Melike Şenyüksel’in ilk öykü kitabı “Retro Öyküler”, Klaros Yayınları arasından çıktı. Kendisiyle kadın olmayı, öyküler yazmayı merkeze alarak yeni kitabının ortaya çıkış sürecini konuştuk.

Zeze Sönmez

Melike’ciğim, biraz kendinden bahseder misin? Retro Öyküler’e gelinceye kadar neler yaptın? Seni buradaki öyküleri yazmaya yönlendiren süreci bilmek isteriz.

Zeynep, aslında kendinden bahsetme hali hep biraz zor gelmiştir bana. Yazma uğraşım üzerinden çıkarsak yola, üniversite yıllarına doğru uzanırız. Kitaplarla aram hep iyiydi. O dönemler bolca şiir mesaisi de yapardık. Elimizden, dilimizden düşmeyen dizeler olurdu hep. Kişisel duruşlarımızı oluştururken yaslandığımız nice aforizma… Zaman zaman da düşünsel tartışmalarda sözümüzü parlatmak için kullanırdık onları, Kafka’dan Cioran’dan misal…

İşte o dönemlerden kalma bir haldir bendeki yazma hali; buna dünyayı bir metin olarak okuma telaşı, kendine bakar olmanın, kendini inşa etmenin bir biçimi diyebilirim. Şiire yakın olmanın bana daha katmanlı bir düşünme imkânı yarattığını,  anlatım olanaklarımı genişlettiğini de eklemeliyim. Dolayısıyla şiirsel düşünmeye yönelik bir yatkınlıkla  “kısa öykü” gibi daha konsantre metinlere yöneldim hep.

Kitabın ilk öyküsünün adı Retro. Kanser sürecinde kemoterapi alan bir kadının gözünden yazılmış. Çok dokunan, insanın içine işleyen bir öykü… Kitap da adını bu öyküden alıyor sanıyorum. Neden Retro Öyküler?

Son dönem çok karşılaştığımız bir kelime retro. Ben, geriye doğru olanı, geride kalanı ifade etmeye yönelik bir kavram olarak kullanıyorum onu; yüzü hem geçmişe bakan, hem de zamandan taşıp bugüne sızan durumlar için… Öykülerde de bu var. Biraz geçmişe özlem, biraz yerini yadırgamak halini de ekleyebilirim buna.

İlk kitabın şiirsel kısa metinlerden oluşan bir kitaptı ve 2010’da yayımlanmıştı. Arada uzun bir zaman var. Düzenli olarak üretmek gerektiğini söyleyenlerle, onlara düzenin ne olduğunu soranlar arasında sen neredesin?

Düzenin ne olduğunu soranların arasında olduğum kesin. Kime göre, neye göre… Çoklu geliş gidişlerle dolu bir otobanı, patikayla tariflemek haksızlık olur. Bu konuda sanırım daha rizomatik düşünüyorum ben. Rizom’un belirli bir güzergâhı yoktur,  kendisine hep yeni yollar bularak ilerlemeye devam eder. Özetle “Ayrılık da sevdaya dâhil” diyelim.

Öyküler çoğunlukla senin toplumsal cinsiyet çalışmalarının izini taşıyor gibi. Kadın/kadınlık sorununu işleyen çok öykün var. Öykücülüğümüzde giderek yükselen bir duyarlılık bu. Akademik bir alan olarak toplumsal cinsiyet baş döndürücü bir hızla yenileniyor, gelişiyor. Buradaki yeni bilgilerin ya da pratiklerin öyküye yansıtılması sırasında yazar ne gibi zorluklarla karşılaşabilir? Sence söz konusu çalışmalarla eşgüdümlü ilerleyen bir öykü dünyamız var mı, olmalı mı?

