürür bu masal. Diğer bir açıdan da ağustos böceğinin üç kağıtçı, keyif peşinde koşan bir hayvan olduğunu aksettirir bize. İnsan daima karınca gibi olmalı düşüncesi yerleşir zihnimize. Fakat ağustos böceğinin sırf o meşhur masaldan yola çıkarak gerçekteki yaşantısı ve habitatı değiştirildi dillerde. Ne zaman yaz gelse ve o ses duyulsa, ardından o masal gelir herkesin aklına. Belki de şerefsiz bir hayvan olarak ilan edildi ağustos böcekleri. Sağda solda yük taşıyan karıncaları gördükçe insan, onun çalışkanlığıyla övündü, ama ne zaman mutfakta bir karınca konvoyu gözüne çarpsa, işte o zaman, yine o insan, o konvoyun yoluna tuz sepelemedi mi?

IV

Can alıcı nokta.  Bütün bunların yanı sıra, anlatılan ağustos böceği değil de çekirge mi acaba? Bu masalın resmedildiği birçok çocuk kitabında fıstıki yeşil gövdeli bir ağustos böceği çizimi çarpıyor gözümüze. Oysa ağustos böcekleri şeffaf renk kanada ve koyu kahverengi ile siyah tonlarına kaçan gövdeye sahiptir. Çekirge ile karıştırılıyor olma ihtimali daha yüksek. Ağustos böceğinin ve çekirgenin karıştırılması mı bu kabaca? İlk olarak Türkçeye çevrilirken büsbütün yapılmış bir hata olduğu şüphesi uyanıyor bende. İngilizce basımlarına baktığımız zaman The Ant and the Grasshopper başlığı çıkıyor karşımıza. Grasshopper basbayağı çekirge anlamına geliyor. Basit bir göz gezdirmeyle bu masalı odağına alan ve adı ‘Ağustos Böceği ile Karınca’ ekseninde ilerleyen en az on beş farklı yayınevinden yayımlanmış çocuk kitabı çıkıyor. İlk La Fontaine çevirilerini araştırdığımızda farklı kaynaklar ışığında Şinasi çıkıyor karşımıza. Şinasi’nin La Fontaine şiirini çevirdiğinden bahsediliyor. Farklı kaynaklardan yola çıkarak 1850-1860 yıllarına rastladığını düşünüyorum bu çevirinin. Fakat bahsedilen karınca ve ağustos böceği masalının ilk çevirisi Recaizade Mahmut Ekrem’e atfediliyor genelde. Robert Anhegger, ‘Türk Edebiyatında Ağustos Böceği ile Karınca’ adlı makalesinde bu masalı ilk olarak Recaizade Mahmut Ekrem’in çevirdiğinden bahsediyor. 1881 yılında çevrilen bu masalın orijinal başlığında ise ‘le cigala’ göze çarpıyor. Fransızca, orijinal baskısında apaçık ağustos böceği yazıyor anlaşılan. İngilizce basımda çekirge göze çarpıyor, Türkçeye de ağustos böceği olarak çevriliyor. Fakat yapılan çizimler çekirgeye benziyor. Kim yanılıyor peki burada? Bir dolu muamma bitmek bilmiyor. Yine de konuya dönmem gerekiyor. Pencereme doğru yaklaşan ses ürpertiyor beni.

V

Masaldan yola çıkarak çizilen ağustos böceği habitatına dair ufak bir araştırma yapmak, La Fontaine masalının, özünde kurmaca olan ve kurmacanın sınırlarını insanların bizzat yıktığı ve gerçeklik atfettiği bu anlatının aksine biraz hüzünlü bir tablo çıkarıyor karşımıza. İlk olarak halk arasında cır cır böceği tanımlaması sıkça duyulacaktır, genelde de bunu kullanırız. Ağustos böceğinin latince kökünden dilimize yerleşmiş olma ihtimali yüksek cır cır böceğinin. İlk olarak bir ağustos böceğinin yaşamına baktığımızda, o denli neşeli bir yaşamının olmadığını anlıyoruz. Dişi ağustos böceklerinin ağaçların dallarındaki tohumluklara ya da ufak tefek deliklere yumurtalarını bıraktıklarından bahsediliyor. Yumurtadan çıkan henüz minik ağustos böcekleri direkt toprağa düşüyorlar. Hayatta kalmak ve yaşamak için yapmaları gereken tek şey, ön ayakları sayesinde sıkı bir kazma işlemi sonrası toprak altına yerleşmek ve orada ağaç köklerinden ve türlü minerallerle beslenmek oluyor. İşin garip yüzü buradan sonra ortaya çıkıyor. Ağustos böceklerinin farklı türlerine göre değişse de yaklaşık on altı, on yedi sene toprak altında yaşadıkları belirtiliyor bu canlıların. Dile kolay, on yedi sene. Fakat toprağın dışına çıktığı anda, ki bu çıkış da tahmin edeceğiniz üzere yaz aylarına, ağustos ayına denk geliyor. Onca sene toprak altında sürgün yaşayan canlının, yeryüzüne çıktığı anda ömrü sayılıymış meğer. Dört haftadan uzun süre yaşayamadıkları belirtiliyor. Anlaşılan yeryüzü sadece insan için bir cehennem değil. Buradan Beckett bir selam çakıyor bu canlı kardeşlerimize. ‘Dünyadasın, işte bunun tedavisi yok.’ Yaklaşık dört hafta gibi bir ömrü kalan ağustos böcekleri ne yapabilir bu dünyada?

VI

O meşhur ses, yazılanlara göre sadece erkek ağustos böceklerinden çıkıyormuş. Ayrıca o ses, o minik canlının karnındaki ince zarın titremesiyle ortaya çıkıyormuş. Bir ölüm korkusu mu bu? Yoksa dünyada olmanın verdiği korku mu? Yoksa büsbütün telaş mı? Birçok kaynakta ömrü sınırlı olan bu canlıların çiftleşme çağrısı olarak bu sesi çıkardıkları yazıyor. Yine birçok kaynak çiftleşmeden sonra erkek ağustos böceğinin öldüğünü yazıyor. Doğruluğu tartışılır bilgiler çıkıyor karşımıza fakat her ne olursa olsun, yıllarca toprak altında rutin ilerleyen bir yaşamın toprak üstüne çıktığındaki o endişeli ve alelacele yaşamı masaldaki ağustos böceğinin tam tersi istikamette ilerliyor. Yine bir yaz akşamı birçok ağustos böceği sessiz sedasız kedilere kuşlara yem oluyor. Pencereme komşu olan çam ağacından yükselen ses kesiliyor. İnce bir yaprak hışırtısı kulağımda şimdi. Biraz bekliyor, pencereye doğru bakıp çayımdan bir yudum daha alıyorum. Ses tekrar başlıyor. Gülümsüyorum. Tekrar yükselen o ses, daha içten geliyor nedense. Yazının bittiğini işaret ediyor belki de. Noktayı koyuyorum.

Furkan Pişgin