Zülfü Livaneli son romanı Huzursuzluk’ta Ezidiler’i anlatıyor. Ezideler’e, çağlar boyunca ezilmiş, horlanmış, dışlanmış, zulüm görmüş bu insanlara duyduğum merakla okuyorum kitabı. Kahramanımız, çocukluk arkadaşı Hüseyin’in öldürülmesi ile doğduğu topraklara dönen İbrahim. Arkasına bakmadan gittiği ve unuttuğu topraklarla yeniden bir karşılaşma giderek bir hesaplaşma bu  dönüş onun için.  Ancak roman genel olarak Ezidiler’e yönelik zulmü ve  bakışı anlatıyor. Ezidi kampında gördüğü Meleknaz’a aşık olan Hüseyin onu alır çıkarır kamptan. Gazeteci olan İbrahim’in bu olay ve sonrasında olanları Hüseyin’in çevresindeki insanlar aracılığıyla anlatımı diyebiliriz Huzursuzluk için.

Bu arada Ezidiliği de öğreniyoruz. Altı bin yıllık bir din olduğunu, Tanrıları ve yedi melekleri bulunduğunu, Başmeleğin Melek Tavus olduğunu… Melek Tavus ilk başta Tanrıya secde etmediği için cennetten kovuluyor. Bu yüzden şeytanla bir tutuluyor. Dolayısıyla Ezidilerin de şeytana taptığı düşünülüyor. Oysa Melek Tavus sonrasında yaptıklarına pişman olup yedi bin sene gözyaşı döküyor, dünyadaki bütün ateşleri söndürüp bütün denizleri dolduruyor. Bunun üzerine de Tanrı yani Ezd onu affedip tekrar yanına alıyor ve baş melek yapıyor.

Ancak Ezidiler’in yaşadığı zulüm hiç bitmiyor. İnsanlık ağacının kırık dalı olarak tanımlıyorlar kendilerini. Bana göre onlar da tüm “ötekiler” gibi birer boyalı kuş. Farklı olmayı, “normal” diye dayatılanın dışında olmayı kapsıyor boyalı kuş olmak. Tıpkı Jerzy Kosinski’nin Boyalı Kuş romanındaki o küçük çocuk gibi dışlanmayı, horlanmayı getiriyor beraberinde. Ya da merhameti. Ki merhamet de bir tür dışlama aslında. Dahası merhamet “normal” olana kendini iyi hissettiren, içindeki boşluğu dolduran, huzursuzluğunu unutturan bir şey. Merhamet bencilce bir duygu.

indir

İbrahim arkadaşı Hüseyin’in ardından düştüğü arayışta Meleknaz’a ulaşıyor. İsteği ona yardım etmek, üstelik aşık da oluyor hiç görmediği o kadına. Ancak bu Hüseyin’in aşkına benzemiyor. Hüseyin’in aşkı, yücelten bir aşk. Sevdiği kadının acılarla baş edişini gören bir aşk. Hüseyin şöyle diyor Meleknaz’a yazdığı şiirde:

Sende Zaloğlu Rüstem kuvveti var
Bense zavallıyım, biçareyim
Güçlü olan sensin, zayıf olan ben
Çünkü sevda okuyla yaralandım.

Oysa İbrahim’in aşkında merhamet var. Nihayet Meleknaz’la buluştuklarında susarak şöyle diyor Meleknaz İbrahim’e: “Merhamet istemiyorum, hiç kimsenin acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası; ne bana acıyın ne çocuğuma. Merhamet zulmün merhemi olamaz.”

Ezilenler, zulme uğrayanlar, bir şekilde toplum dışına itilenler (farklı din ve/veya milliyetten olanlar, LGBT bireyler, ruhsal hastalığı olanlar…) merhamet istemezler. Daha doğrusu durumlarında merhamet edecek, acınacak bir şey yoktur. Bir insana acımak onu küçültmektir.

İşte Meleknaz da, Hüseyin’in onu yücelten aşkı ile İbrahim’in ona acıyan, ona yardım ederek kendi varoluşsal boşluğunu doldurmayı amaçlayan (tabii bu çok bilinçli yapılmıyor) merhameti arasındaki farkı anlıyor. İbrahim’in merhametini istemiyor.

Meleknaz’a sahip çıktığı için IŞİD yandaşlarının saldırısına uğrayarak Amerika’ya abisinin yanına giden Hüseyin’in oradaki ırkçılar tarafından öldürülmesi de bir diğer dikkat çekici unsur. Dünyanın hiçbir yeri güvenli değil. Ayrımcılık her yerde kendini gösteriyor. Bütün bunlar, bu zulüm, bu şiddet biter mi, biterse nasıl biter diye sormaktan kendini alamıyor insan. Yaşadığımız korkunç çağ bizi eziyor.

Eylem Hatice Bayar