Tabii ki kadın olmanın tüm halleri ve elbette bağlantılı olarak erk, erillik ve iktidar kavramları fazlasıyla dikkatimi çekiyor. Bu alana ilişkin merakımı ve mesaimi akademik anlamda da genişletmek istedim. Tezimi “Örtük Program ve Toplumsal Cinsiyet” üzerine yazdım. Toplumsal cinsiyet üzerine düşünmek; kadın ve erkeğin hayat içerisindeki pratiklerine bakmak ve buna bağlı olarak hayatımızdaki yoksunlukları ve yoksullukları görebilmek önemli. Doğal olarak öykülerim de bu arayıştan nasibini aldı. Meselenin edebiyat aracılığıyla ifadelendirilmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Daha çok kadın öyküsü yazılmalı. Virginia Woolf’un kadınlara olan şu çağrısını yinelemekte fayda var: “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!”

Öykülerinde doğa ile birlikte düşünen, onunla bütünleşmek arzusunun harekete geçirdiği bir duyarlılık seziliyor. Doğayı, özellikle denizi çok sevdiğini biliyorum. Örneğin Ölüm/Deniz adlı öykünde sanki doğaya ve onunla var olmaya bir saygı duruşu, bir minnet var. Diğer yandan şehir hayatı, sokakta olup bitenler, dışarı ile var olan insan da yabancı değil sana; dikkatini oralara da veriyor, gözlemliyorsun tabii bir öykücü olarak. Öykü türünün insan-toplum-doğa ile ilişkisi üzerine neler söylersin?

Doğanın bilgisine, onu kendimden ayrı tutarak değil de kendimle bir tutarak ulaşma arayışını seviyorum ben. Mesela bir ağacın rüzgârdaki salınımını izlemeyi başlı başına iş edindiğimiz an, kendimizle/türümüzle daha gerçek bir ilişki kurabiliriz gibi geliyor. Öykülerimde deniz bu yüzden var ya da ağaç… Olmadıklarında bir şeyler hep eksiktir. Uzun dağ yürüyüşlerimde ormanın tam ortasında hissettiğim doygunluğun, ana rahmine dönmek gibi bir duyguya eş değer olduğunu düşünmüşümdür hep. Öyle bir güvenlik ve yalınlık hali… Öte yandan insana bakar bir yüzüm de var tabii. Çorabı kaçan bir kadının onu saklama telaşını, otobüs camından dışarı bakarken saçlarını kontrol eden genci gözlemlemeyi de seviyorum. Türlü türlü haller yani. Bunları birbirinden ayrı tutmak değil de yaklaştırmak ve hatta bütünleştirmek telaşındayım aslında.

Çok tatlı bir öykü var kitapta: Mesel. Kısacık ama çok vurucu bir öykü. Birkaç kısacık öykü olsa da genel olarak daha anlatımcı öyküler var Retro Öyküler’de. Yazarken öykünün uzunluğunu belirleyen etkenler neler sence? Senin deneyiminde nasıl gerçekleşiyor bu süreç?

Sanırım yazarken bu ölçülere, formlara pek bakmıyorum ben. Anlatılacak şeyin kendisi belirliyor zamanı ya da formu. “Mesel” örneğin, söyleyecek sözü söyleyip kenara çekiliyor. Ona eklenecek tek bir cümlem yok. Daha ziyade az anlatıp, çok şey söyleme durumunun bana yol gösterici olduğunu söyleyebilirim. Fazlalıklarından arındırılmış bir metin, meramını ustaca anlatmaya adaydır, Rodin’in meşhur hikâyesinde olduğu gibi. Bu heykeli nasıl yaptın diye soranlara “Ben sadece çamurdaki fazlalıkları aldım” demişti. Bu bakış bundan sonraki yazma yolculuğumda da belirleyici olacak muhtemel.

Öykülerin yıllar içinde biriktiğini söylemiştin. Yaşamak, biriktirmek, atmak, tekrar yazmak gibi süreçlerle birlikte düşünürsek yazmayı, yeni fikirlerinden, öykülerinden bahseder misin?

Elbette. Son dönem üzerinde düşünmeyi çok sevdiğim bir kavram var mesela: Kirpi Mesafesi. Kavramı Schopenhauer üzerinden giderek bir öykü içerisinde ele almayı planlıyorum. Bu kavram, insan ilişkilerinde çokça yaşadığımız yaklaşma kaçınma çatışmalarına ilişkin çok güçlü bir teorik zemin sunuyor. Doğa ve insanla devam ediyorum yani. Kirpi belgeseli izlemek de keyifli oluyor açıkçası…