I

Montaigne’e göre ölüme alışmanın ya da ölüme hazırlıklı olmanın tek yolu bir anlamda ölümü düşünmekten geçer. Ona göre ölümü, yaşamın akıp giden debisi yüksek ritminden ayrı düşünmek ya da ayrı bir yere koymak hatadır. Dolayısıyla ölüme ve ölüm fikrine alışmanın en iyi yolunun onunla, yani ölümle burun buruna yaşamak olduğunu savunur büyük yazar. Birçok açıdan Heidegger’in ölüm’e dair düşüncelerine de yaklaşır bu bakış açısı, öte yandan Platon, tıpkı ölüm gibi felsefenin de ruhu bedenden ayırmaya girişen bir çaba olduğunu düşünürken, felsefe ve ölüm bir anda aynı konumda eşitlenir bizim için. Ölmek için felsefe yapmak cümlesi burada dallanıp budaklanır, tıpkı ölmek için yaşamak gibi.

II

Ölüme dair birçok okurun aklında kalan, hatırladığı ya da unutamadığı bir öykü ya da romandan bir bölüm vardır mutlaka. Benim ara ara hatırladığım, hatırladıkça kitaplığımdan çekip okuduğum ölüm ile ilgili bölüm de Nikos Kazancakis’in Zorba’sından oluyor genelde. Madam Ortans’ın ölüm döşeğinde kıvrandığı, ara ara çığlık attığı o beş altı sayfalık bölüm sanırım ölüm öncesi ve sonrasındaki kriz anını ya da oluşan tuhaf, anlaşılamazlığın hüküm sürdüğü dakikaları en iyi özetleyen bölümdür. Madam Ortans acı içinde kıvranırken, bez bir şapkayı nefes alması için Madam’a doğru hızla yelleyen Zorba’nın üzüntü ve tedirginlik içindeki hallerine şahit oluruz bölüm boyunca. Öte yandan Madam Ortans’ın terden ve salyadan lekelenmiş yatağa tırnaklarını batırıp, çığlığı basarak “ölmek istemiyorum” sözleri kitabın sayfasından fırlayıp kulağımıza çarpabilir. Fakat ölümle burun buruna ilerleyen o dakikalarda, daha ölüm ortaya çıkmamışken birden iki ağıtçı kadın belirir odada. Anlatıcı ise bu durumu şöyle açıklar. “Ama, köyün iki ağıtçısı, kokusunu çoktan almış, damlamışlardı bile.” Ölüm bir anlamda kokan bir şeye dönüşür burada. Ölüm öncesi ve sonrasındaki o tuhaf anlar sayfalar ilerledikçe karşımıza çıkar. Madam henüz ölmemiştir fakat ağıtçılar, ağıt yakmakla yakmamak arasında kalmışlardır, hatta Zorba onları neredeyse pataklayacaktır. Öte yandan ölüm sonrasındaki o rutin yemek servisi düşünülür. Ölüm bu noktadan sonra bir sonuca, yaşamın bir sonucuna değil, kendi içinde büsbütün bir kaotik alana dönüşür. Madam ölmüştür ama ölüm hâlâ etrafta dolaşıp durur.

III

Gelelim Kadri Öztopçu öyküsündeki ölüme. Montaigne, ölüme hazırlıklı olmanın ve ölüme alışmanın en iyi yolunun onunla burun buruna yaşamak olduğunu belirtir; ölümü neredeyse sabit duran bir şey ve bizim ona bir şekilde ulaştığımız çabanın sonucu olarak görür. Kadri Öztopçu öyküsünde ise ölüm, onunla burun buruna yaşadığımız bir şeye dönüşür çoğu zaman evet, ama ne Madam Ortans’ın gibi bir kokuya ne de büsbütün burun buruna yaşadığımız bir sonuca bağlıdır. Öztopçu öyküsünde ölüm kokmaz belki ama birkaç adım daha ilerleyen, biraz daha mesafe kat edenler ölümü görecektir. Bazen apaçık, bazen uzaklardan bir sis bulutu misali. Mutlaka görecektir, duyacaktır.

9789750706424

IV

Bir Adam, Bir Kuş, Bir Çocuk öyküsünde, adamın alnına konan kuşu gören bir çocuğun heyecanlı bakışlarıyla öykü başlarken, sayfalar ilerledikçe kuşu dikkatle incelemeye başlayan bir çocukla karşılaşırız. Kuş apaçık görünür çocuğa. Rengini görür, kanat çırpmasını. Öte yandan şakıdığını duyar. Annesi onun bu uydurma huyunu bırakması için dürter, kuş oradadır, adamın tam alnında. Öykü ilerledikçe bir katman daha açılıp adamın hikâyesini döküverir yazar. Adamın hikâyesi ilerlerken okur olarak bizim de aklımız fikrimiz tıpkı o küçük çocuğun gördüğü kuştadır, iyi öykünün okuru ilk paragrafta avlayan ve kendi içine hapseden yapısı da burada devreye girer. O kuş hareket ettikçe, çocuğa göründükçe öyküde farklı bir sıçrama olur, kuş nasıl tepki verirse adamın hikâyesinde bir katman daha açılır. Ölüm kokmaz ama görünebilir dememiz tam da burada devreye girer. Çocuğa görünen kuş, gittikçe adamın alnından uçup geri konar, soluk alıp vermesi hızlanır, kuş güçsüzleştikçe adamın hikâyesi biraz daha derine doğru kazınır, aynı zamanda adamın da tıpkı kuş gibi soluğu düzensizleşir, yüreğine bir ağrı saplanır. Burada birkaç adım atan okurlar ölümün kokusunu almayabilir ama kuşa dikkatli baktığında elbette onu görebilir.

