Ayın Öyküsü’nü Kerem Işık seçti.
IMG_20191127_162758_498
Osman Alp Denizler

Ölen Tüm Atların Anısına

Annem, babam ve ben ilk kez Büyükada’ya gittiğimizde yaşım on ikiydi. İstanbul’un çoktan betonlaşmış döneminde doğan bir çocuk olarak Büyükada’yı görmek ve orada vakit geçirmek küçük yaşımda beni fazlasıyla büyülemişti. Öyle ki annemle babama “ne olur burada bir evimiz olsun,” diye kaç gün dil döküp kafalarını şişirmiştim bir Allah bir de onlar bilir.

Adadayken, kafamı nereye çevirirsem çevireyim denizi görüyor olmam tarifi zor bir mutlulukla dolduruyordu içimi. Yaşıtlarım denize girmek için can atarken ben sadece izlemek istiyordum denizi. Tabii bu seyir keyfimde ağaçların, yani yeşil denizlerin payını da asla unutmamak lazım.

O gün, nihayet Aya Yorgi Kilisesine çıktığımızda, denizin, üstünde bulunduğumuz kara parçasını nasıl sarıp sarmaladığını daha da net görmüş ve “surlarla çevrili olmak değil suyla çevrili olmak bizi daha güçlü yapmaz mı?” diye sormuştum babama. Babamsa o kadar yorulmuştu ki yokuşları çıkmaktan, sorduğum soruyu duymamıştı bile. Annem desen babamdan beter haldeydi. İkisinin de sırtı terden su olmuştu, kendi içlerinde yüzüyorlardı sanki. Ben de durumu fark edip soruyu tekrar sormak için biraz daha bekledim. Adanın tepesindeydik ve denizle birbirimize, gözlerimizi hiç ayırmaksızın bakıyorduk.

Kilisenin hemen yanındaki kafeye oturup biraz dinlenmek istediğini söyledi annem, babamsa “şu kiliseyi gezseydik de öyle otursaydık ya” diye karşılık verdi. Ama ben oturup denizi izleme fikrini daha cazip bulduğum için kiliseyi gezmenin aleyhine kullandım oyumu. Ve bu yüzden annemin tarafını tuttum. Babam da yenilmiş oldu böylece.

Tahtadan masalarla donatılmış kafede ayaklarımız toprağa değiyordu. Annemle babam çaylarını yudumlarken ben de sade sodamı tadını sevmeyerek ama gariptir bundan zevk alarak içiyordum. Annemle babam adalara ilk geldikleri zamanı konuşuyorlardı. Babamın, annemi dönüş vapurunda nasıl öptüğünü anlatıyordu annem. Vay köftehor babam vay… Almış arkasına denizi, öpmüş kızı. Akıllı adam canım.

Annemle babamın hikâyelerini dinlerken, babamın birkaç cümlesi dikkatimi başka yöne çekmişti: “Şu atlar, yazık. Yıllardır aynı eziyet. Devlet müdahale etmiyor tamam. Ama insanlar neden hâlâ vazgeçemiyorlar fayton sevdalarından? On dakikalık bir keyif için değer mi bir cana?” Atlar ne eziyeti çekiyorlardı ki? Onlar dörtnala özgürce koşan hayvanlar değiller miydi? Sahi ne çok at arabası gördüm değil mi buraya kadar çıkarken? Gözlerinden yorgunluk akıyordu hayvanların. Kemikleri sayılıyordu hepsinin. Ve başlarında bir cellat, vuruyordu kırbacı durmadan… İçimden bunları düşünmüş ama annemle babamın hikâyesine teslim etmiştim kendimi. Bu yüzden tüm o düşünceler çıkıp gitmişti aklımdan.

“Kırıldım size, ilk gelişinizde beni neden getirmediniz adaya?” dediğimde, annem “bayılıyorum çocuğumuzun şu espri kabiliyetine hem de bu yaşta” deyip yanağımdan kocaman öpmüştü. Babamsa “portakalda vitamindin oğlum sen” diyerek artık gülünmeyen bir komiklik yapma peşindeydi. Annem yanımdaydı, babamla birbirlerini seviyorlardı. Ayrıca deniz karşımda sonsuz, ağaçlar özgürce duruyordu. Mutluydum. Dünyadaki çoğu çocuğun aksine, ben, mutluydum.

O an, sonraya bıraktığım soru geldi aklıma, “Baba,” dedim, “surlarla çevrili olmak değil suyla çevrili olmak bizi daha güçlü yapmaz mı?” “Oğlum,” dedi babam, “bence de öyle olmalı. Dört tarafı suyla çevrili bir yer dokunulmaz olmalı hatta. Ama bu adaya yıllardır yapılan ihanetin haddi hesabı yok. Burada yaşayan canlılara çektirilen eziyet sonsuz. Burada gördüğün atlar var ya, onlar ölüme koşuyor oğlum burada.”

