Laurence Sterne’in “Tristram Shandy – Beyefendi’nin Hayatı ve Görüşleri” adlı romanını atlayarak okudum. Kitabın konusu, Orhan Pamuk’un önsözde belirttiği gibi, “her şey” olduğu için ve doğrusu ben de her şeyi kaldıramayacağımdan kimi pasajları kendimce seyreltme yoluna gittim – mesela, Tobby amcanın istihkam dersi verdiği bölümde bir EXPRESS OKUR edası takındım (bir başka deyişle, dış batarya-siper-tabya gibi konuları, onlara özel ilgi duyan okurlara bıraktım). Çok sık başvurmadığım için bence fazla zararlı sayılmayacak bu yöntem kitabın okura edebi haz yaşatan ve onu güldüren bölümlerine daha kolay ulaşmamı sağladı. Romanın oyuncu ve dalgacı havasına uyan bu tutumumu öğrense sanırım Laurence Sterne de fazla yadırgamazdı.

Kitabın başat özelliği yazarın anlatma iştahı. Ana karakter öyle hevesle anlatıyor ki konular iç içe geçiyor, bir meselenin içine birkaç ayrı olay ve anı giriyor ve cümleler birbirlerini omuzlayarak, sırtlayarak akıyorlar. Anladığım kadarıyla, Sterne cümle kurmayı seviyor – bazen neredeyse bitirmeyi istemeyecek kadar! Sonuna geldiğini düşündüğünüz bir cümle, bir tireyle yeni bir yola sapıyor ve okura asıl anlatılan şeyi unutturmak için yazarın bir parantez açması yetiyor. Buralarda bir sorun yok tabii ki. Hatta bana sorarsanız, tek başına “cümle kurmayı sevmek” bile yazmak için, yazar olmayı istemek için yeterince iyi bir sebeptir!

Bu bakımdan kitabın konusunun konu dışına çıkmak olduğunu söyleyenlere hak vermek gerektiğini düşünüyorum. Siz, Beyefendinin hayatını ve görüşlerini öğrenmek için buradasınız ama işte o hayat bir türlü başlamıyor! Daha doğumun gerçekleşmesi bile için birkaç yüz sayfa beklemeniz gerekiyor. İşin özü, Laurence Sterne anlatmak için, keyif vermek için yazıyor. Ders vermek, mesaj vermek gibi dertleri yok. Bunu şöyle anlatmış kitapta:

Yazı gerektiği gibi yazıldığında (yani benim yazdığım gibi) karşılıklı söyleşiden başka bir şey değildir. Nasıl, dostlarınızla birlikteyken hep siz konuşmazsanız,- iyi aileden, edepli bir yazar da hep kendi düşüncelerini öne sürmez. Okurun idrakine gösterebileceğimiz en gerçek saygı, bunu dostça ortadan ikiye bölmek ve ona da, sırası geldiğinde, kendi hayal edebileceği şeyleri bırakmaktır.

Açıkçası, ve aslında çok da tuhaf olmayan bir şekilde, kitabın atlayarak okuduğum yerleriyle ilgili yazarına karşı bir sorumluluk hissetmiyorum da çevirmenine karşı bir suçluluk hissi duymaktan kendimi alamıyorum. Elimdeki kitap YKY baskısı ve çevirmeni Nuran Yavuz. Ben de hayatını dille ilgili bir meslekten kazanan biriyim, zaman zaman çeviriyle de uğraşıyorum ve bu işin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Nuran Hanım’ın çevirisi çok akıcı ve yazarın mizahi çizgisini başarılı bir şekilde yansıtmış. Ama işte o istihkamla ilgili birkaç sayfayı ya da vicdanla ilgili o uzun vaazı çok sağlıklı bir şekilde okumam pek mümkün olmadı. Gene de çevirmenimizin içi (ve ruhu tabii ki, çünkü bu yazıyı hazırlarken öğrendiğime göre Nuran Yavuz 2014’te aramızdan ayrılmış) rahat olsun: Yaklaşık yirmi sayfa süren, “Yüce Strasburg şehrini ayağa kaldıran burun” ile ilgili kısmı büyük bir dikkat ve keyifle okudum. Aynı şekilde, Fransa Kralı Francis’in ÇEŞİTLİ İŞLER BAKANIYLA İsviçre ile ilişkiler konusunda yaptığı konuşma, belirgin punch line’lar taşımadığı halde, bana oldukça komik geldi. Yazarın çaktırmadan dalga geçen tonunu sevdim ve romanın bazı yerlerinde kahkaha atmaktan da kendimi alamadım. Dahası, kitaptaki kimi şakalar, kelime oyunları ve metaforlar (gizli geçit, mesela – ama bunun ne olduğunu bulmayı siz okuyuculara bırakıyorum!) gün içinde aklımda geldikçe beni gülümsetmeye devam etmiştir. Ve bu kısımları okurken, kendi kendime, Oğuz Atay da bu kitabı okumuş ve çok sevmiş olmalı, demişimdir.

