5.Mart.20

Kaybolmaya yazgılı, hani neredeyse kaybolmak [ya da kaybedilmek] için var olan eşyalar vardır. Ne bileyim, paltonuzu ya da mayonuzu ya da sırt çantanızı kolay kolay kaybetmezsiniz. Bir yerlerde unutup gitmezsiniz öylece. Çakmak, şemsiye, tespih… İşte bunlar, doğaları gereği semt-i meçhule gitmeye meyyal olan eşyalardır.

Zeytin çekirdeğinden tespihimi kaybettim.

6.Mart.20

Size bahar aylarında keyfini çıkarabileceğiniz bir gezi güzergahı sunayım sevgili okur. Bir “şairler parkı üçgeni” gezisi olacak bu. Önce Ahmet Haşim Caddesi’ndeki Metin Altıok Parkı’na uğrarsınız. Parkı solunuzda bırakıp Sokullu Caddesi’ne doğru, o kısa ve fakat dik yokuşu tırmanır tırmanmaz sola döndüğünüzde, hemen ikinci apartmanın girişinde bir levhayla karşılaşacaksınız: “Şair Metin Altıok bu evde yaşadı”

Sokullu Caddesine çıkınca camiden sola dönün, iki dakika sonra solunuzda Ekol Pastanesini göreceksiniz. Orada bir limonata [mevsime göre salep] ve sigara molası verin, soluklanın. Sonra Çetin Emeç üzerinden aşağı vurun. Yan yana iki benzinliğin bitiminden sağa dönüp Hoşdere Caddesine çıkar gibi yapın. Solda Pablo Neruda Parkı’nı göreceksiniz.

12

Orada biraz soluklandıktan sonra Meclis’e doğru yürüyün. Meclis duvarını uzaktan görür görmez bir bakacaksınız ki solunuzda Cemal Süreya parkı! Burada da bir şiir molası verdikten sonra hakkınız artık. Cemal Süreya heykeline sırtınızı verin, işte tam karşınızda duruyor: Yolluk Park 17 meyhanesi.

7

Yoruldunuz, hak ettiniz, keyfini çıkarın…

13.Mart.20

Unutmuşum, bir arkadaşım hatırlattı geçenlerde, kaç sene evvel bir liste hazırlamışım: Öykülerden uyarlanan filmler. Elbette eksikli, çok eksikli bir liste ama belki iz sürmek isteyen olur diye tekrar edelim:

  1. Susuz Yaz (Necati Cumalı) – Aynı isimle (Metin Erksan ve David E. Durston)
  2. Ay Büyürken Uyuyamam (Necati Cumalı) – Aynı isimle (Şerif Gören)
  3. Ay Büyürken Uyuyamam kitabındaki beş öykü (Necati Cumalı) – Adı Vasfiye (Atıf Yılmaz)
  4. Yüzücü (John Cheever) – The Swimmer (Bizde “Aşıklar” adıyla – Frank Perry)
  5. Barış Bıçakçı’nın Aramızdaki En Kısa Mesafe kitabındaki Meltem Sakızı adlı öykü – Seyfi Teoman’ın Tatil Kitabı filminde kullanılmıştır.
  6. Ayran (Sabahattin Ali) – Kar Beyaz (Selim Güneş)
  7. Milan Kundera’nın Gülünesi Aşklar kitabında yer alan Otostop adlı öykü – Selim Evci’nin İki Çizgi filminde kullanılmıştır.
  8. Cervantes’in Don Kişot’unda yer alan “Münasebetsiz Meraklı” adlı öykü/macera – Ulaş İnanç’ın ödüllü ve bol tartışmalı Türev filmine ilham kaynağı olmuştur. Bir nevi uyarlamadır.
  9. Cemil Kavukçu’nun Nolya adlı öyküsü, M. Cem Öztüfekçi tarafından aynı isimle kısa film olarak çekilmiş, birçok festivalde gösterilmiş ve ödül kazanmıştır.
  10. Kapı (Aysun Kara) – Aynı isimle (Kubilay Pekşen)
  11. Robert Altman, Andrew Kotatko ve Ray Lawrence, Raymond Carver’in öykülerinden oluşturdukları senaryolarla birer film çekmişlerdir. Robert Altman’ınkinin adı “Sosyeteden İnsan Manzaraları” (Short Cuts). Yönetmene 1994 yılında En İyi Yönetmen Oscar adaylığı getirmiş bu film. Ayrıca tüm oyuncu ekibiyle Altın Küre ve Venedik’te Altın Aslan kazanmış.
  12. NBC’nin Bir Zamanlar Anadolu’sunda Çehov’un “Sorgu Yargıcı” adlı öyküsü kullanılmıştır.
  13. Roşomon (Kurosawa), Akutagawa’nın Roshomon ve Korulukta adlı iki hikâyesinden uyarlanmadır.
  14. Stephen King’in “Nightmares and Dreamscapes” kitabındaki öyküden uyarlama kısa animasyon film: Battleground Toy Soldiers.
  15. Lee Chang-dong’un filmi “Şüphe” (Burning), Haruki Murakami’nin öyküsü “Barn Burning”ten (Ahır Yakmak) uyarlamadır.

