“…ölümlülükten kaçmak, Tanrı’yla yüzleşmek, hatta onun yerine kendimizin mükemmel örneğini koymaktı arzumuz… kendimizin daha gelişmiş, daha çağdaş bir biçimini oluşturmak, böyle bir şey yaratmanın sevinci ve ustalığımızın verdiği heyecanla kendimizden geçmek istiyorduk. Yirminci yüzyılın sonu yaklaşırken nihayet oldu, çok eski bir rüyanın gerçekleşmesine doğru ilk adım atıldı, kendimize vereceğimiz uzun ders başladı.”

Çağdaş İngiliz edebiyatının bol ödüllü yazarı Ian McEwan’ın 2018 yılında yayınlanan son romanı Benim Gibi Makineler’de anlatıcı böyle başlıyor. Tanrı’nın yerine göz diken mükemmel insanı, kendimizin daha gelişmiş bir örneğini yaratma arzusu… Haliyle insan biraz tedirgin oluyor. Bu arzunun edebiyattaki ilk çarpıcı örneğini Frankenstein romanında görmüştük sanırım. 19. yüzyılın başlarındaki bilimsel-teknik devrimler çağında, Mary Shelley’in romanında ölümsüzlüğü arayan Dr. Frankenstein da kendinden daha güçlü bir insan yaratmıştı, sonu malum. Ama McEwan’ı daha önce okumuş olanlar bilir, onu okurken huzursuz olmaya hazır olmalı insan.

Romanda yapay zekalı ilk sentetik insanlar (on iki Adem, on üç Havva) 1982 yılında Londra’da piyasaya sürülüyor ve Charlie yüklü bir para ödeyerek, esmer, yakışıklı, “Boğaziçi’nden gelen bir tersane işçisine” benzeyen Adem’i satın alıyor. Soluk alıp verişi, teninin sıcaklığı, yüz ifadeleri ve diğer davranışları ile Adem’i başkalarından ayırt etmek mümkün değildir. Düşünen, bizden daha hızlı öğrenen ve her haliyle insan suretindeki robotlar artık aramıza katılıyor ama böylece “kendimize vereceğimiz uzun ders” de başlıyordu.

Romanda aynı zamanda anlatıcı olan Charlie, kız arkadaşı Miranda ve Adem arasında, rekabet, kıskançlık, aldatma hallerinin yaşandığı bir aşk üçgeni kurulur. Çok klasik olan bu şemayı sıra dışı kılan, üçgenin bir ayağının yapay insan oluşudur. İnsanı aşan yetenekleri ve uzlaşmaz ahlaki tutumları ile Adem’in varlığı normal insanların zayıflıklarına, çelişkilerine ayna tutar. Bir yandan insan tabiatı üzerine, öte yandan makine-insan, özgür irade ve bilinç üzerine ahlaki, felsefi hatta hukuki tartışmalara kapı açar. Çığ gibi gelen yeni teknolojilerin insanlığın önüne koyduğu gerçeklik karşısında cevabı bir çırpıda verilemeyecek sorular ve sorunlarla karşılaşırız. Nitelikli bir romandan beklenecek insan tabiatının çelişkilerle dolu karmaşıklığının derinlikli bir anlatımı, özgür iradesi ile davranan yapay bir insanın da varlığı ile hem daha katmanlı hem de son derece güncel insanlık hallerinin anlatımına zemin hazırlar.

frankenstein-200-jahre-bayerische-kreatur-102__v-img__16__9__xl_-d31c35f8186ebeb80b0cd843a7c267a0e0c81647

Frankenstein’dan söz etmiştim. Aydınlanma ve sanayi devrimi ile birlikte doğa bilimlerindeki gelişmeler hız kazanınca “kontrolden çıkmış bilim ve teknolojinin” insanlık için felaketlere yol açacağı endişesi de insan zihnini meşgul etmeye başlamıştı. Daha önce Tanrı’nın yönettiği evrene artık insan bilimle, felsefe ile müdahale ediyordu. Endişenin önemli bir kaynağı buradaydı. Mary Shelley’in Frankenstein romanı bunun edebiyata yansımasının ilk örneklerinden. Romanın yazıldığı tarihlerde (1817), bilim ve teknikteki buluşlar o dönem için büyük bir devrim niteliğindeydi. Bugünkü teknolojik gelişmelerin bizde yarattığına benzer duyguları yaşıyordu insanlar. Tıp alanındaki gelişmelerle, ölüm döşeğindeki umutsuz hastalar hayata döndürülebiliyordu. 1791 yılında Luigi Galvani, İtalya’da bakır ve çinko iki elektrotla ürettiği ve “hayvan elektriği” adını verdiği bir akımla ölü bir kurbağanın bacaklarını hareket ettirmiş, bir bakıma kısa süreliğine “canlandırmıştı”. Mary Shelley’in romanında da Dr. Frankenstein, ölümsüzlüğü ararken ölü insan parçalarından “imal ettiği” yaratığına galvanik elektrik akımıyla can veriyordu. Ne var, Dr. Frankenstein, tabiatın verdiğinden daha fazlasına talip olmuş, lanetli bir alana el atmıştı. Kendi elleriyle vücut verdiği yaratık sonunda kontrol edilemeyen bir canavara dönüşüyordu.

