Deniz Kıral tarafından 2015 yılında yazılmış bu denemeyi, Haldun Taner’in ölüm yıldönümü vesilesiyle yayımlıyoruz.

devekusu

Hanidir yazmak istediğim bir yazıydı bu, ne büyük şans ki Haldun Taner’in 100. yaşını bu yazıyla kutlama mutluluğunu yaşıyorum. Ferhan Şensoy’un “tiyatro peygamberi” dediği Haldun Taner, bugün tam 100 yaşında!

Taner’le tanışmam çok eskilere dayanıyor. Kurucusu olduğu Devekuşu Kabare’nin oyunlarıyla büyüyen son neslin mensubuyum. Yanlış hatırlamıyorsam 7 ya da 8 yaşındayken tanışmıştım Devekuşu Kabare ile. İki oyunlarının evdeki VHS kasetlerini sıkılmadan, tekrar tekrar izler ve her izleyişte de aynı keyfi alırdım. Bugün bile bu oyunların kimi skeçlerini izlerken gülmeye başlıyorum. Bu oyunlardan biri (Deliler) onun kaleminden çıkma değil; ancak ikincisinin (Aşk Olsun) yazarlarından biri de Haldun Taner. Mübalağa etmeyeyim ama Zeki Alasya’nın veya Metin Akpınar’ın canlandırdığı herhangi bir karakteri bugün sahneye çıkıp eksiksiz oynayacak kadar ezberimdedir bu iki oyun.

Haldun Taner üzerine bir şeyler söyleyen tek tiyatrocu Ferhan Şensoy değil elbette. Katıldığı bir programda Metin Akpınar’ın anlattığına göre, modern Türk tiyatrosunun kurucusu Muhsin Ertuğrul da şöyle tanımlar Haldun Taner’i: “Türk tiyatrosu ne zaman tıknefes olsa, Haldun ona can nefesi verir.” Devekuşu Kabare, Taner’in verdiği bu can nefeslerinden biri. Bin kişilik salonları silme doldurduğu günleri hatırlayanlar vardır hâlâ; ne büyük üzüntüdür ki ben bu efsane tiyatronun aktif olduğu döneme yetişemedim. Onları takip etmeye başladığımda, tiyatroyu kapatmalarının üzerinden dört beş sene geçmişti. (Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim kitabındaki Haldun Taner yazısında, Devekuşu Kabare’nin aslında tam olarak Taner’in kafasındaki şey olmadığını yazar. Aziz Nesin “Sen en azından istediğin şeyi yapıyorsun” dediğinde Taner “Allah aşkına, istediğim bu mu?” diyerek yanıt verir. Belki de bu anektod, Türkiye’de tiyatro sanatının zannedildiğinin aksine dünyayla aşık atabilecek bir düzeyde olmadığını da göstermektedir.)

Yine de ben bu yazıda Haldun Taner’in tiyatro adamlığından ziyade görmezden gelinmiş bir yanından, öykücülüğünden bahsetmek istiyorum. Bu cümle ilk başta tuhaf gelebilir, öyle ya adına öykü ödülü verilen bir yazarın öykücülüğü nasıl görmezden gelinir? Haldun Taner Öykü Ödülü, Sait Faik Hikâye Armağanı ile birlikte Türk edebiyatının en önemli iki ödülünden biriyken benim söylediğime inanmak pek de doğru gelmiyor; ancak yine de, ne zaman bir öykü yazarlarından liste görsem gözlerim boş yere onun adını arıyor. Taner, kayda değer işler ortaya koyduğu tek dal dramaturglukmuş gibi adeta yok sayılıyor.

Ben Haldun Taner’in yazar kimliği ile Ferhan Şensoy sayesinde tanıştım. Şensoy, 2007’nin sonunda katıldığı Aykırı Sorular programında üretken olmasını genç yaşında Haldun Taner’den aldığı çalışma disiplinine bağlıyordu:

Haldun Taner: “Ben her sabah erkenden kalkarım, daktiloyu balkona atarım, 20 sayfa yazarım.”

Ferhan Şensoy: “Nasıl hocam? 20 sayfa çok ciddi, aklınıza bir şey gelmezse ne yapıyorsunuz, öyle bir durum olmuyor mu?”

Haldun Taner: “Aklıma bir şey gelmeyebilir, gördüklerimi yazarım: 6.30 vapuru 5 dakika geç geçti. Martılar uçtu. Çocukları almaya okul minibüsü geldi. Manzarayı yazarım. Bu 20 sayfayı kullanmak zorunda değilim. Atabilirim, belki bir gün bir parçasını bir yerde kullanırım. Ama nasıl bir marangoz sabah dükkanın kepengini kaldırıp çalışmaya başlıyor, bir yazar olarak sen de kepengi kaldırıp çalışacaksın.”

Ferhan Şensoy’un, yanlış hatırlamıyorsam Falınızda Rönesans Var isimli kitabındaki bir denemesinde, babam diye bahsettiği Haldun Taner’in öykücülüğü ile yirmili yaşlarımın başında, Kızıl Saçlı Amazon ile tanıştım ve kısa bir süre içerisinde diğer öykü kitaplarını da okudum. Bütün bir külliyatını okuma isteğini bu denli güçlü duyduğum ikinci bir öykü yazarı hatırlamıyorum. Yukarıda alıntıladığım anektod ile Taner’den, bir yazarın çalışma disiplininin nasıl olması gerektiğine dair ilk öğüdümü de aldım.

