Rusya’da geçirdiğim beş altı yıl boyunca, muhtelif kurum ve şahıslar tarafından birkaç defa öldürüldüm ve tasfiye edildim. Memleketim Çekoslovakya’ya döndüğümde üç defa asılmış olduğumu, iki defa vurulduğumu ve bir kere de Kale-Yshel gölü yakınlarındaki Kırgız isyancılar tarafından parçalara ayrıldığımı öğrendim. En sonunda Odesa tavernalarındaki sarhoş denizcilerin bir kavgasında bıçaklanarak öldürülmüştüm. Bana kalırsa en akla yakın olasılık buydu.

Dostum Kolman da benimle aynı düşüncede. Benim bu rezil ve kahramanca ölümüme tanıklık eden birini buldu ve benim için oldukça tatsız olan bu durum hakkında gazetesinde bir yazı kaleme aldı. Fakat bu bölük pörçük haber kırıntıları onu tatmin etmiyordu. İyi huylu mizacı onu benim hakkımda bir ölüm ilanı yazmaya sevk etti. Ben bu ilanı Prag’a vardıktan kısa bir süre sonra okudum. Ölülerin mezardan kalkıp gelmediğine ikna olmuş biçimde ve büyük bir zarafetle benim ölüm sonrası hafızamla alay ediyordu.

Kalkıp onu bulmaya ve yaşadığıma ikna etmeye gittim. İşte hikaye böyle çıktı ortaya.

Korku ve dehşet ustası Edgar Allan Poe bile böylesine tüyler ürpertici bir konu bulamazdı…

Ölüm ilanımın yazarını Prag’ın şarap içilen tavernalarından birinde, 18 Nisan 1856 tarihli İmparatorluk ve Kraliyet kararı gereğince tavernaların kapanması gereken saatte, tam gece yarısında buldum.

Gözlerini tavana dikmişti. Çalışanlar, lekeli masa örtülerini çıkarıyorlardı. Masasına oturdum ve nezaketle şöyle dedim, “Afedersiniz, boş muydu?”

Hâlâ tavandaki bir noktayı inceliyordu, orada çok ilginç bir şey görüyordu herhalde, gayet mantıklı bir biçimde yanıtladı beni, “Elbette ama kapatmak üzereler. Size servis açmayacaklardır maalesef.”

Kolundan tutup çevirdim, yüz yüze geldik. Bir süre bana sessizce baktı ve en sonunda usulca şöyle dedi, “Rusya’da bulunmuş olabilir misiniz?”

Gülümsedim. “Sonunda beni tanıdın ha? Rusya’daki aşağılık bir tavernada sarhoş denizcilerin kavgasında öldürülmüştüm.”

Benzi attı. “Sen, sen…”

“Evet,” dedim üzerine basa basa, “Odesa’da denizcilerin kavgasında öldürüldüm, sen de ölüm ilanımı yazdın.”

Zorlukla soluk verdi. “Senin hakkında yazdıklarımı okudun mu?”

“Elbette okudum. Bir iki küçük yanlış anlamayı bir kenara bırakırsak oldukça ilginç bir ölüm ilanıydı. Ve alışılmadık biçimde uzun bir ölüm ilanı. Majesteleri öldüğünde bile bu kadar uzunu yazılmamıştı. Gazeten Majestelerine 152 satırlık yer ayırdı, banaysa 186 satır. Satır başına 35 kuruş (bu o zamanlar gazetecilere ödedikleri komik rakamdı) ki bu da toplamda 55 lira 15 kuruş eder.”

“Benden ne istiyorsun?” diye sordu korkuyla. “O 55 lira 15 kuruşu mu istiyorsun?”

“Sende kalsın,” dedim. “Ölüler, kendi ölüm ilanları için para almazlar.”

Bembeyaz kesilmişti.

“Ne yapacağız biliyor musun?” dedim ilgisizce. “Hesabı ödüyoruz ve başka bir yere gidiyoruz. Bu geceyi seninle geçirmek istiyorum.”

“Yarına ertelesek olmaz mı?”

Dik dik baktım ona. “Hesap!” diye bağırdı.

Köşede bir fayton çevirdim. Oturmasını emrettim. Arabacıya da ölgün bir sesle buyurdum, “Olšany Mezarlığı’na götür bizi!”

