BİR

Bazı sözcükler var ki kendi evlerinde daha bir güzeller. Çevrilmeden. Necatigil (nam-ı diğer Hoca), tıpkı Kurt Vonnegut gibi bir “chain smoker” idi. Sigara bazı adamlara o kadar yakışır ki o kadar olur, Necatigil o soydan biriydi. Ağzındancıgaradüşmezgiller kabilesinden idi. [Kabilenin üyelerine bakalım: Necatigil Birinci içermiş, Kurt Vonnegut kırmızı, filtresiz Pall Mall. Cemal Süreya’ya bakılırsa Salâh Bey Bafra içermiş: “ayrı ve bizim bilmediğimiz daha nitelikli bir Bafra sanırdım onunkini.”]

Selim İleri’den dinleyelim:

Ihlamur’a, Yıldız’ın sırtlarına bakan, kitaplarla, dergilerle dolu küçük bir odaydı, büyük bir şairin odası. Hocamız sigaranın birini söndürür, birini yakardı: “Hadi ben çok sigara-öksürükler/Hele çalışırken,/Ya gece yarısı, göğsü parçalanırdı/O kadın, iki ev öteden.” (Necatigil’in eşsiz eseri!, Radikal Gazetesi, 27.08.2013)

İKİ

Necatigil, herkesin malumu olduğu üzere, Türk edebiyatında “ev”in şairidir. Sözcükler dergisinin Behçet Necatigil özel sayısından (Sayı 60, Mart-Nisan 2016) öğrendiğime göre, ailesiyle birlikte oturduğu evlerde hep en küçük odaları çalışma odası edinmiştir kendine. Şairin hayatıyla şiiri arasında nasıl organik bir bağ olduğuna işaret sayamaz mıyız bunu?

ÜÇ

De ki Necatigil Evler şairidir ve alçakgönüllüce buyurmuştur:

Sokağa mı çıkıyorsun, dikkat et
Emanet ol Tanrıya,
Sokak demek
Eksilmek yarı yarıya.

(…)

Bir sokağa çıkmayın bozulur bunca büyü
Yavan gelir ev size,
Hayatınız kuytu ve küflü,
Sokaklarsa aydınlık, taze.

(…)

Sokağa çıkarken dikkat
Sokaklarda esen rüzgar çünkü.
Rüzgarlarla eve dönmek saçma,
Ev dar çünkü

DÖRT

Bir bakın şu fotoğrafa, Yunus Nadi Ödülleri jürisinin toplantı sırasında çekilmiş bir fotoğrafı, yıl 1950’ler olmalı, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ına ikincilik verilen sene bile olabilir.

4

Kimler kimler var, sayalım: Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Azra Erhat, Haldun Taner… Behçet Hoca’ya dikkatle bakın, sizce bu fotoğraftaki duruşu da benzemiyor mu şiirine? İyi şairler böyledir; şiirleri, hayatlarının ve şahsiyetlerinin arabı gibidir.

BEŞ

Dost dergisinin 1960 Nisan tarihli sayısında Fethi Naci, Edip Cansever’e “E, gelelim on Türk şiirine?” diye sual edince, Cansever şöyle der: “Sevdiğim şiirleri ona indiremem (Gülüyor). On roman seçmek kolay ama on şiir seçmek zor. Gene de hemen aklıma gelenleri sıralayıvereyim.” (Selçuk Altun, Kitap İçin 3, s. 248)

Seçtiği on şiirden biri Necatigil’in “Kır Şarkısı”dır. Şöyle başlar şiir:

Tam otların sarardığı zamanlar
Yere yüzükoyun uzanıyorum
Toprakta bir telâş, bir telâş
Karıncalar öteden beri dostum.

