Ayın Öyküsü’nü Zafer Doruk seçti.
20190702_173657
Özlem Y. Uçak

Annesinin gelmesine saatler var. Kayra apartmanın koridorunda yere çömelip okul çantasını boca ediyor. “Anahtarı kaybettim. Ne yapacağım şimdi?” Yere çökünce, koridorun ışığı kendinden sönüyor. Eve girecek olmanın verdiği güven duygusu o an karanlığın içinde kayboluyor. Kırk daireli apartmanın emektar kapıcısı Elif görüyor onu. Yüzünün yarısı aydınlık diğer yarısı silik, sanki hayalete dönen beyaz yüzündeki çaresizliği fark ediyor. Damarlı ellerinde, korkusu kadar kara bir poşet tutan iri bir kadının ona baktığını hissediyor Kayra. Adeta koridor duvarından yapılmış bedeniyle apartmandan bir parça kalıp gibi duran kadının, yalnızca elleri yaşıyor. Tuttuğu poşetin kulaklarını acıtan hışırtısı apartmanda çığlık gibi yankılanıyor ve en sonunda korkuyla Kayra bağırıyor. “Git buradan, git!”

“Korkma. Hey korkma. Beni tanımadın mı?” Güneşli bir sabaha perde açar gibi koridorun ışığı yanıveriyor o anda. “Sokakta mı  kaldın?” Kayra onun sesini daha önce duymadığının farkına varıyor ve yüzünü bu kadar yakından görmediğinin. Yüzünün aksine ince, hafif esen yaz rüzgârı gibi ılık sesi, Elif’in apartmandaki var oluşunu, Kayra için önemsiz bir ayrıntı iken birden anlamlı hâle getiriyor.

“Kapı önünde beklenir mi? Bizim eve in. Orada beklersin.” Gök gürültüsü kafasındaki uğultulara karışınca, “Bardaktan boşalırcasına yağmur olmasa…”

“Akşama kadar sokakta mı bekleyecektin?”

Kayra utanarak giriyor eve.

İzbe, küçük, rutubet kokan, iç karartıcı bir odaya kapıcı dairesi adını vermişler diyor içinden.

“Annem gelir gelmez ben evime giderim.”

“Tamam, gidersin. Yatacak değilsin burada.”

Kapının ağzında bir mutfak tezgâhı, arada küçük bir tuvalet kapısı. Odanın bir duvarında büyükçe bir pencere, önünde geniş bir sedirden başka bir şey yok. Sedirin kapıya yakın ucuna yaslanıyor. Sedirin diğer ucunda hayatında hiç görmediği kadar küçük bir oğlan uyuyor. Bembeyaz ayakları var. Öyle beyaz ki neredeyse mermer kadar düz ve morarmış. Sokakta oynayacak kadar büyük, sedirin üstünde kaybolacak kadar küçük. Daha önce görse ilgilenmezdi. Kocaman gözleri çocuğun yüzünü hatta eğrik bedenini kaplıyor. Çocuk uyanıyor. Ev kahverengi, sulu gözlerin etrafında birden hareketleniyor. Uyandığını hissetmiş gibi hemen ardından Elif giriyor içeri. Soğuk havaya rağmen kan ter içinde. Alt tarafı kapılardaki çöpleri çöp bidonuna atmıyor muydu, diye geçiriyor içinden. Elif ufaklığın elini yüzünü okşuyor güleç bir telaşla. “Ateşin düşmüş!” Annesini görene dek dilsiz ve hastayken çocuk bülbül gibi şakımaya başlıyor.

“Sen kimsin?”

Kayra kendisinin görünür olduğunu fark ediyor. Oysa bir romanı okuyor gibi etrafı izlemeye devam etmek istiyor. Sanki konuşursa sayfaların içine girip romanın akışını bozacakmış gibi geliyor. Konuşmak istemiyor.

“Yedinci katta oturuyor Kayra, bir süre misafirimiz olacak” diyor Elif.

Büyük gözleriyle uzun uzun Kayra’yı izliyor; “Korkuyor musun? Korkma hastalığım bulaşıcı bir virüs değil, yaklaşabilirsin.” Kayra korkak olmadığını göstermek için biraz daha yaklaşıyor.

Elif soluk renklerle bezeli, kalın bir örtü seriyor yere. Üzerine süpürge saplarıyla örülmüş bir tabure koyuyor. Duvara dayandırılmış büyükçe tepsiyi taburenin üstüne yerleştiriyor. Adeta resim yapar gibi çiziyor örtünün üzerini. Kayra, ne yapıyor bu kadın diye düşünürken kaşık ve tabak konulunca bunun yemek masası olduğunu ancak anlayabiliyor. Sonra Elif kendi kendine söylenmeye başlıyor. O kadar sessiz ki ama Kayra onu duyuyor.

“Öyle rahat mısın? Biraz daha yaklaşsana şöyle, açsın değil mi?”

“Yok. Ben yemem.”

Elif gülümsüyor. Kayra, toparlak yüzde gizli kalan ve birden su yüzüne çıkıveren gülüşü gördüğü an, o bir kaç saniye, içine ılık bir şey akıyor. Bedenini saran sevginin varlığı Kayra’yı nedenini bilmediği ve tanımlayamadığı bir korkuya, daha çok, nasıl davranacağını bilmemenin paniğine zerk ediyor. Başının yarısını örten yazması saçından yavaşça yere akıyor. O keşmekeş ev birden değişiyor. Sedirin soluk rengi, ağır rutubet kokusu, odanın üstüne üstüne gelen küçüklüğü, hepsi kayboluyor. Gür, kızıla çalan uzun saçlarından her yere ferah bir elma kokusu yayılıyor. Elif o andan sonra Kayra’nın şaşkın bakışlarında, kapıcıyken bir anneye, anne iken bir kadına dönüşüyor.

