Küçükken, evimizin hemen yanındaki Poligon deresi, İzmir’in günlerce süren sağanak yağışlarıyla dolar, bir zaman sonra debisi yüksek kahverengi bir çamur deryası, öfkeli bir şekilde körfeze doğru çağıldamaya başlardı. Kimi zaman elektrikler kesilir, saatlerce, bazen günlerce gelmez, böyle zamanlarda geceleyin gaz sobası hem ısı hem ışık kaynağımız olur, gecenin karanlığında yalnızca sonsuz bir öfkeyle gürüldeyen derenin sesi duyulurdu. Durmaksızın yağan yağmur, o puslu, soğuk ve kasvetli hava, tuhaf bir şekilde benim hoşuma gider, bir an önce bol şekerli çayıma bisküvi daldırıp pencereden bu manzarayı izlemek için hızlıca ödevlerimi bitirirdim. Ayaklarımda patiklerim, ortasında yanan gaz sobasının sıcaklığıyla dolan salonun penceresinden bu manzaraya bakarken içim bir tuhaf olur ama bu duygunun tam ne olduğunu bir türlü tarif edemezdim. Yıllar sonra bugün, geriye dönüp baktığımda pencereden dışarıya bakarken hissettiğimin yoğun bir hüzün olduğunu fark ediyorum.

image-from-rawpixel-id-2049872-jpeg (1)

Çocukken, doktorlarca teşhis edilmediği, bir öğretmenin ağzından dökülmediği, ezcümle bir otorite tarafından dile getirilmediği sürece bazı şeyleri yaşayamayız. “Belim ağrıyor” desek “Hadi canım, küçücük çocuğun beli mi ağrırmış” diye görmezden gelinir; “Başım dönüyor” desek, “E o kadar kudurmaya müstahak, otur geçer!” diye paylanırız. Hüzün duymak da, sanki belirli bir yaştan sonra hak edilen bir ödül gibidir; belirli bir yaşın altındaysak hüzün kelimesini kullanmamız “Lâflara bak, büyümüş de küçülmüş” diye karşılanır. Hüzün, sanki bir birikim gerektirir; bir yaşanmışlıklar silsilesinin hülasasıdır ve tam da bu nedenle bir çocuğun ağzına yakışmaz. Kelimeyi bilse de, bir çocuğun yaşamadıkları o kadar fazladır ki, yaşadıkları hüzün duymaya yetmez. Yaşlı bir amcanın ya da teyzenin solgun gözlerinde, yüzündeki kırışıklıklarda, yavaş yürüyüşünde, her gün kullandığı haplarda aldığımız fakat tam tarif edemediğimiz, ilk anda hafif gibi gelen, ancak bitimi insanın yüreğini acıtan katmanlı bir koku gibidir hüzün; anlamak için damak tadının gelişmesi gerekir. Yeterince hüzün biriktirenler, bir yerden sonra bu yüke dayanamayıp göç ederler. Tam da bu nedenle, aynı hüzün gibi, ölüm de bir çocuğun ağzına yakışmaz ve küçük bir çocuğun ağzından çıktığı zaman anlamını yitiriverir.

Küçükken hepimize biraz şaka gibi gelir ölüm. Etrafımızdaki yaşlılar sanki hep yaşlıdırlar; hayatları hep öyle geçmiştir. Yaşlılığı, farkında olmadan, onların kaderi gibi algılarız: Hayatta herkesin başına bir şey gelir, onların da başına yaşlılık piyangosu vurmuştur ve ölüm, kaderin cilvesi olarak, tevekkülle kabul etmeleri gereken bir şeydir. Dedemizin, anneannemizin ya da babaannemizin de vaktiyle genç olduğunu, hayatın çağıldamak için onları beklediğini (sandıklarını), caka satmak için fiyakalı kıyafetler giymek istediklerini; sevdiklerini, sevildiklerini, nefret ettiklerini, öfkelendiklerini unuturuz. Hayat yalnızca bizim içindir sanki, bizim için akan yüksek debili bir nehir gibidir. Büyüyünce yapacaklarımızı konuşmak iştahımızı kabartır. Ne zaman gerçekleşeceği belli olmayan; çok zaman sonra, sanki kendiliğinden gerçekleşmesi gereken bu hayallerle ilgili konuşmak tatlı gelir. O yaşlarda, zihnimizde herhangi bir zaman sınırı olmadığından bir gün bir yerlerde tüm bunların gerçekleşeceğine yürekten inanırız. Belki de bu nedenle bize küçük denmesi o yaşlarda ağrımıza gider. Çocukluk, bir anlamda, kişinin öztaşrasıdır ve kurulan tüm hayaller, o taşranın terkiyle gerçekleşecektir. Bize küçük dendikçe taşrada olduğumuzu hatırlar, öfkeleniriz; oysa çocukluğa dair, sanırım en özlenen şey de bu saf ve tatlı inançtır: Yalnızca bizim için gürül gürül çağıldamayı bekleyen ve büyüdüğümüzde bilabedel sahip olacağımız coşkulu bir hayat. Öte yandan hayata dair en acayip şeylerden biri, onun kimi zaman, öyle bir anda, hiç hesapta yokken, hani nasıl derler, şak diye bitivermesidir.

