adsc4b1z-1

Nazlı Yıldırım: İmgenin Çocukları’ndan ilk kitabın “Huzur Bozumu Şenlikleri” çıktı. Şiirlerinde sınır koyucuları yıkan, sistemin yarattığı tabu ve kuralları dinlemeyen, kuir bir bakışın da hâkim olduğunu görürüz. Ancak arayışın hâlâ devam ediyor. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsun?

Oya Özgün Özder: Yaşadığım her vakada dış yapı da hislerimle birlikte değişime uğruyor. Mutlu olduğum, huzursuz hissettiğim, tuhaf bulduğum çeşitli zamanlarda sözcükler yavaş yavaş dilimde doğum sancıları çekiyor. Kâğıtla buluştuğu ortamda da onları cımbızlayıp kaleme emanet ediyorum. Orada; mısraların, tümcelerin ortasında duygu coğrafyasına denk düşen insanlarla paylaşana kadar devam ediyor bu süreç. Onlar da hissettiklerini başkalarına aktararak bir döngü oluşmasını sağlıyor. Aramak, onu; huzuru egemen sınıfa haiz bir haslet olmayan insanları bulana kadar sürüyor. Kuir anlayışın dayandığı noktayı da zorlayarak onu hayata nüfuz ediyor, gerçek kılıyor. Akış, B. Lee’nin savunduğu argümanla devam edecek olursak, suda hareket etmeye devam ediyor. Şekilsiz, hayat damarlarına sızan. Düşünülen kalıbı da aşarak varoluşla buluştuğu yerden.

Dizelerin çok katmanlı. İmgelerinde emek isteyen bir çağrışım var. Karşına aldığın her yıkıcı mevzuyu yeniden, olması gerektiği gibi inşa ediyorsun. Bu oldukça risklidir. Özellikle şiir disiplininde. Şiirde gerçekleştirdiğin bu riskli hâllerini biraz daha açabilir misin?

Manav tezgâhında en altta kalarak çürümeye yüz tutmuş yara bere içerisindeki mandalinanın halini hatırını sorarak başlıyor her şey. Belki de herkese sorduruyorum dizeler yoluyla. Onu anladığımız takdirde o kıvamdaki pek çok anlama dokunabileceğimizi savunuyorum. Can derdine düşen her satırın maruz kalan, maruz bırakılan taraflarını normal biçemde anlaşılamadığı ölçüde gözler önüne sermeye çalışıyorum. Yaşadığımız hayatta esasen pek çok durumu inşa edilmiş katmanlar olarak görüyorum. Yani demek istediğim girift yapılar şiirimde değil tam da yaşadığımız bu hayatın içinde. Aslında bunu açmaya çalışıyorum. Bunun yalınlığını ortaya koymaya çalışıyorum. Risk bağımlısı olan hayattaki nüveler. Huzur Bozumu Şenlikleri içindeki kelimeler değil.

Savaşını verdiğin bir hayatın var. Hayatından epey izler de görüyoruz şiirlerinde. Mücadelenin arka bahçesinde neler olup bittiğini bizlerin kulağına fısıldayarak değil sesini yükselterek gösteriyorsun. Şiir yolculuğunda verdiğin mücadeleni nasıl tanımlıyorsun?

Tekrar etmek gerekirse basitliği işaret ediyorum. Olağanüstü, algılaması zor bir hayatım yok. Pasif izlekten bakan ve her şeyden etkilenen, etkilendiğini düşünen, etkilendiği düşünülen karmaşık insanlar var ortada. Doğa, yapısı gereği herkese eşit mesafede; ancak kavramlarla, davranışlarla bunu zorlaştıran kimi insanlar. “Şşşt baksana ne kadar da farklısın” diyerek ses yükseltip huzur kaçıranlar var. Onları göstermeye çalışıyorum sadece. Peyzaj çalışmasına mahkûm prangalı ağaçlar var kent meydanında, bazen onlardan çok olduğu düşünülüp bir cellat geliyor ve kökten kesiyor. Harcayan insanları içine koyan mutfak kepçesi her daldırışında yürüyen insanların ayağının daha rahat kepçesine gelmesini ve ovalliğinde kaymasını istiyor. Bu şekilde tencerenin görüntüsünü bozan her şeyi, şefle konuşarak kaldırılmasını sağlıyor.

En çok merakla sorulanlardan biri de şudur: Şiirinin belkemiğini oluşturan etmenlerden bahsedebilir misin? Şiirini nasıl geliştiriyorsun? Var oluşuna kadar geçen süreçte beslendiğin kaynaklar nelerdir? Şiirini şiir yapan kaynakların neler olduğunu, her okurun merak ettiği ve yazmaya yeni başlayanlara da ilham olabilecek bu soruyu sormazsam olmazdı.

Dilimde sası bir tat bırakan her uyumsuzluğu bir günceymişçesine şiirime kaydediyorum. Yazı, ses, fotoğraf, video, yaşantı birbirleriyle karşılaşıyorlar, tanışıyorlar ve o satırlarda ahbap oluyorlar. Bilincin birbirine girdiği o aşamayı net bir şekilde ifade etmem mümkün değil. İz bırakanların bir karşılığı oluyor. Geliyor mısranın dalına konuyor. Ötüyor.