image-from-rawpixel-id-2055366-jpeg

Kuzenim helva kâseleriyle mutfak kapısında beliriyor. Gülsuyu, havanın nemiyle birleşince ekşi bir koku yaymış etrafa, midemi bulandırıyor. Kalabalığın uğultusu bilindik cenaze evi uğultusu, aynı tonda, boğuk, derinden. Bazı akrabaların yüzünde mirastan düşecek payın hinliği. Bu ne ilk ne de son ölüm ama en çok acıtanı değil. Diğerleri de aynı şeyi düşünüyor olmalı, doksanını çoktan devirmiş yatalak büyükannenin ölümüne üzülmüyor kimse. Birkaç anı hatırlanıp göstermelik iki gözyaşı dökülecek sadece. Komşusu “Dün gece gördüm en son. Çorba getirmiştim, ne dualar etti” diyecek, bakıcısı, büyükannenin söylediği son sözleri çocuklarına iletecek, imam cenaze namazını kıldırınca vasiyeti üzerine bu çiftlik evinden alınıp ivedilikle mezarlığa gömülecek ve bir neslin yaratıcısı  “kurtuldu” diyenlerin arasında unutulup gidecek. Bütün bu hengamede tek istediğim çatı katına çıkmak.

Salonda birkaç kişiyle selamlaştıktan sonra merdivenlere dikiyorum gözümü. Tahtası eskimiş basamaklara bastıkça duyulan gıcırtılar cenaze marşını çalıyor sanki. Kapıyı kapattığımda terden sırılsıklamım. Çantamdan çıkardığım mendille boynumdan akan teri siliyorum. Burası hatırladığımdan daha küçük, köhne, durgun. Yakıcı günışığını içeri alan pencerenin yanındaki kanepeye yönelip üzerine yığılmış yer minderlerini odanın ortasına fırlatıyorum. Kanepenin süngerini kaldırdığımda ise ortalık tozdan görünmüyor. Tahta kasanın içinde el yordamıyla arıyorum onu. İç döküşleri, iç çöküşleri barındıran hayatımın ilk kesiti olan günlüğümü elime aldığımda kendimi uzun zamandır ilk defa bu kadar garip hissediyorum. Yazmazsam ölürüm dediğim günlerimin sırdaşı, ergenlik döneminde bana ait, gizliliği ile tescilli tek varlık. Yeri neresidir acaba, kim nerede saklıyordur günlüğünü, diye düşünürdüm bir zamanlar. Öyle kitaplıkta başköşede de durmaz ya. Onun yeri Suç ve Ceza ile Anna Karenina arası değildir söz gelimi, üstelik bir el atışıyla kitaplıktan seçilip bir çırpıda okunası da. Ben buraya koymuşum işte ilk yazdığım günlüğü, babamın beni büyükanneyi görmek için getirdiği zamandı sanırım. Tozunu üflüyorum ama gitmiyor. Siyah deriyle kaplı kapağının üzeri griye kesmiş. Elimdeki kâğıt mendille üzerini sıvazlıyorum, bir nebze de olsa arınıyor pislikten. Gözüm pencereye ilişiyor. Pencereden bakınca görülen uçsuz bucaksız tepede, yeni sararmış otların içinde, işte orada kilitlenip kalıyor bakışlarım. Birden yığılıp öylece kıpırtısız yatışı gözümün önünden gitmiyor annemin.

Gözlerimi kapatıp kalıyorum bir süre. Şimdi burada cenaze değil de düğün olsaydı kendimi çoktan ele vermiştim, diye düşünüyorum. Yıllar önceki o yeni yetme hallerim geliyor aklıma. Kalbim yerinden çıkacak gibi çırpınırken, gözlerim şıpır şıpırken, ellerim tir tir titrerken, neredeyse ölecekmiş gibi ve zaten annem de ölmüşken… Tasasız ergen dünyamın tam ortasına düşen bir ateş parçasıydı ölümü. Onu burada sonsuza dek kaybedişim bütün kaybedişlerin en ağırıydı. Ondan geriye önce aniden gelen, kontrol edemediğim ağlamalarım kalmış, sonrasında ise üzerime zamanından erken gelen sevimsiz bir olgunluk yerleşmişti. Birden büyümüştüm sanki. Nazımı çekecek, elli yaşıma da gelsem beni yavrum diye çağırıp koşulsuz sevecek, şımartacak annem artık yoktu. Onun ölümünden sonra hiç bir şeye bu kadar üzülmeyecekmiş gibi umarsız ve kaygısız zamanlarım da oldu. Hayatımdaki diğer bütün kayıplar onu hatırlatacaktı bana. Onu özlediğimde hırçınlaşacaktım, büyükanneyi yıllarca yaşatan, annemi ise daha otuz üçünde alan tanrıya içten içe kızacaktım ve yaş aldıkça bu hıncım yavaş yavaş geçecekti.