ALTI

Birkaç sene önce sahafın birinde keşif gezisi yaparken Mustafa Baydar’ın hazırladığı “Edebiyatçılarımız Ne Diyorlar” adlı eski bir kitap buldum [Sonradan, İletişim Yayınları yeni baskısını yaptı bu kitabın]. 1960 yılında basılan bu kitapta 50 edebiyatçıyla yapılan söyleşiler var. O kitaptan, Mustafa Baydar’ın Necatigil’le söyleşisinden, tadımlık bir bölüm:

Şiirde mısra güzelliğine mi, yoksa “bütün” halinde bir şiir havası teminine mi ehemmiyet verirsiniz?

Bir çok şiirler; yer yer güzel de üstelik; biçim, düzen, istif yoksulu oldukları için unutulup gitmişlerdir. Bir seziş, bir buluş, bir tema ne kadar yeni ve güçlü olursa olsun, sağlam bir deyişe erişemedi mi ömürsüzdür. Genç yaşlarda heyecan sonsuz, ilham boldur. Ama çokluk bir şey eksik olur, mısralarda en azdan güzellik! Şiirdeki “bütün” güzelliği, parça güzelliklerinin kesiksiz sürüp gidebilmesinden, zincirlenmesinden doğar. Arada, bir mısraın bile aksamaması; şiirde verilmek istenen bir hava, yaratılmak istenen bir iklim, sahiden varsa, onu bozar, zedeler. Bu düşüncelerimi, kendi denemelerimde uygulayabilmek isterdim.” (s. 147-148)

YEDİ

Bazı besteciler, şiirleri şarkıya çevirirken hoyrattırlar. Şiirin ruhuna uymayacak bir müzikle, sözlerini kafalarına göre bozarak bestelerler güzelim şiirleri. Bazıları ise şiire şiir katarak altından kalkarlar bu zorlu işin. Erkan Oğur’dan Nilüfer’i dinlemediyseniz, dinleyin derim. Usulluğunu bozmadan şiiri şarkıya çevirmeyi başarmıştır Erkan Oğur:

Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.

SEKİZ

Ağzındancıgaradüşmezgiller kabilesinin bir başka üyesi olan Salâh Birsel’in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu’su nasıl harikulade bir kitaptır. İşte oradan, içinden Necatigil geçen bir bölüm. Necatigil’in portresine güçlü bir fırça darbesiyle katkı yapıyor Salâh Bey:

Cennet Bahçesi Genç Kuşak’ın yazlık kahvesidir. Kışın Nisuaz, Petrograd, Viyana Kahvesi’nde, daha ilerili yılarda Suna Kahvesi’nde cigara dumanlarıyla zifir bağlayan ciğerler burada oksijenin ne olduğunu anlar. Daha 1941’lerde dadanmışlardır bu bahçeye. Samim Kocagöz, Sabahattin Kudret, Süavi Koçer, Bebe Lütfü, Cahit Saffet (Irgat), İlhan Berk hep burada oturur. Daha sonraları Fahir Onger, Oktay Akbal, Nermi Uygur da gelmeye başlar. Behçet Necatigil de ilk 1945’de adımını uzatır buraya. Askerlikten sonra bir ara Zonguldak’ta öğretmenlik yapmış, sonra da bir pundunu bulup kapağı İstanbul’a atmıştır. Oktay Akbal, Behçet’le ilk orada tanışır. Oktay’a Behçet’in o gün kendi üzerinde nasıl bir izlenim bıraktığını sorarsanız size şu karşılığı verir: “Behçet masanın bir köşesine oturmuştu. Kimsenin ondan haberi yoktu. Bizim sanattan konuşma tarzımız, gereksiz görüşlerimiz, saçma sapan esprilerimiz, başka şairlerle sanatçılarla eğlenişimiz karşısında duyduğu şaşkınlık yüzünden okunuyordu.”

