Eren Abaka’nın Nisan 2019’da Epsilon Yayınları’ndan çıkan romanı “Mahrum”, bir çürüme ve çöküş hikâyesi anlatıyor okura. Eren Abaka ile romanı hakkında söyleştik.

Münire Çalışkan Tuğ, Gülşan Kinç

Mahrum, Nisan 2019’da okurla buluştu. Bir ilk kitap, okuru bol olsun. Bir yayınevinde editör olarak çalışıyorsunuz. Bize biraz kendinizden ve yazma sürecinizden söz eder misiniz?

1982 İstanbul doğumluyum. Yayıncılık sektörüne çevirmen olarak giriş yaptım. Onlarca kitabı İngilizceden dilimize çevirdikten sonra editör olarak Epsilon Yayınevi’nde görev aldım. 10 yıldan uzun bir süredir de hem kurgu hem de kurgudışı pek çok türde kitabın raflarda yer almasını sağladım. Tüm bu zaman boyunca okumanın verdiği keyif ruhuma sirayet etti ve tezahürü ise bir kitap oldu. Bir parça eğlenmek üzere çiziktirdiğim şeyler sevdiğim bir arkadaşımın vefatıyla ciddi bir hal aldı. Sonra bir bakmışım gün içerisinde yarattığım karakterlerin geleceğini ve sonlarını hayal ediyorum. İşte o zaman bunun gerçek bir kitap olmasına karar verdim. Aslında ne çok çalışkan ne de azimli biriyimdir ama zihnimde oluşturduğum parçaları kâğıt üzerinde bir araya getirmeyi başardım. İşte buradayız.

Çürüme ve çöküş öyküsü dedik. Nasıl doğdu Mahrum, nerelerden beslendi, hangi çürümüş yönlerimize odakladı bakışını?  

Çocukluğumun geçtiği Gültepe semti ve sokaklarını dolduran insanlar en büyük ilham kaynağıydı. Geçmişe özlem, yetişkinliğe karşı koyuş ve insanların yarattığı hayal kırıklığı bu kitabı besleyen ana damarlardı. Farklı bir zaman diliminin insanlarını ve o dönemin ruhunu resmetmeyi istedim çünkü geçmişin güzel hatıraları yalnızca insan hatırladığı kadar var. Bitmiş ve bir daha geri dönmeyecek olanları yepyeni bir formda anımsamak istedim. Elbette değişen ülke şartlarının insanın ruhunu çorak bırakan halinin de içimde bir tepkiye, bir kopuşa sebep olduğunu söylemem de abartı olmaz. Kabaca tarif etmem gerekirse Mahrum hissettiğim olumsuz hislerin meyvesidir.

Bazen çevremizdeki kişiler ya da anılarımız hikâyelerimize sızıverir. Romandaki kişilerin gerçek hayatınızda bir yeri var mı?

Karakterler değil ama başlarından geçen kimi olaylar için bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Yine de meraklı komşuların, fırlama küçük çocukların ve sevimsiz bakkalın istemese bile herkesin hayatında yer alan figürler olduğuna inanıyorum.

Kadir, “kafes” dediği tekerli sandalyesinde yaşıyor, Hatice her şeyi unutuyor. Bütün bunları duygu sömürüsüne girmeden, okurun zayıf yönlerine yaslanmadan anlatmışsınız. Elimizde mendil gözlerimizi silerek okumuyoruz kitaptaki trajik durumları. Bu bilinçli bir seçim diye düşünüyoruz. Ne dersiniz?

Evet, özellikle bu şekilde ifade etmeyi amaçladım. Ekranlardan, sokaklardan, sosyal medyadan üstümüze sıçrayan yapış yapış “samimiyet” haline bir tepkiydi. O dayanılmaz acıların, travmaların ya da deneyimlerin küçük hayatlarımızda bizden başka seyirci yokken nasıl sırtlanıldığını gerçekçi bir şekilde anlatmayı hedefledim. Yürüyemeyen bir çocuğun hayal kırıklıklarının onu yavaşça zorba birine dönüştürmesini okurken ya da bir kadının annesinden gördüğü ruhsal ve bedensel şiddetin varacağı sonu okurken illa ağdalı, duygu dolu satırlara gerek yok. Olan bitenin soğuk ağırlığı da yeter. Nihayetinde hepimiz kendi trajedimizi yaşıyoruz.

Biraz insan ilişkilerine de eğilelim isteriz. Yusuf’un o eve korkmadan girmesi çocukça bir davranış mı, yoksa mahalledeki güven veren ilişkiler mi, yine Kadir’in Hatice’ye koşulsuz güvenmesinin nedeni Hatice’ye karşı olan duygularından dolayı mı sadece? Yalnızlığının, yürüyemez oluşunun da etkisi var mı bunda?