Isaac Asimov da, 1940’larda yazdığı hikâyelerinde, insanlara zarar vermesinler diye “üç robot kanunu” dediği ilkeleri henüz imalat aşamasındayken robotların “fabrika ayarları” içine yerleştiriyordu. Gene de robotların bazen kontrolden çıktıkları oluyor veya iyi robotların yanlış yoldaki robotlarla insanların yanında savaşmaları gerekiyordu.

c9d8933e-0c89-48b6-b0fd-51a4ddd400dd

Benim Gibi Makineler’in ana teması da bu: Yapay zekâlı sentetik insan zaman içinde özgür bir birey gibi davranmaya başlarsa ne olur? Ama McEwan’ın konuya bakışında önemli bir fark var. O, robotların yön değiştirip insanlara zarar vermesini değil, tam tersine insanların tasarladıkları bu “mükemmel” insana uyum sağlayıp sağlayamayacaklarını sorun ediyor.

Nitekim kitabın iç kapağında romanın adı “Benim Gibi Makineler Ve Sizin Gibi İnsanlar” olarak verilmiş. Hemen ardından gelen epigraf da ana temaya vurgu yapıyor:

“Ama hatırlayın lütfen, hangi Yasaya bağlı yaşadığımızı,
Bir yalanı kavrayacak şekilde yaratılmadık biz…”
(Rudyard Kipling, “Makinelerin Sırrı”)

Yalan söylemeyi bilmeyen, sıradan insanlardan daha yüksek ahlaki değerlerde ısrar eden bir robot karşısında kendi çelişkili tabiatımızı görmeye hazır mıyız? Buna karşılık çıkar ilişkileri ile kirlenmiş bir dünyada hiçbir kire bulaşmadan, “hiç” yalan söylemeden -robot gibi- doğru bir hayat yaşanabilir mi?

Teknik olarak yapay zekânın bugün ulaştığı düzeyde insan davranışlarını taklit edebilen, yapay sinir ağları ile pek çok şeyi insandan çok daha hızlı yapabilen robotlar üretilebiliyor. Ama bu robotların bir benliği ya da bilinci olması, yaptıkları ettikleri ile ilgili öznel deneyimler yaşaması şimdilik bilim kurgu alanının konusu. Örneğin eli kapıya sıkışınca, insanı taklit edecek davranışlarla yüzünü buruşturup “off elim!” diye bağırabilir bir robot ama gerçekten canı yanar mı? Konunun uzmanı bazı bilim insanları bunun yakın gelecekte mümkün olacağını söylüyor. Yani insanlık uzak olmayan bir gelecekte Adem’le karşılaşabilir.

Adem: “Sana söz veriyorum, bir daha Miranda ile sevişmeyeceğim.”

Tam arkamı dönerken, “Ama…” dedi.

“Ama ne?”

“Duygularıma engel olamam. Duygularıma izin vermelisin.”

Bir an düşündüm. “Sen gerçekten bir şey hissediyor musun?”

“Bu soru benim için-“

“Yanıtla.”

“Her şeyi derinden hissediyorum. Söyleyebileceğimden daha fazla.”

“Kanıtlaması zor” dedim.

“Gerçekten öyle. Çok eski bir sorun bu.” (Benim Gibi Makineler, s. 101, 102)

***

Adem: “…Yemin ederim ki sana verdiğim sözü tutacağım, ama onu sevmemek elimde değil. Vazgeçmek istemiyorum. Schopenhauer’in hür irade hakkında söylediği gibi, neyi arzularsan onu seçebilirsin, ama arzularını seçmekte özgür değilsindir.” (Benim Gibi Makineler, s. 104)

Benim Gibi Makineler romanı 1982 yılında, Falkland Savaşı’nın çıktığı günlerde başlıyor. Yaşı yetenler hatırlayacaktır, 1982 yılında Arjantin, Birleşik Krallık’a bağlı takım adaları işgal edince Falkland Savaşı diye bilinen savaş çıkmış, Arjantin yenilmişti. Borges bu anlamsız savaş için “iki kel bir tarak için dövüşüyor” demişti o zamanlar. Birleşik Krallık’ta ise zaferin etkisiyle Margaret Thatcher 1983’deki genel seçimleri ezici çoğunlukla kazanmıştı.

