IMG-20170817-WA0003
Cabir Özyıldız

Diğer şehirler çoktan sonbahara girse de burası hâlâ cehennem gibi. Rüzgârın fısıltısı bile yok. Akşamların boğuculuğu yerli yerinde dururken gündüzler yapış yapış. Nadir görülen serinlik, ancak portakal ağaçlarının yumrulanmış meyvelerinin ve tozlu koygun yapraklarının gölgesinde. Kuşlar o gölgeliğin gizli labirentlerine sığınmış uyukluyor. Yılanlar, kertenkeleler, ağaç kovuklarında sıcakların dinmesini bekliyor. Kumrular, heybetli Dardağan ağaçlarına tünemiş, dem çekmeye bile mecalleri yok. Arap bülbülleri, yenidünya ağaçlarını mesken tutmuş, üşengeçlikle dalında kalmış birkaç meyveyi gagalıyor. Sıcak her şeyi kurutmuş sanki. Melengicin meyveleri kendiliğinden çatırdıyor, toprak desen büzüşmüş,  susuzluktan yalnızca dudakları değil bütün bedeni çatlamış.

Çoğunluğu portakal ve mandalinadan oluşan büyükçe bir bahçe. Aralara envai çeşit meyve ağacı serpiştirilmiş. Armut, nar, siyah ve sarı incir, sakız ağacına sarınmış siyah üzüm, zerdali, şeftali ve iki üç çeşit hurma. Bahçenin muhtelif yerlerinden ihtiyar portakal ağaçları sökülmüş, yerlerine yeni fidanlar dikilecek. Portakalların söküldüğü boşluklar, yalnızca heybetli dardağan ağacına çıkıldığında görünüyor.

Boşlukların birinde üç adam, iki çocuk. Adamlardan biri demiri üçgen bel küreğini saplayıp fidana toprağın göğsünde yer açıyor, diğeri siyah poşetini yırttığı topraklı fidanı çukura yerleştiriyor. Sigarası bedeniyle bütünleşmiş, âdem elması gırtlağında büyükçe bir yumru gibi duran üçüncü adam ise iki adım geriden ilgisizce fidanın toprakla buluşmasını izliyor. Bel küreğini kullanan adam paçaları eprimiş, yer yer yırtık siyah bir şalvar giymiş. Üstündeki yeşil fanilanın terden rengi atmış. Kasketinin siperliği saçlarından fışkıran teri tutamaz olmuş. Naylon terliğiyle küreğin tahta siperliğine bastırdığı ayağının topuğu hepten çatlamış. Diğerinin işi daha kolay, genç fidanı çukura yerleştiriyor, üstünü toprakla örtüp fidanın eğilip bükülmesini engellemek için önceden hazırlanmış kuru daldan bir çatal yerleştiriyor, toprağı avuç içiyle bir iki pat patlıyor, hepsi bu.

Çocukların bacaklarında belden lastikli açık mavi don, üzerlerinde de en ucuzundan yeşil penyeler var. Anneleri tek örnek giydirmiş. Ayakları çıplak, taşlara çarpmaktan serçe parmakları yamulmuş.  Bacakları ince ve tozlu, el tırnakları toprakla oynamaktan kirlenmiş. Yüzleri zayıf ve kavruk, saçları üç numaraya vurulmuş. Birinin gözleri büyükçe, diğerinin kirpikleri uzun ve kıvrık. Sokakta oynamak dururken adamların yanında isteksiz, ürkek ama saygılı duruyorlar. Babalarının buyruğu bu! Zaman öğlene yaklaştıkça, tıraşlı enselerinden yeşeren sular kıçlarına kadar iniyor. Biri yedi yaşında diğeriyse altı. Adamlardan sigarayla bütünleşmiş olanı babaları. Çok korkuyorlar ondan. Kemeriyle sırtlarına ya da elinin tersiyle avuç içlerine vuruyor. Babaları sıra dayağına çektiğinde, büyüğü “Ah” diyor ama küçüğü inatçı ve mağrur, öldürseler çıtı çıkmıyor.

Dikim işine hemen kahvaltıdan sonra başlanmış, büyük ihtimalle öğleden hemen sonra biter. Elli yeni fidan, elli yeni can, toprağın doğurgan rahmine sokulacak. Saat yarım gibi adamların işi bitiyor. Yeni fidanlara mutlaka cansuyu verilmesini tembihleyip gidiyorlar. Şeker bayramına iki gün var. Babaları, fidanlara cansuyu verirlerse onları bayramın ilk günü lunaparka götüreceğini söylüyor. Çocukların kalbi pırpırlanıyor, gözlerindeki ışıltı kavruk gamzeli yanaklarını çukurlaştırıyor. İçlerindeki coşkun kıpırtıyı korkularından söze dökemedikleri için çaktırmadan birbirlerini dirsekliyorlar. Hep duydukları ama hiç gitmedikleri lunapark, onlar için düşler ülkesi. Çarpışan arabalar, atlı karıncalar, dönme dolaplar… Duyup da görmedikleri, giden arkadaşlarının ballandıra ballandıra anlatıp kendilerine gıcıklık verdikleri en büyük ukdeleri lunapark.