Üzerindeki solgun iş tulumu ıslanmış, eli yüzü kireçle boyanmış Adem eve girdiğinde yüzündeki kırışığa gizlediği hüznü bir gülümsemeyle kapatıyor. O gelince Elif’in olgun ve anaç hâli, yerini çocuksu bir coşkunluğa bırakıveriyor. Adem’in de gelmesiyle evin tanımsız boşlukları tamamlanıyor.

“Çocuk ne kadar da babasına benziyor” diye çıkıveriyor ağzından laflar. Onu da babasına benzettiklerini söylüyorlar ama Kayra bunu her duyduğunda biraz daha yabancılaşmış ve benzerlik hissinden uzaklaşmış hissediyor kendisini. Bu konuşmayı sevmediğini fark ediyor ve konuyu onun açtığını.

Tozlu siyah okul önlükleriyle iki kız giriyor eve, cılız mı cılız ikisi de ve birbirinin aynı. Büyük ağızları, sivri yüzlerini kaplayan gülüşleri bile. Tepsinin çevresine oturuyor herkes. Kenarı kararmış bir yemek tenceresi, iki somon ekmek ve sayıyla dağıtılmış yemek tabaklarında patates yemeği var. Tüten duman odayı ısıtıyor. Kayra da oturuyor. Nazlanmıyor. Annesinin zorla yedirmeye çalıştığı rengârenk yemekler geliyor aklına. “Bu tabak misafirimizin olsun.” Elif içinde et olan dolu tabağı Kayra’nın önüne koyuyor.

Yemeye başlıyorlar. Baba çocukla şakalaşıyor. Çatlak, kararmış elleriyle değerli bir vazoyu hassasiyetle tutuyorcasına nazik davranıyor. Oğlan birden öksürüğe boğuluyor. Boğazına bir şey kaçmış gibi kızararak öksürüyor. Elif bir şey içiriyor. Hiç bir şey olmamış gibi gülüşüyorlar sonra. Çocuk mutlu. Ama diğerlerinde hüzünle karışık bir umarsızlık seziyor. Ruhlarından akıp her şeyi yutabilecek kadar büyük bir sessizlik çöreklenmiş üzerlerine. Kızların yüzleri tabaktan kalkmıyor. Kayra gözlerindeki hüznün ve çaresizliğin sebebini bu hiçbir şeyi olmayan eve ve bu yemeğe, onların fakir olmasına yoruyor ve hak veriyor. Böyle bir yerde kim mutsuz olmaz ki diyor kendi kendine.

“Bu odada nasıl uyuyorsunuz? Yan yana hep beraber mi?”

“Evet, çok da eğleniyoruz. Hikâyeler anlatıyoruz birbirimize.”

Çocuk neden hep gülümseyerek bakıyor? Bir odada yan yana uyudukları için mi, hep beraber? Gece çok karanlık ve sessiz olduğunda ve tuhaf sesler duymaya başladığında yorgan yerine annesine sarılsa… Belki de, evet. Kayra hiç bilmiyor bu duyguyu. Bir tabak yemek, birkaç minder ve bolca gülüşmek sadece bunlar var bu evde.

“Haydi, herkes dersine” diyor Elif, sesindeki tını bir öğretmen edasında ama sevimli. Kayra da açıyor kitabını. Güzel bir saklanma yeri oluyor kitap. Arada etrafı izleyebiliyor, çoğunlukla Elif’i ve oğlunu. Oğlunu sevişini, dokunuşunu kafasında durmadan resimliyor, masal kahramanı yapıyor onları. Ve saatler boyu renk renk boyuyor kendinin isyan boyalarına. Evi aydınlatan tek pencere, apartmanın derme çatma bahçesine bakıyor. Olanca yağmurun ardından bir ışık vuruyor. Evin karanlığı kalkıyor.

Akşam oluyor. Kapıdan çıkmadan önce şöyle bir dönüp bakıyor. O izbe oda sıcacık, kocaman bir eve dönüşmüş. Minderlerle rengârenk, sevimli bir masal evi olan bu minyatür yuvayı, Elif’i, güleç çocuğu, masum kızları, güven veren babayı aklının bir yerine sığdırıp kendi evine çıkıyor.

Sonraki günlerde gözleri hep Elif’i aramakla geçiyor. Elif ilk gördüğündeki gibi adeta hayalet oluyor. Çöpleri başka birisi alıyor, soruyor.

Annesinin kahverengi saçlarına değen ufaklığın iri gözleri çıkıp geliyor gözünün önüne. “Nasıl olur? Nasıl  olur?” diye sayıklıyor. Elif’ i görmek istiyor. Ellerindeki boşluğu doldurmak, ona  bir kere sımsıkı sarılmak, oğulluk yapmak istiyor. Yedikleri patates yemeğini, gülüşmelerini, ufaklığın yorgun ama mutlu yüzünü düşünüyor. Sonra birden, sadece onun tabağında et olduğunu, o küçücük parça etin aslında son yemeğini yiyen çocuğa ait olduğunu ama onca acı ve yokluğa rağmen misafire saygılarından, Kayra’nın tabağına koyduklarını anlıyor. O zavallı hasta çocuk o gece ölüyor. Bir kor düşüyor kalbine. Pişmanlıkla haykırıyor; “Keşke ona gülümseseydim. Keşke onunla konuşsaydım. Keşke o yemeyi ben yemeseydim…”

Özlem Y. Uçak