Yazmak, yazar olmak, ucu çocukluğa kadar gidip dayanan, hiç bitmeyen, ömür boyu çaba gerektiren bir uğraş. Yazarların yazmak ve yazar olmakla ilgili içlerinde uyanan en erken hatıradan, ilk ürünlere, yayımlanmış eserlere ve geleceğe uzanan yolculuklarını onların ağzından dinlemek, sizi de bu serüvene dahil etmek istedim. Buyurun.

Tuğba Gürbüz

1054_53218451088_4417_n

Babamdan kalan kasetler vardı evde. Tavernada Göksoy Düğünü, Seni Sevdim Çiçeğim tarzı isimleri vardı, ne acayip şeylerdi onlar. Çok küçükken evde sıkıntıdan bunaldığım zamanlarda bu kasetleri yan yana dizer, koca camekânlar yapardım, oyuncak adamlarımı dövüştürüp bunların üzerine atar, “Dıkş dın dın,” derdim. Dıkş dın dın. Bir tepik, ardından camlar kırılıyor, insanlar oradan oraya uçuyor. Bir öyküye “dıkş” olarak dipnot düştüm bunu, aslında o öykü sırf bu çocukluktan kalma efektten doğdu.

Annem bir başına iki oğlanı büyütmeye çalışıyordu, ananemin ve kendisinin emekli maaşını birleştirdiği zaman zar zor geçiniyorduk. Gazetelerin kuponlarla dağıttığı eşyalara çok şey borçluyum, Akai marka küçücük bir televizyon buzdolabının üzerinde hâlâ durur, sahilde bisiklete binerken yirmi küsur yıl önce kuponla aldığımız bisikleti kullanırım şimdi bile. O zamanlar evde kitap yoktu, abim liseye geçene kadar müzik dinlenmezdi, kültürel bir çoraklığın içinde sağ kalmaya çalışıyordum. Ben de okula başlayınca eve kitap girdi nihayet, doksanların ortalarındaki sayfadan sayfaya atlamalı, okurun kendi ilerleyişini kendi seçtiği kurmacalar. Birinin adı Hayalet Evi’ydi, bir diğeri Eyvah Küçülüyorum’du. Seriyi tamamlayamadım, içimde ukdedir. Neyse, bu kitapları evin her yerine bırakmaya başladım ki her yerde okunacak bir şeyim olsun. Tuvalete girerken atlas, odalarda farklı farklı kitaplar. Sonradan abimin de benzer bir şey yaptığını gördüm, parfümlerini bırakıyordu. Annem daha büyük eşyaları saçıyordu, hepimiz bir şeyleri dağıtıp toparlayamıyorduk. Bazı öykülerimin anlatıcısı olan Ufuk’un arayıp bulamadığı şey bu, bir sabitlik. Yaşamın nirengi noktası. Akışkanlıkta bir ada.

2018’de anneannem vefat etti, yirmi beş yılın çocukluktan hiçbir şey götürmediğini o sıra anladım. Kapalı bir aileyiz, eşimiz dostumuz, akrabamız pek yoktur, olanla da pek görüşmeyiz. Ananemi morgdan almaya abimle birlikte gittik, sonra belediyenin cenaze işleri binasına geldik. Diğer tabutların etrafı kalabalık, insanlar ağlıyorlar, birbirlerine sarılıyorlar, biz öylece dikilmiş duruyoruz. Bir iki tabutun cenaze aracına taşınmasına yardım ettik, sona kaldık. Etrafa bakıyoruz, kimse yok. Görevli imam geldi, o da bakınmaya başladı. İki üç kişiden rica ettik, tabutu taşıdılar sağ olsunlar. Camiye gidildi, oradan mezarlığa gidildi, ananemi mezara koyduk, abimle birlikte kürekleri kaptık, toprak atmaya başladık. Her şey çok ağır geldi bir an, ağlamaya başladım, bir yandan toprak atmaya devam ediyordum. Birkaç dakika robot gibiydim, kendime geldiğimde toprağı abimin üzerine attığımı fark ettim. Dıkş dın dın! Acıdan kurtulmak için birbirimizin yüzüne atsak toprağı, sonra kavga etmeye başlasak, sonra ananem elini kefenden çıkarıp, “Durun oğlum, hadi parka gidelim,” dese yirmi beş yıl önceki gibi, nasıl olurdu? Trendeki Yabancı’nın dördüncü sayısında var nasıl olacağı.

Şimdiye kadarki yaşamımın tek bir ânı bile huzurlu değildi. Genazino’nun bir metninde yaşamın yaşama zahmetine değmediği söyleniyordu, durum tam olarak bu ama madem yaşıyorum, bunlarla bir şey yapmalıyım diye düşündüm. Zaten yapıyordum, oyuncak adamlarla oynadığım zamanlardan beri aklımda dönüp duranları evirip çeviriyordum ama bir biçime kavuşturamıyordum. Yazar olup olmamayı bilemem ama biçimleri buldum, acı artık katlanılabilir seviyede. Çoğu zaman.

Utku Yıldırım