“Nasıl yani baba? Ne demek ölüme koşuyorlar?”

Hiç unutmuyorum, babam cümlesini bitirdiğinde annemin gözlerinden yaşlar boşanmıştı ve sanki babamı susturmak istercesine bakışlar atmıştı. Annem ağlamaya başlayınca, babam avuçlarının arasına almıştı annemin başını ve omzuna yaslamıştı. Babam gözlerimdeki tereddüdü görmüş olacak ki “Annen kötülüklere tahammül edemiyor oğlum, ağladı hemen. Bir şeyi yok merak etme” dedi. Bunun üstüne ben, “ama baba madem öyle, insanlar neden hâlâ bu faytonlara biniyorlar, faytoncuların ellerinde neden kırbaçlar var?” dedim. Ve o an anlamıştım işte, burada atların dörtnala koşmadığını. Bizim adanın tepesine kadar yürüyerek neden kan ter içinde kaldığımızı, o faytonlara bizim neden binmediğimizi… Babam sorduğum soru karşısında ağzını açmadı. Ellerini iki yana uzattı ve yüzündeki ifade bu sorunun bir cevabı olmadığını söyledi bana.

Annemin gözyaşlarını dindirebildikten sonra kiliseyi gezmeye karar verip kalktık kafeden. Babam tüm bilmişliğiyle kilisenin tarihine dair bir şeyler anlatıyor ve bilgisiyle anneme etkilemeye çalışıyordu adeta. Sanki onların adaya ilk geldiği güne geri dönmüştük hep beraber. Onların böyle cilveleşiyor olmaları da beni mest ediyordu. Bir çocuğun, anne ve babasının ilişkisinden öğreneceği çok şey var. Ben şanslıyım ki güzellikler öğreniyordum.

Kiliseyi de gezdikten sonra yemek yemek için adanın tepesinden aşağıya inmeye başladık. Faytonların da çıkamadığı yere kadar geldiğimizde faytonların orada beklediğini, oranın ilk durak olduğunu anladım. Ellerimi tutan annem ve babamdan kurtulup gördüğüm ilk ata koştum ve ona sarıldım. Annem ve babam, hiçbir şey yapmadan beni izlediler. Damlalar bu sefer ikisinin de yanaklarında süzülüyordu.

Atlara sarılmayı bırakamayacak gibiydim ama oradaki faytoncular atlara sarılmamdan rahatsız olup ötelediler beni bir zaman sonra. Babam hemen müdahale edip kanatları altına aldı beni. Adamların suratlarına sert bir bakış attı ve sonra yürümeye devam ettik. İnsan gibi yürümeye! Yokuş aşağı bırakmıştık kendimizi, yanımızdan geçen her faytonla beraber güzelim denizin, ağaçların ve adanın tarihi havasının da bir değeri kalmıyordu. Atlara vurulan her kırbacı sırtımda hissediyordum. Kırbaç sesleri öyle yükseliyordu ki ne denizin ne de rüzgârın sesi duyuluyordu artık. Derken hemen arkamızdan gelen bir fayton bizi beş on metre geçti geçmedi, atların biri tökezlemeye başladı. Yanındaki at da koşmayı kesti yavaş yavaş. Faytoncu, atlar durunca kırbacına asıldı. Sanki arabanın gazına basıyordu haysiyetini kırbaçladığım. “Hadisenize len, hadisenize. Yeminizi veriyoz yatacanız yeri veriyoz. Hadisenize len” diye bağırıyordu atlara.

O an gözümün önünden hiç gitmiyor. Tökezleyen at yere düşmüş, titremeye başlamıştı. Ağzından yere kanlar dökülüyordu ve saniyeler içinde o mahzun mahzun çıkan sesi de kesilmişti. Bir yaşam belirtisi yoktu. O sahnede yaşam belirtisi veren tek şey, ölen atın yanındaki diğer attı. Gözyaşları, adanın denizini boğacak kadar çok akıyordu. Ve sanki hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam eden insanlar, atın ölmüş olduğunu anlamayacak kadar kör faytoncu, “ben paramı ödüyorum ama senin atın düşüyor kardeşim! Buradan aşağıya nasıl yürünür şimdi” diyen müşteri ve yıllardır bu zulme karşı gelmeyen her bir kişi, ölen attan daha fazla yaşamıyorlardı bu dünyada. Onlar zalimliklerini bir sur gibi taşıyorlardı ve bu sayede hiçbir şey olmuyordu onlara. Zalimlik, zalimin korunağıdır. Öyle değil mi?

Annemle babam faytona doğru koşuyorlardı. Yerde ölü bir at duruyordu. Başında onun katilleri.

Adaya en son on iki yaşımdayken gittim. Gittiğim günden beri hiçbir şey değişmedi. Sadece ağaçlar azaldı, ölen atlar çoğaldı.

Osman Alp Denizler