Bir kitabı atlayarak okumak matah bir şey değil, tavsiye edecek de değilim. Yazara karşı henüz duymadığımı söylediğim olası bir suçluluk hissini de, kendime, etrafta okunacak ve yeniden okunacak onlarca metin olduğunu hatırlatarak bastırabileceğimi düşünüyorum. Bunun yanında, zaman zaman bu yönteme başvuran okurların öyle EGZOTİK KUŞLAR kategorisinde olmadığını da biliyorum. Sayıları zannettiğimizden daha çok. Üstelik, bizzat Laurence Sterne bazen bunda bir sakınca olmadığını belirtir gibidir. Tristran, babasının bir kitaba olan yaklaşımını şöyle anlatır bize:

İlk otuz sayfa, dedi babam, kitabın sayfalarını karıştırarak,– biraz yavandır; üstelik konuyla ilgili de değiller, -şimdilik onları atlıyorum,- önsöze giriş gibi bir şey, ya da girişe önsöz olarak yazılmış (nasıl adlandıracağımı bilemiyorum); siyasal ve sivil yönetim, kadınla erkeğin insan türünü sürdürmek amacıyla birleşmeleri üzerine temellendiriliyor- duygusallığı araya karıştırmadan anlayabildiğim kadarıyla böyle.-  Çok doğal, dedi Yorick.

Konu dışına çıkmayı ben de severim. (Kitaplarımda, demek isterdim ama diyemem, çünkü henüz yoklar – ya da, şöyle söylenebilir: Onları uyumaya bıraktığım klasörlerin içinde ileri görüşlü ve kıymet bilir bir yayıncıyı bekliyorlar!) Ben daha ziyade girdiğim derslerde başvuruyorum bu yola. Sınıfta bir şey anlatırken, bu anlattığım şeyin ya da onunla ilgili gelen bir sorunun çağrıştırdığı başka bir şeyle dersi sürüklemek ya da anlatıyı başka bir yöne akıtmak hoşuma gider. O sırada yine İŞE YARAR BİR ŞEY anlatıyorumdur ama altını öyle belirgin bir biçimde çizmeme gerek yoktur. Yıllar içinde, asıl mevzudan hafifçe uzaklaşmanın öğrenciyi derse çağıran bir şey olduğunu fark ettim. İngilizce dersini diğer derslerinden ayıran biraz da budur. Konu çeşitliliği, hayatın içinden olmak, kişisel hikayelere dokunmak gibi olanaklar açısından branşımız inanılmaz verimlidir. Mesela, tahtaya Aşık Veysel’in çocukluğu üzerine bir cümle yazmışsınızdır ama az sonra kendinizi arkadaşlık üzerine, iyi bir arkadaşın özellikleri üzerine ya da, ne bileyim, yüzmenin faydaları hakkında konuşurken bulmanız hiç de şaşırtıcı değildir. Tabii konuşmaya hevesli, laflamayı seven bir sınıfınız varsa.