14.Mart.20

YKY’den çıkan AraName diye bir kitap var. Hulki Aktunç ve eşi Semra Aktunç’un Ara Güler’le [ve eşi Suna Güler’le] yirmi yılı aşkın dostluklarının mahsulü bu kitap. Kitabın ilk bölümünde Hulki ve Semra Aktunç çifti, Ara Güler hakkında konuşuyorlar. Anılar da var elbet.

Hulki ve Semra Aktunç çifti, Ara Güler’le 12 Ocak 1992’de, Salâh ve Jale Birsel çiftinin Suadiye’deki evinde tanışıyorlar. Dostluklarının miladı o gece. “Ruh akrabası imişiz meğer” diyor Semra Hanım.

Hulki Aktunç’un Reklamcılar Derneği’nde Başkan olduğu yıllardan birinde, 1998-99 olsa gerek, çünkü Hulki Aktunç’un bu görevi nedeniyle aşağıda açacağım olaylı geziye katılamadığını anlıyoruz.

Semra Aktunç ile Ara ve Suna Güler bir geziye çıkıyorlar. Aydın/Karacasu’da bulunan Afrodisias’ta nihayet bulan bir gezi bu.

Hulki ve Semra Aktunç’un konuşmasından ilgili bölümü aktarıyorum:

Semra: Yıllar önce çok eski bir berber dükkânı görmüş Ara, Bergama’da. Aynalar, araç-gereç nerdeyse yüz yıllık. Durur mu, hızla çekmeye başlamış fotoğraflarını hepsinin. Az ilerde de bir başka berber dükkânı var. Modern, temiz, yepyeni. Dükkân sahibi Almanya’dan yeni gelmiş, modern dükkânıyla gurur duymakta. Fena bozulmuş Ara’ya, “Niye çekiyorsun memleketin eski şeylerini, benimkini çeksene!” demiş.

Hulki: Eee, kavga mı çıkmış sonra?

Semra: Ara küfretmiş adama, adam usturasını kaptığı gibi kovalamaya başlamış Ara’yı. Bergamalılar usturalı kovalamacayı izlemekte, neyse ki modern berber çabuk yorulup yığılmış yere. Ara da nefes nefese. Dinlenip tekrar hırlaşmışlar, bu kez araya giren birileri fotoğraftan, Ara Güler’den söz etmişler berbere, lâkin ikna olmamış adam. Ara işini bitirip hızlıca uzaklaşmış Bergama’dan.

Kimdir bu usturayla koskoca Ara Güler’i kovalayan koca Bergamalı? Acaba kimdir?

Hamiş: Konuşmanın bağlamından seyahatin yılını çıkardık sayılır ve fakat Semra Hanım, aslında çok eski bir olaydan bahseder gibi aktarıyor bu anıyı. Muhtemelen Ara Güler’in bir serendipity ile Afrodisyas’ı keşfettiği 1950’lilerin sonlarında yaşanmış olmalı bu berber hadisesi. Nedir, emin değilim. Ara Güler’i kovalayan berberi bulmak lazım!

15.Mart.20

Tampopo Hakkında

Öncelikle sakin olun, konunun popoyla bir ilgisi yok. Yani doğrudan yok. Bir filmden açacağım, Tampopo’dan. İngilizcede “karahindiba” manasına geliyor Tampopo. 1985 yapımı bir komedi filmi. Komedi ama komedi derken aklınıza yerli komedi filmleri gelmesin. Gerçekten komedi. Tampopo’nun ince bir mizahı ve ironisi var. Yemek, mizah, müzik ve erotizm…

Aslında Tom Robbins’in alıntısı dışında bir şey yazmayacaktım ama o yumurta sahnesi, karides sahnesi, pirinçli omlet sahnesi… Ya o dişçi sahnesi!

Geleneksel bir Japon yemeği olan Rāmen’den açmama ise hiç mi hiç gerek yok, zaten filmi izleyince tüm inceliklerini öğreneceksiniz.

tampopo (1)

Filmin yönetmeni Juzo Itami. Senaryolarını da kendisinin yazdığı on film yönetmiş. Tartışmalı bir ölümü olmuş [intihar mı cinayet mi?]. Japon yazar Kenzaburo Oe’nin kayınbiraderiymiş ve hatta yazarın The Changeling adlı romanında ikisinin dostluklarına dair izler varmış. Vesair vesair. Ve fakat tüm bunların filmle hiçbir alakası yok.