Behçet’in ilk günleridir. Herkesin kendinden başka türlü oluşu karşısında Behçet zaman zaman arkadaşlarına uymak gereğini duyacak ama bir yüz hareketi, bir söz onu her zaman ele verecektir. Ne ki, Behçet’i herkes sevdiği için kimi zaman ötekiler de onun dümen suyundan gidecek ve öfkelendiğini sezdikleri an konuyu başka yönlere çevireceklerdir. (Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, s. 152-153)

1573067906911-behcet-hoca-ic-3
Necatigil, Oktay Akbal, Hilmi Yavuz

DOKUZ

Erken yaşta vefat eden Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un edebiyat öğretmenidir Necatigil, zaten şiire pek hevesli olan bu iki genç şairin ellerinden tutar. Onları destekler. 40’lı yılların başlarıdır.

Hikayesinin merkezine bu iki genç şairi oturttuğu, 2013 yapımı Kelebeğin Rüyası adlı filminde Necatigil’e de yer verir Yılmaz Erdoğan. Dahası, Necatigil’i “oynar”. Bu durum, üzünç kelimesiyle açıklanabilir. Çünkü filmi izledikten sonra, hocanın ağırlenk konuşmasıyla Yılmaz Erdoğan’ın koşturur gibi aceleyle konuşması hiç de şiirsel olmayan bir tezat olarak kalır izleyende.

ON

Necatigil yalnızca şiir yazmamıştır. Çeviri yapmıştır, radyo oyunları yazmıştır, edebiyat matinelerine katılmıştır, sözlükler hazırlamıştır. Ama en önemlisi, denemeler de yazmıştır. Sizi bilmem ama ben bir edebiyatçının deneme yazmış olmasını pek önemserim. Yaptığı iş üzerine, yazmak üzerine düşündüğünde ve yazdığında, ancak o zaman gerçek bir edebiyat insanı olur bence yazar-şair kişi. Hele ki Bile/Yazdı gibi bir kitap yazdıysa. Kitabın ismini açıklamakla başlayan Necatigil, şiir üzerine küçük notlarıyla, aforizmalarıyla, şiir uçlarıyla, denemeleriyle, konuşmalarıyla alçak gönüllü bir şiir işçisi olduğunu bir kez daha vurgular Bile/Yazdı’da.

Necatigil’in şahsiyeti, şiiri ve şiire bakışı hakkında yol gösterici birkaç inci, Bile/Yazdı’dan:

“Yazdımsa yazacağım varmıştır benden önce orada.”

“Tanrı iyi şairleri şiir ağası olmaktan korusun!”

“Bazan bir şair, tek şiirle, bir başka şairin yüzlerce şiirini yok eder.”

“Bazı kitapların yanında not: tükendi. Şiirler, şairler için de geçerli.”

“Biri şiir yazar, biri o şiir üzerine kendini.”

“Bir kişiyle bile konuşulamaz şeylerle dolmuşsa bardak – başlar şiir taşkını.”

“Ara sıra uzaklaşın şiirden, üstüne düşmeyin, o sizi istemiyorsa boşunadır direnmeniz (tıpkı aşktaki gibi).”

“Kendi tutarlılığımda yazıyorum, koroyu bozuyorum diye içerleyenler oldu. Oysa bende çağın tanığıyım. Sığınakta da faydalı işler yapılır.”

ONBİR

Bir yeraltı suyu gibi şiirin altını oymuştur Behçet Hoca. İşte bu yüzden yaşamıyla ve yazdıklarıyla, onu hiç görmemiş olanların bile öğretmenidir.

Son sözü şaire verelim. Hazırladığı Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’nde kendisi için şöyle yazmıştır Necatigil:

“Şiirde kırk yılını, doğumundan ölümüne, orta halli bir vatandaşın; birey olarak başından geçecek durumlarımı hatırlatmaya; ev-aile-yakın çevre üçgeninde, gerçek ve hayal yaşantılarını iletmeye, duyurmaya harcadı. Arada biçim yenileştirmelerinden ötürü yadırgandığı da oldu, ama genellikle, eleştirmenler onun için, tutarlı ve özel bir dünyası olan bir şair dediler.”

Onur Çalı