V

Kadri Öztopçu öyküsünde ölüm yalnızca görünen değildir elbette. Ölüm farklı formlara ve biçimlere de bürünür. Durmak Eylemi öyküsünde bir yazarın durup dururken aklına gelen bir öykü parçasını yazmaya koyulduğunu okuduğumuzda, anlatıcı/yazar bir durmak eyleminden bahsederken öyküdeki zamanı da bir anda durdurur, her şeyin durduğu ve öylece kaldığı yerde elbette ölüm de duracaktır.

“Ve duran bir cenaze. Duran bir soru:

Nasıl bilirdiniz merhumu?

Dururdu!”

Ölümün konuşulduğu öykülerde ise mekân da birden ölüme bulanır. O noktada ölüm, Bilge Karasu’nun gecesi gibi bütün boşluklara dolan, sızan, etrafı sarıp sarmalayan bir şeye dönüşür. Genç Ölmek öyküsünde, karakterlerin ölüm hakkında sürüp giden konuşmaları bir serzenişle bölünür. “Pencereyi aç. Hayatın kokusu girsin içeri.” Ölüm deneyimi yalnızca insanla sınırlı kalmaz Öztopçu öyküsünde, Kavanoz Dipli Dünya öyküsünde bir kadının kendine ait dünyası haline gelen -yazarın değimiyle makamında- mutfaktaki gittikçe sıkışan ve rutine dönüşen yaşamına şahit oluruz. Gittikçe aynılaşan ve sürekli tekrar eden yaşamın akışını bir şekilde değiştirmeye çalışan kadının kavanozla imtihanına şahit oluruz. Balkondan aşağıya bakan kadın, düşünüp nefeslendikten sonra durur ve kavanozu aşağıya bırakır. Anlatıcı kavanozun düşüşünü şöyle özetliyor. “Şimdi kavanoz, kahkahalar atarak düşüyor, düşüyor, düşüyor…” Ölüm burada bir kavanoza kiracıyken, düşüş anında kavanozun kahkahası bir anlamda kurtuluşa da çağrıdır. Düşmüştür, belki ölecektir, ama kurtulmuştur. Kalaşnikof öyküsü ise ne ölüme ne de yaşama sığınan bir öykü. Güneydoğuda kaçakçılık yapan bir adamın ölüm döşeğindeki bekleyişini anlatan öyküde ölümcül hastalığın pençesinde olan ve öleceği ona söylenmeyen adamın bir gün ağladığını gören anlatıcı, neden ağladığını sorduğunda hasta adam, öleceğini söyler, devamı için öyküye kulak vermekte fayda var:

Şaşırmıştım. Bilmediğini sanıyordum.

“Doktorlar iyileşeceğini söylediler,” dedim, “nereden çıkarıyorsun bunu?”

“Hastalıktan değil,” dedi, “kahrımdan öleceğim.”

“Ne kahrı bu böyle?”

“Buraya gelirken köyden, gelebilmek için Keleş’imi sattım. Ölsem mesele yoktu. Ama ölmediğime göre, döndüğümde, artık orada hiçbir hükmüm olmayacak.”

Keleş’i olmadığı için hükmünü de kaybedecek olan ve kaçakçılık yapamayacak olmaktan dolayı duyduğu korku, hasta adam için ölümün korkutuculuğunun da önüne geçer, ölüm burada korkutucu ya da yaşamı tehdit eden bir unsur olmaktan çıkmıştır artık, büsbütün yaşam, tehdit eden konumuna girmiştir.

VI

Kadri Öztopçu’nun ölüm haberini duyduğumda garip bir hale büründüm. Ölümün, ardından getirdiği o telaşlı düşünme anı,  ölümün çevresinden ayrılmama izin vermedi. Ölümün etrafında volta atıp dururken Kadri Öztopçu’nun öykülerine tekrar elim değdi, dilim değdi, kaldı geriye bir ağu! Yara romanında bir türlü silahı tutamayan çocuğun gittikçe yaraya dönüşmesi aklıma geldi, bıraktım kitabı, diğer bir kitabı aldım, bir öykü açtım, okudum, o yara kabuk tuttu, bir öykü daha açtım, okudum, kabuk attı, kanadı, bir öykü daha açıp okusam, ben de kanayacaktım, gücüm kalmadı, oturdum, onun ardından kalan son gücümle toprak atmam gerekirdi,

bu da son,

altıncı kürek.

Ölüm, biraz da sen yorul, olur mu?

Furkan Pişgin