Tom Robbins mayoneze övgüler düzdüğü [mayonezi sevmeyen nesle aşina değiliz] ve Geriye Uçan Yaban Ördekleri kitabında yer alan “Öğle Yemeği Bizi Ayırana Dek” adlı denemesinde şöyle söylemiş Tampopo için, ne güzel söylemiş:

“Yazar açısından baktığınızda, seks hakkında yazmak riskli bir iştir. Çünkü gerçekten hakkını vererek yazarsanız, başka deyişle seksi, zihinde canlandıracak kadar iyi anlatırsanız, okuyucunuz kitabı bir kenara bırakıp sevişmeye gider. Yemek hakkında yazmak da aynı nedenle tehlikelidir, elbette aradaki fark okurlarınızı yatağa değil sofraya gönderiyor olmanızdır.

Sinemadan çıkıp gitmek romanı bir kenara bırakmaktan daha büyük bir azim gerektirdiğinden, film yapımcıları insanın direnemeyeceği o iştah durumlarına karşı epeyce bağışıklık sahibidir. Gerçi bazı filmlerin sonradan ortaya çıkan etkileri de hayli ilginçtir. Örneğin ‘Tampopo’, bu konuda, şimdiye kadar yapılmış en tartışmalı filmlerden biridir. Filmi izleyen çiftlerin en az yüzde doksanı şunlardan hangisini önce yapacakları konusunda ikileme düşmüşlerdi: Yemek mi sevişmek mi?”

***

Tom Robbins, okuduysanız muhakkak bileceksiniz, kontrolsüz hayal gücüne, kıpır kıpır bir üsluba ve müthiş yaratıcılığa sahip bir yazardır. Türkçeye çevrilmeyen kitabı yok sanırım. Ülkemizde en çok Parfümün Dansı’yla biliniyor. Benim favorilerim ise bir zamanlar Camel içmeme sebep olan Ağaçkakan ve vaktim olsa bir kez daha okumaktan imtina etmeyeceğim Dur Bir Mola Ver romanları.

B, Bira’nın kapağında “çocuklar için bir yetişkin kitabı” ve “yetişkinler için bir çocuk kitabı” yazıyor. Yalan değil. “B, Bira”nın omurgası; altı yaşındaki, meraklı ve sevimli Gracie; onun pek ortalarda görünmeyen avukat babası Bay Perkel; bezgin ve yorgun [ama Kilise hocasına müthiş çıkışıyla gönlümüze taht kuran] annesi Bayan Perkel ve Moe amcası üzerinden yürüyor. Tom Robbins kapaktaki iki tanımlamaya uygun şekilde yazmış kitabı. Çocuklar için biraz fazla bir kitap ama klasik Tom Robbins zıpırlıkları yumuşatılmış. Yetişkinler için de bir küçük Tom Robbins romanı olarak görülebilir.

Tom Robbins alıştığımız anarşizan ve İsa öncesi hayatı güzelleyen düşüncelerini [elbette sızıntı halinde, yumuşatılmış ve eser miktarda] genellikle Moe amca karakteriyle vermiş. Sözgelimi yeğeni Gracie’ye şöyle diyor Moe amca: “Alışveriş merkezine her gidişinde, ruhundan bir parça yitirirsin içinde.”

Ya da yukarıda bahsettiğim, Gracie’nin annesi Bayan Perkel’in kilise öğretmenine verdiği ayarda olduğu gibi… Gracie’yi kilisede biradan bahsedip durduğu için yağmurda ve soğukta bırakarak cezalandıran kilise öğretmenine şöyle çıkışır annesi:

“İncil’deki köylüler tarafından tüketilen şarap miktarını düşünürsek, buna İsa’nın ve havarilerinin defalarca ve kutsal olan veya olmayan nedenlerle katıldığını da dikkate alırsak, Son Akşam Yemeği’ndeki kadehlerin büyüklüğünü düşünür ve Kurtarıcı’mızın bir seferinde sıradan içme suyunu kendi istediği alkollü bir içeceğe mucizevi bir şekilde dönüştürdüğünü hatırlarsak Yüce Tanrı’nın beş yaşındaki küçücük bir çocuğu sırf bira gibi, bunlardan çok daha hafif bir içecekten söz ettiği için buz gibi soğuğa terk edeceğini hiç sanmam. Küçük çocukların mağdur edilmemelerinin emredildiği bölümü unuttunuz mu? Reenkarnasyona gelince, ben şahsen buna katılmıyorum; ama dürüst ve akıllı milyonlarca insan inanıyor ve bu insanların yanılıyor olması için dua edin, Bayan Erdemli. Çünkü eğer yanılmıyorlarsa, emin olun, siz yeniden dünyaya geldiğinizde o kahrolası koca okyanusta ağzı kötü mü kötü kokan, sert kabuklu ve yan yan giden bir dişi yengeç olacaksınız.”