Babaları, vaadini çocukların küçük kara ellerine bırakıp aceleyle kahveye yollanıyor. Bahçe büyük, su motoru arızalı, tek çare tulumbadan su çekip helkelerle taşımak. Küçücük bedenleri ve ufacık elleri için zahmetli bir iş ama lunapark için değer. Değil elli, yüz fidana cansuyu verecek olsalar ne yazar.

Tulumbanın sapına zayıf kollarının gücü yetmiyor. Tüm bedenleriyle yükleniyorlar kola. Yakınlardaki fidanları kolaylayıp bahçenin içlerine doğru ilerleyince soluk soluğa kalıyorlar. Mesafe uzayınca yarı boylarındaki helkeler ağırlaşıyor, avuç içleri su toplayıp sızısı yüreklerine batıyor. Adi tenekeden yapılma helkelerdeki su çalkantıdan üstlerine dökülüyor. Çıplak ayakları yara bere içinde, sertleşmiş sıcak toprak ayak tabanlarını acıtıyor.

Bahçenin ortalarına ve sonuna doğru ulaşmaya çalıştıklarında zayıf, tahta gibi göğüsleri delice inip kalkıyor. Güneş saçsız başlarını yaktıkça ağaçların gölgelerine sığınmaya çalışıyorlar, bu sefer de dallar suya batmış yüzlerini dalıyor. Savaşta ölmeye gönderilmiş asker gibiler. Fidanlar kurumadan cansuyunu yetiştirecekler. Bedeli ne olursa olsun yapacaklar bu işi. Bacaklarının takati tükendiğinde, avuç içleri bıçakla yarılır gibi olduğunda, bellerine ince sancılar girdiğinde, birbirlerine durmadan lunaparkı hatırlatıyorlar. Bahçenin en uzak köşesindeki son fidana da cansuyunu verdikten sonra ellerindeki helkeleri evin avlusuna atıyorlar. Kurumuş ağızlarına bir yudum su dökmeden, bomboş midelerine bir parça ekmek yollamadan kerevete yığılıp kalıyorlar.

Anneleri yevmiyeden dönüp onları elleri kolları birbirine dolanmış, evin tek kerevetinin üzerinde uyuyor görünce yorgunluğunu unutuyor. “Bahtsız yavrularım” deyip toza toprağa bulanmış yaralı ayaklarına dokunuyor, saçsız başlarını okşuyor şefkatle. Yevmiyeye giderken beraber götürdüğü en küçüğünün eline bir parça ekmek tutuşturup akşam için yemek yapmaya koyuluyor mecbur.

Çocuklar, sabah uyandıklarında gövdelerinin her santimi sızlıyor ama yüreklerinde menevişli bir sevinç var. Ellerini kollarını nereye koyacaklarını bilemiyorlar. Henüz salıncakta bile sallanmamışlar. Şimdi tadını bilmeseler de bal kaymaktan tatlı olduklarını düşündükleri lunapark hayali dört bir yanlarını kaplamış. Heyecandan yerlerinde duramıyor, bir an önce sokaktaki çocuklara, bayramın ilk günü babalarının onları lunaparka götüreceği haberini vermek istiyorlar. Gıcık vermek neymiş gösterecekler diğerlerine. Hele o şişko İsmail yok mu, geçen bayram nasıl da çalımlı kurumlu anlatmıştı lunaparka gidişini.

Çocuklar bütün gün ‘it ayağı yemiş’ gibi sokakta gezip yakaladıkları çocuklara lunaparka gideceklerini söylüyor. İki kardeşin sırt sırta verip onları çekemeyenlerle dövüşmesi ise iş değil. Güçleri yettiğini bir güzel pataklıyorlar ama şişko İsmail’e maçaları yemiyor, ancak kaçak dövüşüp kafasına taş atıyorlar. Akşam aç biilaç eve döndüklerinde gündüz yemedikleri sopayı babalarından yiyorlar. Ama umurlarında bile değil, çabucak yatıp uyuyorlar. Annelerinin arife günü aldığı naylon sandaletler ve ucuzundan bayramlık penyelerini kucaklayıp, lunapark düşüyle ışıklı bir rüyaya dalıyorlar.

