“İnsan denilen yaratıklar hâlâ merak eden, bir sanatla kendinden geçen, sembolleri bir araya getirip şiirler oluşturarak yüreklerimizi neşelendiren, büyük bir hayranlık ve huşuyla gün doğumunu seyreden bireylerdir.”

Rollo May, Varoluşun Keşfi adlı kitabında, çokça umudu diri tutmak adına böyle bahseder insan olmaktan, insan olabilmekten. Biz bu korkunç çağın bu durağında bütün bunların neresindeyiz? Hâlâ merak edip sanatla coşabiliyor muyuz ya da gün doğumlarını izleyebiliyor muyuz huşuyla? Biliyoruz evet, bilgiye hızla ulaşıyor, onu paylaşıyor, kendimizi türlü şekillerde ifade ediyor, beğeniyor, beğeniliyoruz. Ama hep bir şeyler eksik. Duyguyu kaybediyoruz.

Birkaç gün önce Luc Besson’un yönetip Jean Reno ve Natalie Portman’ın başrolünü paylaştığı, bizde “Sevginin Gücü” adıyla 1994 yılında gösterime giren Leon filmi geldi aklıma birden. Birkaç gündür daralmıştım. Üst üste gelen olumsuz haberler. Biri bitmeden diğeri başlıyor. İnsanın o cevahiri, hani Nazım Hikmet’in bahsettiği sol memenin altında bulunan cevahiri karartmaması çok zor bu günlerde. İşte yine de bir şeyler yetişiyor imdada. Bazen bir şiir, bazen bir şarkı, bazen de bir film. Sevginin Gücü filmini tekrar izlemek birazcık hafifletti beni. Aslında yalnız olduğumuzu çok derinden hissettiğimizde, hayallerimizle gerçeklerin örtüşmeyeceğini düşünmeye başladığımızda kararmaya başlıyor yüreğimiz. Sanatsa her dalıyla bizi o yalnızlık ve umutsuzluk halinden çıkarıp bize yalnız olmadığımızı, bizimle aynı duyguları paylaşan birilerinin olduğunu duyurduğu için değerli.

unnamed

Sevginin Gücü filmini tekrar izlediğimde, ilkinde yeterince dikkatli izlememiş olduğumu anladım. İlk izlediğimden aklımda kalanlar çok net olmamakla birlikte son sahne ve Mathilda ile Leon’un taklit oyunlarıydı. Hani Mathilda’nın Marliyn Monroe’yu taklit ettiği ve Leon’un yüzünde mahcup bir ifadeyle “hayır, bilmiyorum” dediği o sahneler. Zaten film de aşkla/sevgiyle gülme, güldürme arasındaki ilişkiyi düşünürken aklıma geldi. Mathilda, Leon’un hayatına, aslında tam bir yaşamak olmayan hayatına, gülmeyi getirmişti. Şunu düşünüyordum; bizi güldüren insanları severiz. Bir de Mathilda’nın Leon’a aşkını söylediği sahne var tabii. Yatağa uzanır ve “ Sanırım sana aşık oldum Leon” der, “bu ilk defa başıma geliyor.” Mathilda elbette söylediği gibi on sekiz yaşında değildir, henüz bir çocuktur, zeki ve erken büyümüş bir çocuk. Böyle olduğu için Leon’un, bir seri katil olan Leon’un içindeki çocuğu görmüştür. Sonrasında Leon’un hikayesini öğreniriz. Sevdiği kadın, aşklarına karşı olan babası tarafından öldürülmüş, Leon da onu öldürmüştür. Böylece New York şehrine gelir ve mafya tetikçisi olur. Süt içen bir mafya tetikçisi. Yanında yetiştiği Tony’den iş alır sürekli ve yanından ayırmadığı bitkisiyle yaşar yıllar boyunca, ta ki Mathilda hayatına girene kadar. Başta onu vurmayı bile düşünür Leon, gitmesini ister sonra. Mathilda’ysa baştan beri ne hissettiğini bilir, her fırsatta söyler onu sevdiğini. Öylesine gözü karadır ki Leon’un kendisini sevdiğini öğrenebilmek için kafasına silah bile dayar. Mathilda da pek sevgi görmemiştir. Ailesi katledilmiş, tek sevdiği varlık olan küçük kardeşini kaybetmiştir. Aslında Leon’da sevdiği de onda gördüğü çocuktur. Ancak çocuklar ve çocuk kalabilenler gerçekten sevmeyi bilirler.  Leon ona verilen işi profesyonelce yapan ama hayat karşısında çocuk kalmış bir adamdır. Mathilda’nın Leon’da aşık oldum dediği gerçekte budur. Elbette aşk değildir, bu. Belki de bir tür aşktır. Buna ne isim verdiğimizin ne önemi var? Önemli olan hissedilenlerdir. Leon, Mathilda ile normal bir hayata, Mathilda, Leon’la güven duygusuna kavuşur.

Nietzsche’ye göre kişi, hakiki birey, tek başına kişi olduğu ölçüde sevebilir. Bunu kişinin kendi olabilmesi olarak da anlayabiliriz. Rollo May ise sevgiyi diğer insanın varlığından duyulan sevinç ve insanın kendisinin olduğu kadar onun da değerini ve gelişimini onaylaması olarak tanımlar.

Tüm bunlarla birlikte birkaç şiir de geliyor aklıma sevgiye ve aşka dair. Her ne kadar öyle olmadığını ummak istesem de Behçet Aysan’ın Sevmeyi Unutanlar İçin şiirinden şu dizeleri de hatırlıyorum:

Sevmeyi unutmuşsunuz kardeşler
yalan her şey gibi
aşklarınız da

Küçük İskender ise şöyle diyor, o destansı Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm adlı şiiriyle bir yerlerden:

Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan almak mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı?

Hadi o zaman yüreklerimize bakalım. Neredeyiz ve nereye gidiyoruz?

Eylem Hatice Bayar