Bütün akrabalarımız yine burada, aynı annemin cenazesinde olduğu gibi toplanmışlardı. Cenazelerde bu evde toplanmaya ve ölü hakkında konuşmaya bayılırlardı. Annemin ardından söyledikleri gibi değildi söyledikleri. Annem için “çok erken gitti” dediklerini hatırlıyorum, “Çocuğu da varmış, yazık” demişler ve sonra ortadan kaybolmuşlardı. Yeni bir eve taşınırsın ve hangi çekmecede ne olduğunu henüz bilmezsin ya, işte tam da öyleyim şimdi. Ne zaman gelsem kendimi kaybedip bulamıyorum bu evde. Elimdekine bakıyorum, kişisel tarihimin ilk bölümüyle ve anılarla başbaşayım. İlk sayfasını açıyorum. Tarih yirmi bir yıl öncesini gösteriyor. Onu tekrar tekrar okuduğum zamanları hatırlıyorum, şimdi bir kere daha okumayı göze alır mıyım, kestiremiyorum. İlk aşkımın sayfa sayfa tasviri ile annemin ani ölümünü yazdığım son sayfalar bana sevincimle üzüntümün o keskin geçişlerini tekrar yaşatacakmış gibi geliyor. Üstelik yıllar geçtikçe ne kadar değiştiğimle de yüzleşemeyebilirim. Okumadan hızlıca çeviriyorum sayfalarını. İçinden bir not, kurumuş bir gül, kırmızı bir çikolata jelatini ile annemin fotoğrafı çıkıyor. Fotoğraf dışındakiler beni heyecanlandırmıyor. Daha yeni günlük tutmaya başlamış bir ergen kızın  günlüğünün sayfalarından çıkabilecek sıradan şeyler. Ama o fotoğraf. Sonraları birkaç kez geldiğim bu çiftlik evinde,  hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağının izlerini taşıyan o günün fotoğraflarından biri. O gün şehirden biraz uzaklaşmak ve büyükanneyi görmek için gelmiştik buraya. Yeni aldığım fotoğraf makinesiyle annemin fotoğraflarını çekiyordum. “Şöyle yandan çek. Çiftlik evine bakarken” demişti bana, seviyordu burayı. Gelişigüzel topladığı saçlarını saldığında ise portakal çiçeği kokusu gelmişti burnuma. Ona daha çok sokulup içime çekmiştim kokusunu. Güzel kadındı annem. Narin vücudu, su gibi duru bir yüzü vardı. Bunu o da iyi biliyordu, güzelliğinin farkındaydı. Bir modelmiş gibi pozlar veriyor, beni yönlendiriyordu. Genelde beyaz giyerdi, okuduğum kitaplarda anlatılan meleklerin yansımasını görürdüm annemde, sevecen, şefkatli, ölümsüz. Küçük bir pıhtı beyin damarlarında iş üstündeymiş o zamanlar, onu hayattan ve benden koparmak için, nereden bilebilirdim. Ölümün ne demek olduğunu dahi bilmiyordum, zaman geçtikçe içimde büyüyen yoksunlukla baş ederken öğrenmiştim ne olduğunu. Her halinin fotoğrafını çektirmişti bana o gün. Demek ki nedeni bolca hatıra bırakmakmış, diye düşünüyorum şimdi. Yırtılmış sayfaları fark ediyorum günlüğümde, eksik olan günleri de. Yazdığımı mı beğenmemiştim yoksa beğenmediğimi hayatımdan mı silmiştim, bilemiyorum. Yaşamın bana sunduklarını beğenmeme lüksüm yok diyorum içimden, bilmişlik taslayan bir terapist gibi. Fotoğrafı mürekkebi dağılmış yazıların olduğu sayfaların arasına bırakıyorum. Onu göğsüme sımsıkı bastırıyorum, tozlu eşyalara şöyle bir bakıp günlüğümün yerinin burası olmadığından emin, yavaşça kapatıyorum kapıyı. Alt kattan gelen sesle kendime geliyorum sonra. O efsunlu ses, kalabalığın uğultusunu, havanın nemini, çatı katındaki asılı toz zerrelerini, ekşi gülsuyu kokusunu, hatta ölümün varlığını bile bir çırpıda yok ediyor sanki. “Geliyorum” diye sesleniyorum. Ona, çiftlik evinin etrafındaki toprak yolda yürüyeceğimize, otların arasına gizlenmiş dağ çileklerini arayacağımıza dair söz vermiştim. Merdivenleri inerken fotoğraf da çekiliriz, diye geçiriyorum içimden. Kızımla fotoğraf çektirmeyi çok sevdiğimi fark ediyorum.

Gülay Gökçen