2017 yılının şubat ayında, küçükken şekerli çayıma daldırdığım bisküvilerin fonu olan, içimi hüzünle dolduran puslu, yağmurlu ve soğuk bir havada, Bulut’un hayatı da, işte öyle bir anda, şak diye bitiverdi. Üç otuz yaşayanlara inat, daha ilk otuzunu bitiremeden sahil yolunda geçirdiği trafik kazası, son durak oldu. Haberi aldığımda telefonda kalakalmış, acıdan kaskatı kesilmiş, ağlamaktan başka hiçbir şey yapamamıştım. Montaigne bir denemesinde “Küçük acılar konuşur, büyükleri susar” der. Bulut’u tanıyan herkesin içine çöreklenen de işte böyle büyük bir acıydı. Herkes derin bir sessizliğe gömülmüş, Bulut’un her daim yakışıklı çıktığı fotoğraflarını paylaşıp ağlamaktan başka bir şey yapamamıştı. Benimse cevabını bulamadığım esas soru şuydu: Bulut nasıl ölür?

Ahmet Arslan, hayatını anlattığı “Bir Ömür Düşünmek” isimli nehir söyleşide, ölümü anlamadığını söyler:

“Ölümden sonraki durumum, daha doğrusu ölü olarak kalma durumum ne kadar uzun sürerse sürsün, sonradan bir şekilde yeniden var olma, hayata dönme imkânım olsa, ölümü anlayacağım; ama büsbütün yok olmayı, bir daha hiç var olmamayı, doğrusu, anlayamıyorum; daha doğrusu kabul edemiyorum.”

Bu cümleyi ilk başta anlayamamış, sonra kendi ölümüm üzerine düşünmeye başlamış ve hayretle, ölümü anlamanın başlı başına bir paradoks olduğunu fark etmiştim: Varlık hepimizin içine o kadar işler ki, yokluğumuzu tahayyül edemeyiz. Ölümü anladığımızı zannettiğimizde bile, aslında yokluğumuzu değil, hayalet misali görünmez olduğumuzu düşünürüz. Yokluğumuzu düşündüğümüzü sandığımız zamanlarda, aslında, sevdiğimiz insanların arasında bir hayalet misali dolandığımızı, yalnızca onların bizi göremediklerini düşünürüz. Yokluk düşüncesi hiçbir zaman gerçek anlamda kafamızda canlanmaz, biz en fazla varlığımızın fark edilmemesini tahayyül edebiliriz. Bilhassa ergenlik yıllarında, ölümümüzün bize haksızlık ettiğini düşündüğümüz sevdiklerimiz üzerindeki etkilerini düşünmek, içten içe tatlı bir haz verir. Yokluğumuz onları tarumar edecek ve en nihayetinde bizim kıymetimizi anlayacaklardır, öte yandan artık iş işten geçmiştir ve bunun yani bizden sonsuza kadar mahrum kalmanın vicdan azabıyla bir ömür baş etmek zorundadırlar. Bu düşünce sinsi sinsi keyif verir bize, zira ölümümüzle birlikte hem küslük kavgasını kazanır hem de vicdanlara çöken bir ağırlıkla bu zaferi bir ömre eşitleriz. Ne var ki bu müthiş planda hesaba katmadığımız bir şey vardır: Ölüm olduğu anda, artık varlıktan söz edemeyiz, oysa tüm planımız bir hayalet misali varlığımızı devam ettirdiğimiz düşüncesine dayanır.

Peki, tekrar Bulut’un ölüm haberini aldığım günden beri kendime sorduğum soruya dönelim: Bulut nasıl ölür? Aslında birini kaybetmek, her zaman böyle bir etki yaratır: Nasıl ölür? Yalnızca bir an önce orada olan birinin, şimdi, bir daha gelmemek üzere orada olmamasını ilk anda idrak edemez ancak çoğu kez, akıp giden zamanla birlikte bu düşünceye alışmaya başlarız. Başta olumsuzluklar olmak üzere yaşananların çoğu – şükür ki ölümün acısı da dâhil– toprağın ağır ağır erozyona uğraması gibi, biz farkına varmadan silinir. Bir zaman sonra o toprağa baktığımızda kaybettiğimizin yoğun acısını değil, erozyonla birlikte yok olup giden bereketin, başka bir deyişle kaybettiğimizle yaşadıklarımızın, biriktirdiklerimizin ağır ağır silinmesinin, her şeyin artık yalnızca anılarımızda yaşayacak olmasının hüznünü duyarız. Ölen belirli bir yaşın üzerindeyse, bir başka deyişle yaşadıkları hüzün duymaya yetecek kadar biriktiyse, olanları sineye çekmek daha da kolaylaşır. Bazı ölümlerse, insanın yüreğine heyula gibi çöker ve Nâzım Hikmet’in Öldükten Sonra’sının dizelerindeki şaşkınlığı yaşatır:

Niçin solmayan bir sarı güldün.
Nas
ıl oldu bilmem, ne çabuk öldün…
Kara topraklarla sen mi
örtüldün?
G
özlerin gözümde yaşıyorken dün.