Yusuf korkusuz ve sağı solu belli olmayan bir çocuk. Okurken sakın yapma dediğimiz her şeyi yapıyor çünkü o kitaptaki en kirlenmemiş ruh. Merak ediyor, deneyim kazanmak istiyor, henüz bu hayatta büyük bedeller ödemediği için de korkusuz. Elbette o güven verici mahallenin de etkisi var bunda ama bu benim tarafımdan okuru rahatlatmak, en beklenilmeyene hazırlamak için bir kandırmaca sadece. Tıpkı Kadir’in Hatice’ye güveni gibi, elbette aşkın bunda payı var ama kandırılmayı biraz da kendi seçiyor. İnanmak ve sıkıştığı, tecrit edildiği güvenli alanından çıkmak istiyor, hem de her şeye rağmen.

Kitaptaki Rahmi Bey ve Kadir toplumun hangi kesimindeki insanları temsil ediyor? Siz kurguyu oluştururken böyle bir temsiliyet düşündünüz mü?

Rahmi Bey gerçek bir kurtarıcı melek. Sadece iyi olmak için var olan ve herkesin karşısına çıkması için dua ettiği o kişi. Toplumdaki karşılığı öylesine gerçeküstü ki sadece gazete manşetlerinde görebileceğiniz o kahramanlardan. İyiliğin ve kötülüğün bir arada olduğu insanoğlunu resmederken sadece kötülüğe meyilli olanları değil, nadir de bulunsalar iyiliğe gönül verenlerin de yer almasını istemiştim. Kadir içinse durum farklı, ben onu Rahmi Bey ile aynı kategoride değerlendirmiyorum. Bir şekilde yanlış tercihleri yüzünden bu felakete uzanan yolun taşlarını döşüyor.

Çocukların yaşamlarında dengeli olabilmeleri, geleceğe güven ve umutla bakabilmeleri için aileye, topluma ve devlete düşen görev ve sorumluluklar nelerdir sizce?

Çocukları korumak, kollamak ve onlara güven dolu yaşamlar vermek için bu üçünün ahenkli çalışması gerekiyor. Bilinçli ebeveyn bir çocuğun doğru yetişmesinde elbette önemli ama o çocuğun toplumda kendine yer bulabilmesi ve saygı görmesi şart. Ancak bu şekilde güvende ve sağlıklı bireyler yetişebilir. Yani ailenin bilinçli olması kadar toplumun da bu bilince sahip olması gerekiyor, işte devlet bu noktada devreye giriyor. Devlet doğru mekanizmaları bunun için en hızlı şekilde harekete geçirebilmeli, toplumu bu doğrultuda değiştirmelidir.

Neden gerilim romanı?

Çünkü bu türde okumayı seviyorum. Sayfaları yercesine okurken diken üstünde olmayı, pür dikkat bir şekilde hiçbir ayrıntıyı kaçırmamayı seviyorum. Okurken tetikte olma hali zamanla yoruculaşsa da karakterle ortak bir maceraya adım atmanın okurla arasındaki bağı güçlendirdiğine inanıyorum.

Cemil Kavukçu “Eleştirinin olmadığı yerde edebiyat nasıl gelişir?” diye soruyor. Siz ne düşünüyorsunuz edebiyat eleştirisi ve edebiyat ortamlarının niteliği konusunda?

Eleştirilmek yazara boyut ve esneklik kazandırır, kalemini keskinleştirirken ona her zaman yeni bir bakış açısı olduğunu anımsatır. Ben yaptığım işte eleştiriye açık olduğuma inanıyorum. Dinliyorum ve ders çıkarmaya çalışıyorum. Elbette her ağzını açan için yapmıyorum bunu, birikimine güvendiğim kişileri ciddiye alıyorum. Sorunuza gelirsek, güzel ülkemizdeki pek çok şeyin niteliği konusunda aynı şeyi düşünüyorum: Olduğu kadar.

Kitabınız nasıl geri dönüşler aldı, ne diyor okurlarınız, beğendiler mi Mahrum’u?

Genelde okuyanların sevdiğini söyleyebilirim. Elbette çok daha fazla kişiye ulaşmasını isterdim ama çiçeği burnunda bir yazar olarak buna da şükrediyorum. Yine de gelen olumlu yorumlara benden daha çok ailemin mutlu olduğunu itiraf etmeliyim. Ebeveyn olmakla ilgili sanırım, gözler hep dolu dolu.

Başka projeler de vardır elbet, sizden neler okuyacağız önümüzdeki süreçte?

Birkaç proje var ama bu defa farklı türde bir şeyler yapmayı arzuluyorum. Bir sürü fikri olan tembel biriyim ben, umarım bir an evvel harekete geçerim.