Sabah erkenden uyanıp ikinci el kısa pantolonlarının üstüne bayramlıklarını giyip sokağa atıyorlar kendilerini. Harçlık alabilecekleri herkesin elini öpüp kaybolmasından korktukları paraları donlarının içine sokuyorlar. Dolaşılacak bütün evler ve toplanabilecek bütün harçlıklar toplandıktan sonra babalarının gelip onları lunaparka götürmesini beklemeye koyuluyorlar. Annelerine babalarının ne zaman geleceğini sorup duruyorlar. Anneleri de heyecanlı, çocukları ilk defa bayram yerine gidecek. İçi içine sığmıyor. “Bugün Kel Tahsin’in taksisine çıktı, biraz serinlik çöksün gelip götürecek sizi babanız” diyor. Gül yüzlü annelerini daha bir seviyor çocuklar şimdi, Allah gibi korktukları babalarına da kanları ısınır gibi oluyor.

Zaman ikindiye vardığında yemeğe geliyor babaları, sabah görmemişler onu. Elini öpüp başlarına koyuyorlar. Babaları öpmüyor onları, çıkarıp cebindeki bozuklukları veriyor. Bir an önce anneleri yemeği önüne koysun, karnı doyunca çayını bile içmeden onları taksiye bindirip götürsün istiyorlar. Kulaklarında zamanın sabırsız rüzgârı uğulduyor. Lunaparkla aralarına giren her şeye öfke duyuyorlar.

Vakit geldiğinde taksinin etrafında fırıldak gibi dört dönüyorlar. “Hadi binin bakayım arkaya” sözü, dünyanın en tatlı yemişi gibi artık. Taksiyi incitmekten korkarcasına arka koltuğa sığışıyorlar, çıt çıkarmadan. Sokağın içerlerinde çocukların kendilerini görüp görmediğini kolluyorlar. Anlatacakları hikâyeler şimdiden, yaldızlı cümlelere dalıp çıkmış. Sokağın son köşesini de dönüp ana caddeye çıktıklarında taksi kahvenin önünde duruyor. Yüzleri düşüyor. “Bir çay içip geleceğim, ayrılmayın bir yere” sözüyle kaygılı yüzleri yeniden ışıyor.

Kahveden yalnız dönmüyor babaları. Yanında bıyıkları sigaradan sararmış elli yaşlarında bir adam var. Belli ki lunaparka giderken yol üstünde bir yere bırakacaklar adamı. Sıcağın sırtlarını su gibi yapmasına aldırmıyorlar. Daha bir sokuluyorlar birbirlerine. Arada birbirlerini dirsekliyorlar.

Lunaparkı nehrin kenarına kurulmuş demişti arkadaşları. Yalnız taksinin gittiği yönde nehir görünmüyor. Hiç bilmedikleri caddelerden geçiyorlar, öndekiler durmadan sigara içiyor. Babaları hiçbir şey söylemiyor, onlar da korkularından soramıyorlar. Müşteri inince, “Oh” diyorlar. Sonra bir başkası biniveriyor taksiye. Kaygıdan kirpikleri titreşiyor, alt dudakları sünüyor. Üçüncü müşteriden sonra babaları, “Şu amcayı da gideceği yere bırakalım sizi götüreceğim” diyor. Ellerini zayıf bacaklarının arasına sokup somurtuyorlar. Heyecan, yerini  “Ya götürmezse” kaygısına bırakmış, sığıştıkları koltuğun köşesinde sessizce uğrunuyorlar.

Zaman geçiyor, hava kararıyor, inenler binenler, “bu son”lar bitmiyor. Sabahki cıvıl neşeden eser kalmamış, birbirlerini de dirseklemiyorlar artık. “Yarın öteki çocuklara ne diyeceğiz?” diye düşünüyor büyüğü. Küçüğü sıcaktan, yorgunluktan en önemlisi de artık gidemeyeceklerini anladığından huzursuz. Gözkapaklarında uyku bir bulut gibi geziniyor. Direnmiyor çocuk, başını cama yaslayıp uyuyor. Büyüğün gözlerinde hâlâ üç beş gıdımlık umut ışığı var, uyumamak için kolunu bacağını çimdiriyor. Ne yol bitiyor ne yolcu. Hastanenin önünden birini alıyorlar, sonra ışıklı bir apartmanın önünde duruyorlar, pavyonların önünden geçiyorlar, kocaman caddelerin birinde boyalı bir kadın el kaldırıyor, sarhoşlar alkol bulutuyla kaplı kafalarını sallıyorlar. Babaları, yolcunun birini indirip birini alıyor. Paraları gömlek cebine sokuşturuyor. Her yeni müşteriden sonra yenilediği sigarasını çekişinde, âdemelması inip kalkıyor. Keyfi yerinde, belli. Son müşteriden sonra bir de bira alıp bacağının arasına sıkıştırıyor. Hava iyice kararmış, insanlar caddelerden çekilmiş, çocuklar çoktan evlerine dağılmış. Uykuya direnen büyüğün kirpikleri inadı bırakıp birbirinin üstüne kapanıyor. Taksi mahalleye giden caddeye girdiğinde, saçsız başı kardeşinin omuzunda, elleri bacaklarının arasında uykuya yeniliyor…

Cabir Özyıldız