Bulut’un ölümü, özellikle ilk öğrendiğim anda, tam da bu şaşkınlığı yaşatmıştı. Haberi vermek için arayan eşim “Deniz, çok kötü bir şey oldu” demişti. “Bulut sabah, tren istasyonuna gitmek için taksiye binmiş, taksi Maltepe sahil yolunda kaza yapmış. Bulut…” Belki yalnızca bir saniye süren o kısa anda cümlenin “hastaneye kaldırılmış…” diye devam edeceğini ummuş, oysa “ölmüş” diye tamamlanan cümleyle yüreğimde bir yerin çöktüğünü hissetmiştim. Daha bir gün önce “Hayırsız İstanbul’a geldi, bir aramadı!” diye hayıflandığım adamın bir daha hiç ara(ya)mayacağını, telefonu açıp “Naber yakışıklı? Hakkında bilmem gereken bir şey var mı?” deyip beni kahkahalara boğamayacağını, her yıl saç modelini değiştiremeyeceğini, ondan başka kimseye yakışmayan kıyafetlerini, söz gelimi pelerinini giyip etrafta caka satamayacağını ve inandığı değerler için gökkuşağının renklerinden müteşekkil mücadelesine devam edemeyeceğini, doğrusu, idrak edemedim. Telefonda öylece kalakalmış, ağlamaktan başka bir şey yapamamıştım, hep aynı soru zihnimde dönüp duruyordu: Bulut nasıl ölür?

Bu sorunun yıllar sonra bugün de beynimde dönüp durmasının esas sebebi, belki de onda en imrendiğim şey olan o çocukluk coşkusunun hâlâ devam etmesiydi. Bulut, katıldığı bir Onur Yürüyüşü’nde kendisinin özgürlük, dayanışma, mücadele, aşk diye özetlediği değerleri için, Aziz Nesin’in “Sorumluluklarımız oranında özgürüz” sözünü doğrularcasına, giderek daha çok elini taşın altına sokan bir yetişkindi ama aynı Aziz Nesin gibi, o da mücadeleye girdiği anda çocuklaşıveriyor, sanki sonsuz bir coşkuyla yaşamaya başlıyordu. Bulut’un yorulmak bilmeden oradan oraya koşturmasını, bu zor coğrafyada, handiyse kırıntıları toplayarak bir yapı inşaa etmeye çalışmasını hem bıyık altından gülerek izliyor hem de onun enerjisine gıpta ediyordum. Çocukluğumdan beri yüreğimde taşıdığım, sanki ruhuma gömülü gelen ve kimi zaman benim dahi başa çıkmakta zorlandığım, çoğu kez, içimdeki tüm duyguları önüne katarak yüksek bir debiyle çağlayan karamsarlığım, onun mücadelesini, kendinden beslenerek tekrar doğan ve büyüyen enerjisini gördükçe biraz olsun durulur gibi oluyordu.

0000000451874-1-horz

Orhan Pamuk, denemelerini derlediği Öteki Renkler’de:

“Yazarlığın en güzel yanı” der “eğer yaratıcı yazarsanız bir çocuk gibi dünyayı unutabilmek, gönlünüzce eğlenebilirken kendinizi sorumsuz hissedebilmek, bildik dünyanın kurallarıyla oyuncaklarla oynar gibi oynayabilmek ve bütün bunları yaparken de aklınızın bir köşesiyle bu çocuksu ve özgür şenliğin arkasında daha sonra okuyanları bütünüyle bağlayacak derin bir sorumluluğun varlığını hissetmektir (…) Yazarlık okura ‘bunu tam ben de söyleyecektim; ama o kadar çocuksu olamadım’ dedirtebilme hüneridir.”