Jaroslav_Hasek.840x540c
Jaroslav Hašek

Ölüm ilanımın yazarı istavroz çıkardı. Uzun süre usandırıcı bir sessizlik hüküm sürdü, sessizliği yalnızca kamçı sesleri ve atların solukları bozuyordu.

Yanımdakine eğildim. “Žižkov mahallesinin sessiz sokaklarında bir yerde köpekler ulumaya başlamış mıdır sence?”

Titredi ve arabanın içinde büzüştü, kekeleyerek “Gerçekten Rusya’da mıydın?” diye sordu.

“Odesa’daki bir tavernada, sarhoş denizcilerin kavgasında maktuldüm,” diye yanıtladım soğuk bir biçimde.

“Tanrım,” diye yakardı, “Erben’in Hortlak Gelin’inden bile korkunç.”

Azap veren bir sessizlik oldu yine. Bir yerlerde köpekler gerçekten uluyordu.

Strašnická Yolu’na çıktığımızda yoldaşıma arabacının parasını vermesini buyurdum. Karanlık yolda dikiliyorduk. Acınacak bir halde ve çaresizce bana döndü, “Buralarda bir restoran yok mudur?”

“Restoran mı?” Gülümsedim. “Şimdi mezarlığın duvarına tırmanacağız, sonra mezar taşlarından birine gidip o ölüm ilanı hakkında tatlı tatlı sohbet edeceğiz. Önce sen tırmanacaksın ve el verip beni yukarı çekeceksin.”

Hiçbir şey demeden bana elini verdi, duvardan mezarlığa atladık. Alt taraflarda bir yerde serviler hışırdıyordu. Rüzgar, mezar taşlarının arasından kederle inliyordu.

Arkadaşım yumurtlayıverdi, “Ben daha ileriye gitmiyorum. Beni nereye sürüklüyorsun?”

Kolundan tutum ve neşeyle, “Praglı soylu Bonepiani ailesinin mezarına gideceğiz şimdi. Duvar tarafındaki altıncı sıranın baş tarafında, tamamıyla terk edilmiş bir mezarlık bu. Ailenin son ferdi defnedildiğinden beri kimse uğramadı oraya. Onu 1874’te Odesa’dan getirmişlerdi, rezil bir tavernada, denizcilerin kavgasında öldürülmüştü.”

Yoldaşım ikinci kez istavroz çıkardı.

Nihayet merhum Bonepiani ailesinin mezarlığına vardığımızda ve yere çöktüğümüzde elini tutum ve sakince konuştum.

“Sevgili arkadaşım! Ortaokulda öğretmenlerimiz bize güzel ve soylu bir deyiş öğretmişlerdi: Ölenin arkasından konuşulmaz. Ama ben ölür ölmez, hakkımda yazabileceğin en iğrenç şeyleri yazdın. Eğer ölüm ilanımı kendim yazacak olsaydım, hiçbir ölümün Bay Bilmemkim’in ölümü kadar trajik olmadığını yazardım. Müteveffa yazarın en güzel erdeminin, iyiye ve saf ruhların kutsal olan her şeylerine olan aşkı olduğunu yazardım. Ama benim ölümümde sen bir düzenbaz ve maskaranın öldüğünü yazdın. Ağlama! Böyle zamanlarda ölmüşlerin yaşamlarının en güzel anlarını yazmak için yanıp tutuşur insanlar ama sen merhumun bir alkolik olduğunu yazdın.”

Daha yüksek sesle ağlamaya başladı. Feryatları mezarlığın sessizliğinde yankılanıyordu ve uzaklardaki Yahudi Mahallesine doğru bir yerlerde kayboluyordu.

“Sevgili dostum,” dedim sertçe, “ağlama. İşleri yoluna koymak için artık çok geç…”

Bunu der demez duvardan atladım, mezarlık bekçisine koştum, kapısını çaldım ve gece işimden dönerken mezarlığın baş tarafındaki bir yerden hıçkırarak ağlayan birinin sesini duyduğumu söyledim.

Bekçi alaycı biçimde şöyle dedi, “Sarhoş dullardan biridir muhtemelen. Şimdi kodese atarız.”

Köşeyi dönüp bekledim. Yaklaşık on dakika sonra, ölüm ilanımın yazarını karakola doğru götürüyorlardı.

Direniyor ve bağırıyordu, “Kâbus mu bu yoksa gerçek mi? Beyler, Erben’in Hortlak Gelin’ini bilir misiniz?”

Jaroslav Hašek

Çeviren: Onur Çalı