Romandaki tarih akışı ise farklı: Savaşı Arjantin kazanıyor, M. Thatcher ağır savaş yenilgisi nedeniyle seçimleri kaybediyor, muhalefetteki İşçi Partisi iktidara geliyor, sosyalist Tony Benn Başbakan oluyor… Yaşanmış tarihten daha başka farklılıklar da var: Hiroşima’ya atom bombası atılmamış, John Lennon öldürülmemiş, bilgisayar ve yapay zekânın babası sayılan ünlü matematikçi Alan Turing 1954 yılında intihara sürüklenmemiş, yapay zekâ konusunda çığır açan çalışmalarını hâlâ sürdürüyor.

_methode_times_prod_web_bin_77b29fec-9985-11e7-8c3c-cb45202c3d59

McEwan son yıllarda giderek artan bir ilgiyle tartışılan, geleceğin insanını ve toplumunu değiştirmeye aday olan bir konuyu özel hayattan çalışma hayatına -ekonomik, siyasal, toplumsal ve tabii felsefi boyutları ile- akla gelebilecek birçok alanda düşünmüş, çalışmış ve kurguladığı farklı bir tarihsel sahnede edebiyatın diliyle bize sunmuş.

İnsanlığın önünde bir sorun mu yoksa bir olanak mı olduğunun net cevabını vermekte zorlandığımız yüksek teknolojinin yol açtığı yeni tür işsizlik gibi önemli bir sorunla birlikte aile hayatı, göç sorunu, ırkçılık, cinsiyet eşitsizlikleri, iklim krizi, savaş çığırtkanlıkları, yükselen popülizm gibi diğer sorunlarla yoğrulan günlük hayatın geniş ufuklu bir temsilini buluyoruz romanda.

Roman bittiğinde insan düşünmeden edemiyor. McEwan’ın hayal ettiği gibi kimi insan zaafları, ideolojik, kültürel bağnazlıklar olmasaydı, Alan Turing 1954’te eşcinselliği nedeniyle (yasal bir suç sayılıyordu o yıllarda) intihar etmeye sürüklenmeseydi, John Lennon öldürülmeseydi, Hiroşima’ya atom bombası atılmasaydı… Dünya kuşkusuz daha güzel olurdu. Boş hayaller midir bunlar? Aslında son yüz yıla bile baksak, “bilimsel-teknolojik ilerlemenin kontrolden çıkması” endişesi yalnızca edebiyatta, sinemada popüler kültürün korku senaryolarını besleyen bir spekülasyon olarak kalmadı. Nükleer enerjiyi atom bombası için kullanmaktan ozon tabakasını delmeye, küresel iklim krizine, işsizliğe, açlığa, yoksulluğa kadar yerel olsun küresel olsun pek çok felaket teknoloji ile doğru orantılı olarak arttı, artıyor. Böyle olmak zorunda mıydı? Romanın düşünmeye sevk ettiği bir soru da bu.

Aydınlanma çağından beri, bilimde ve felsefedeki ilerlemelerle ayakları bu dünyaya basan insanın, aklı ile, özgür iradesi ile kendi toplumsal tarihini yaratma kapasitesi olduğu biliniyordu. McEwan yalnızca iyi bir roman yazarı değil, dünyada olan bitenlere duyarlı bir aydın olarak politik tavrını da açıkça ortaya koyan birisi. Romanda bu çerçevede bir yandan farklı siyasal iktidar ihtimallerini, sorunlara çözüm önerilerini tartışıyor, bilim ve teknolojinin toplum lehine kullanımının sonuç olarak bir siyasal iktidar meselesi olduğunu bize hatırlatıyor, tarihsel gelişimin bazen rastlantılara bazen de bilinçli tercihlere göre değişik seyredebileceğini ima ediyor. Romanda özgür iradenin yalnızca yapay zekâ bağlamında değil, biz insanlar için de ne ölçüde geçerli olduğu tartışması gene bu bakımdan önemli ve ucu açık bir tartışma. McEwan’ın romanda kurguladığı daha farklı bir tarih ve toplum belli ki boş bir temenni değil.

 Murat Gümrükçüoğlu