Reenkarnasyon varsa, ben bir dahakine aksolotl ya da tosbağa olmak isterdim. Ya da bira kurdu mu olsam acaba?

16.Mart.20

Ayıptır söylemesi, Jose Saramago’yla içmişliğim vardır. [Bkz: Geçen Sene Doğanlar]

Saramago’nun son romanlarından biri olan Filin Yolculuğu şu ithafla başlıyor: “Ölmeme izin vermeyen Pilar’a”.

Öğreniyoruz ki Pilar, Jose Saramago’nun ölmemesine izin vermekle kalmamış, onu blog yazmaya da teşvik etmiş. Blog yazılarından derlenen kitabı Not Defterimden işte böyle ortaya çıkmış. Kitapta 2008 yılının Eylül ayından 2009’un Mart ayına kadar yazdığı blog yazıları var Saramago’nun.

Büyük yazarların kurgunun içine gizlenme gereği duymaksızın doğrudan okurlarına hitap etmesi, hele sevdiğiniz bir büyük yazarsa bu, kaçırılmayacak fırsat. Onunla sohbet etmiş gibi oluyorsunuz. Benim için beraber içtiğimiz o gecenin devamı gibi olmuştu bu yazıları okumak.

“Sorun Olarak Tanrı” başlıklı yazısında [17 Ekim 2008], söz gelimi, şöyle diyor Saramago:

“Neden ve ne için olduğunu bilmeden buraya yerleştirilmiş olan bizler, her şeyi icat etmek zorunda kaldık. Tanrı’yı da icat ettik, ama Tanrı kafalarımızdan dışarı çıkmadı, içerde kaldı, kimi kez yaşam etmeni olarak ama nerdeyse her zaman ölüm vasıtası olarak. (…) Bu Tanrı’yı kafalarımızdan söküp atamayız, ateistler bile bunu yapamaz. Ama en azından, bunu tartışalım. Tanrı adına öldürmek Tanrı’yı katil yapmaktır, demek bir yere götürmüyor. Tanrı adına öldürülenler için Tanrı yalnızca bağışlayan bir hâkim değil, onlarının kafalarının içinde önce adam yakmalar için kütükleri toplamış olan, şimdi de bombayı hazırlayıp koyan güçlü Baba. Bu icadı tartışalım, bu sorunu çözelim, en azından (sorunun) var olduğunu kabul edelim. Hepimiz çıldırmadan önce.”

Ve bu sözleri, İsa’ya Göre İncil’i ve Kabil’i okumuş olan bizler için hiç sürpriz olmuyor elbette.

no-nos-abandones-bizi-terk-etme-listelist

Saramago’nun yalnızca dinlerle ilgili düşünceleri yok bu blog yazılarında; Obama’dan, Borges’ten, Pilar’dan, Pessoa’dan, Tavares’ten ve Subcomandante Marcos’tan da bahsediyor. Gazze’den, Filistin’den ve İsrail’den de:

“İsrail, Yehova’nın Deuteronomi’deki korkunç sözlerini benimsedi: İntikam benimdir ve onlara hak ettiklerini vereceğim. [Yasanın Tekrarı kitabından 32:35 kastediliyor: “Öç benimdir, karşılığını ben vereceğim,” – Onur Çalı] İsrail, Holokost’un dehşetinden dolayı kendimizi suçlu hissetmemizi istiyor, hepimizin, doğrudan ya da dolaylı olarak; İsrail’i en temel eleştirel adaletten feragat ettirmemizi ve onun arzusunun uysal bir yankısına dönüşmemizi istiyor, İsrail onlar için “de facto” bir egzersiz olan şeyi “de jure” tanımamızı istiyor: cezadan mutlak muafiyet. Yahudilerin bakış açısından, İsrail, Auschwitz’de işkence gördüğü, gaz odalarına konduğu ve yakıldığı için asla mahkeme edilemeyecek. Acaba Nazi toplama kampında ölen Yahudiler, o kıyımlarda katledilenler, o gettolarda çürüyenler, diye soruyorum kendime, o bahtsız devasa kalabalık zürriyetlerinin işlediği rezil eylemlerden utanmazlar mı acaba? O kadar acı çekmiş olmak başkalarına acı vermemek için en iyi neden olamaz mı, diye soruyorum kendime.” (Davut’un Taşlarından Goliath’ın Tanklarına, 8 Ocak 2009)

Sorular sormak iyidir. Kolayca yanıtlanamayacak olsalar bile. Saramago da en çok bunu yapıyor not defterinde, zor sorular soruyor.

Onur Çalı