Bu anlamda, belki de tüm edebiyat tarihinin en büyük yazarı La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote’dir. Yirmili yaşlarımın ortalarında kitabı okuduktan sonra yazdığım bir denemede “Hepimiz için için donkişotluklar yapmak isteriz” demiştim. Biz vâkur ve aklıbaşında okurlar, Don Quijote’nin donkişotluklarını bıyık altından gülerek okuruz: Onu yel değirmenlerine karşı savaşırken, sıradan bir leğeni değerli bir tolga zannederken, şarap fıçılarına kılıcını sokup devi öldürdüğünü, ortalığı kana buladığını düşünürken ve tüm bunların aslında olmadığını gördüğünde de “Bu şato büyülü!” deyip donkişotluklarının gerekliliği konusunda diretirken gördükçe hem –belki de– hafif küçümseyerek güler, hem de içten içe, derinlerde bir yerde onun haklı çıkmasını isteriz. Don Quijote, bir anlamda kendi Godot’sunu bulmuştur; atının terkisine attığı tutkusuyla doludizgin yaşar, hayatın onun için gürül gürül çağladığına, bir çocuk gibi yürekten inanır. Bizse Vladimir ve Estragon’un çelişkilerini yaşayan Sancho Panza misali, asilzademizin dediklerinin aslında hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini bile bile “Ya olursa?” düşüncesiyle onun yanından ayrılamaz, kitabı okumayı bırakamayız. Sayfalar boyu Don Quijote’yi bıyık altından gülerek takip ederiz: Onun deliliklerine güler ama içten içe biz de donkişotluklar yapmak isteriz. Tek eksiğimiz, onun kadar çocuksu olamamamızdır.

Fotoğraf0003

Şimdi düşünüyorum, ben de Bulut’un doludizgin yaşantısını, Don Quijote’nin yanındaki Sancho Panza gibi izlemişim. Bir yandan onun mücadelesinin boşa olduğunu düşünmüş, diğer yandan “Ya başarırsa?” diyerek coşkuyla akan o nehri izlemekten vazgeçememişim. Vâkur ve aklıbaşında(!) biri olarak boşa kürek çektiğini düşünmüş ama kendine inancına, atının terkisindeki tutkusunun onu diri tutmasına, dışarı taşan enerjisiyle yalnızca kendi yüreğine değil, etrafındaki herkesin içine sıcaklık salmasına ve hayatını gürül gürül çağıldatmasına hep gıpta etmişim. Belki de, içten içe, onun kadar çocuk olamadığım için söyleyemediğim şeyleri söylemesine, dışarıdan delilik gibi görünen samimiliğine hayran kalmışım. Bulut öldüğünde herkes, onun ne kadar dolu dolu yaşadığından ve yaptığı küçücük jestlerle insanı ne kadar özel hissettirdiğinden bahsediyordu. Sanki Tutunamayanlar’ın Selim’i gibi, arkadaş adacıkları vardı ve her adacığın sakinleri kendilerini, bir şekilde çok özel hissediyorlardı. Sanırım ben ona dair en çok, çılgın debisiyle içimdeki tüm umut kırıntılarını sonsuzluğa döken öfkeli karamsarlığımı dindiren yaşama keyfini özlüyorum.

“Bulut nasıl ölür?” Bugün geriye dönüp baktığımda bu soru, o zamankinden daha da çok acı veriyor. Geçen zaman, Bulut’un yokluğunu sineye çekmeme yardımcı olmadı, bilakis her geçen gün daha da çok “Yaşasaydı neler neler yapardı?” diyorum. Ne çok güler, ne çok öfkelenir, ne çok Türk kahvesi içer, ne çok saç modeli değiştirir, ne çok mücadele eder, ne çok kişinin hayatına dokunur, ne çok insanın yüreğini ısıtır, bir o kadarını kızdırır; ezcümle, ne çok yaşardı… Böyle düşündükçe hayatın Bulut’a ihanet ettiğini, onun tadına böylesine coşkuyla varan birini bir kalemde silip atma nankörlüğünü yaptığını düşünüp öfkeleniyorum, aynı Don Quijote’nin sonunda olduğu gibi. Ne denli gerçek olursa olsun, Bulut’un ölümü bugün dahi, aynı kendi ölümüm gibi benim için bir muamma; tahayyül edemiyor, anlayamıyorum. Sanki bu denli coşkuyla yaşayan ve bir şekilde bu coşkuya tüm sevdiklerini dahil etmeyi başaran bu yakışıklıya, ölüm bir kıyak geçecek ve “Tamam, hadi bir şans daha” diyecek. Hayatın, onun için gürül gürül çağlaması; Bulut’un neşesiyle, öfkesiyle, huysuzluğuyla, mutluluğuyla, mücadelesiyle, aşkıyla köpürmesi gerekiyormuş gibi geliyor. Yıllar geçtikçe üzerine daha da pus çöken bu soğuk zahiri görüntü, içimdeki karamsarlığın debisini arttırıp çağlamasına neden oluyor ve ben, yağmurlu, soğuk bir günde aniden yön değiştirip sonsuzluğa akan bu nehri hüzünle izliyorum…

Hem, o daha hüzün duyacak kadar yaşamadı ki…

Deniz Kıral