Daha genel planda, İngilizce dersinde daha geniş zaman isteyen mevzulara da girilebilir. Mesela, bir speaking kuşağında, Youtube’daki bıktırıcı reklamlar üzerine atıp tutmak da mümkündür (malum, televizyon YENİ NESLİN SEÇİMİ değil, TV ya çok az yer kaplıyor hayatlarında, ya da hiç kaplamıyor – bir öğrencim bir defasında I only watch what my grandmother watches, demişti.) Türkiye’deki spor kültürü ve eğitimi konusunda ahkam kesmek de. Bunun dışında beyin göçü, kadın erkek eşitliği, video oyunları / şiddet ilişkisi gibi konular sınıfta her zaman işler. Okullarda üniforma uygulaması, dindar nesil yetiştirme projesi, ülkemiz insanının okuma alışkanlıkları, Türk komedi filmlerinin (ve tabii bu yenilerde Türkçe Rap’in) yükselişi, bir çobanın oyu… gibi meseleler de derslerde sıklıkla çekiştirdiğimiz mevzulardandır. Takdir edersiniz ki, bu başlıklar İngiltere’den ya da Amerika’dan gönderilen kitaplarda pek bulunmaz. Mesela, 2020 ilk ayları itibariyle öğrencilerden en çok reaksiyon alan, onları en çok uyaran konular olarak Suriyeliler meselesi (Student A: We are not killers! Student B: We are not baby-sitters, either!) ve, maalesef demeliyim, Femicides in Turkey öne çıkıyor. (Dahi çocuk Atakan olayı ise, beklenildiği gibi, birkaç günde düştü gündemden.)

(VİRÜSLE GELEN EDİT: Tam ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk ve “her kafadan bir ses çıkıyor” ortamında yolumuzu çizmeye çalışıyorduk ki okullar tatil edildi… Artık dönünce. Kısmetse…)

11

Fakat dediğim gibi, tüm bunlar konuşma hevesi -ve becerisi- olan, atak bir öğrenci grubuyla mümkündür, yoksa “do you think…?” girizgahını duyunca gözlerini yere çevirenlerin çoğunluğu oluşturduğu bir sınıfsa elinizdeki, BU İŞ ZOR YONCA, demekten başka çareniz yoktur.

Yine sezgilerime göre, öğrenciler de hocaların ara dere konu dışına çıkmasını severler. Aslında şu ÖĞRENCİ MİLLETİNE hiç ders anlatılmasa daha iyi olur! Okula gelmek ama mümkünse ders falan yapmamak nedense onlar için çok cazip bir seçenektir. Karlı bir sabah bin bir zahmetle sınıfa ulaştıktan sonra, hava koşullarında dolayı okulların tatil olduğunu öğrenen öğrencilerin koridorlarda attıkları çığlıklar, alkışlar ve sevinç nidaları hayatımda tanık olduğum en büyük paradokslardan biridir!

Neyse, konuya dönecek olursak (konu, evet ama hangisine?), Tristram Shandy, Selahattin Özpalabıyıklar’ın 1999 yılında Virgül dergisi için yazdığı yazıda söylediği gibi “hem modern hem post-modern bir roman” olması bakımından dünya edebiyatında özgün bir yerde duruyor. Ben de Orhan Pamuk’un önsözünü ilk okuyuşumdan (Öteki Renkler) yirmi yıl sonra kitabın kendisine duyduğum merakı (bazı kısımları atlayarak okuma yoluna gitmiş de olsam) böylece tatmin etmiş oluyorum. Ama Shandy’gillerin hikayesine başlayıp da onu bitiremeyen okurları da anlayışla karşılarım. Sonuçta, ortasında bir yerlerde kitabı ben de bir kenara bırakabilirdim. Bunu yaparak onu “yarım bıraktığım kitaplar” galerisine koyabilirdim. Hoş, bu yazı yine yazılırdı. Ama o zaman da adı, ne bileyim, “Bitiremediğimiz Kitaplar Hakkında Nasıl Yazı Yazarız?” gibi bir şey olurdu!

Mesut Barış Övün