Bu yazıdaki amacım Taner’in öykü yazarlığının detaylı bir analizini yapmak değil, bu belki başka bir yazının konusunu oluşturabilir. Bunu yapabilmem için, beş altı yıl önce okuduğum kitapları raftan indirip bir kez daha gözden geçirmem gerekiyor; ancak kitaplığım İstanbul ve İzmir olmak üzere iki ayağa bölündüğü için yakın zamanda bunu yapabilmem pek mümkün değil. Bu yazıda sadece, Taner’in bana göre neden büyük bir öykücü olduğunu anlatmaya çalışacağım. Kızıl Saçlı Amazon kitabında yer alan Geçmiş Zaman Olur Ki öyküsü üzerine biraz laflamak istiyorum.

f1c35fd4-dbc0-4331-aa12-3526c2d207e5
Geçmiş Zaman Olur Ki öyküsü, YKY’nin yeni baskılarında “Yaşasın Demokrasi” kitabında yer alıyor.

Öykü özetle, bir adamın gençlik aşkıyla yıllar sonra karşılaşmasını anlatır. Gençlik aşkı Mahinur’un yaşadığı köşkün kiralık olduğunu görür ve bir anda geçmişe dalar. Avucundan kayıp giden aşkının hatırasıyla bir yaz geçirmek üzere konağı kiralamaya karar verir. Konağa gider, kapıyı çalar; şişman kırmızı saçlı bir kadın açar. O Mahinur’u tanıyamaz ama Mahinur onu tanır. Biraz sohbet ederler; Mahinur, geçmişe dair hiçbir şey hatırlamadığını düşünür yazarın: “İtiraf edin o zamanlar bana karşı büyük bir zaafınız vardı. Bilmez miyim hiç? Vardı işte… Açık konuşmak icap ederse ben de bu hususta size hayli cesaret vermiştim…” Adamın her şeyi hatırladığından bihaber Mahinur bir müddet daha konuşur. Kahve biter, adam evden çıkar, Mahinur’un kocası ile de az sonra karşılaşır ama kocası onu tanımaz. Adam, ona sarılıp teşekkür etmemek için kendini zor tutarak bir kuş hafifliğiyle yokuştan aşağı iner. Farklı şekillerde pek çoğumuzun başından geçmiş bir öyküdür bu, illa bir gençlik aşkı ile ilgili olması gerekmez; değişik sebeplerle, geçmişteki bir yaşan(a)mamışlığın bedbinliğinden, keşkesinden çıktığımız, Aman iyi ki öyle olmuş yahu, dediğimiz olaylar olmuştur. Taner’in öyküsü, bu hissi merkezine taşır. Gelelim benim ilgimi çeken noktalarına:

“Neden daha ilk görüşte onu sanki asırlardan beri tanıdığım hissine kapılmıştım, bunu izah edemeyeceğim. Niçin bana her bakışında boğazıma bir eziklik, süzme balın boğazda bıraktığı gıcığa benzer tatlı bir baygınlık yapışırdı, o da meçhulüm.”

Şimdi burada duralım ve Meltem Gürle’nin Altyazı Dergisi ekibi ile yaptığı “İzliyorum” söyleşisinden bir alıntı yapalım:

“Nuri Bilge Ceylan’ın atmosfer kurma becerisine ulaşan başka bir yönetmen tanımıyorum ben. Atmosfer kurmak çok önemli bir şey, edebiyatta da çok önemli bir şey. Onu yapmadan, hiçbir şekilde metne yön veremezsiniz ve etki bırakamazsınız. Çehov’un becerisi de o: Çok kısa zamanda o atmosferi kurabiliyor olmak.”

Bu bakış açısıyla yukarıdaki iki cümleyi bir daha inceleyelim: Daha baştan, karakterimizin ince ruhunu ortaya koyan bir metin yaratmıyor mu Haldun Taner? Usta bir ressam gibi, birkaç fırça darbesiyle onun silüetini çiziveriyor: Öykünün baş karakteri, hayatın her ânını şiirle sarmalayabilen bir İstanbul beyefendisidir. Bu dikkati sayesinde öykü kendi gerçekliğini yaratır ve bizi sarıp sarmalar. İlerleyen kısımda Mahinur, Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirini bir yerden sonra hatırlayamayınca baş karakterin içinden “isabet oldu, yoksa şiire de Faruk Nafiz’e de yazık olacaktı” diye geçirmesini çok tabii bulmamız, Taner’in kısa bir sürede ne denli güçlü bir karakter çizebilme yetisi olduğunun bir kanıtıdır: Sadece birkaç paragraf önce tanışmış olduğumuz bir adamın tepkilerini tahmin edebilir hale gelmişizdir. Mahinur’un yaşlanmış halini öyle bir tasvir eder ki, baş karakterle birlikte biz de hayal kırıklığına uğrarız: “Bu haliyle Mısır filmlerindeki geçkin trajedi artistlerine benziyordu. Dilini dudakları üzerinde gezdirip yapışmış kalmış bir tütün parçasını, tüh diye hafifçe tükürdükten sonra, gözleri süzgün, devam etti.” Bir benzetme ve küçük bir jestle çizilen bir resim… Aslında Taner, Mahinur’un gençliğindeki fiziksel özelliklerinden bahsetmez bize, bildiğimiz yegâne özelliği “sarı ayva tüyleriyle kaplı incecik kollarının biraz sıkılsa kelebek gibi ezileceğidir”; ama yazar, adamın yıllar sonra Mahinur’la karşılaşmasını o denli ince seçilmiş detaylarla anlatır ki, biz de onunla birlikte şaşırır kalır ve hayal kırıklığına uğrarız. Gürle, atmosfer yaratabilme becerisi ile ilgili röportajın ilerleyen bölümünde “Çok müthiş bir özellik, bende olsun çok isterdim” diyor. Ben biraz daha ileri gideyim: Bu yetenek, bir öykücünün kumaşını gösteren en temel özelliktir. Öykücü, birkaç cümlede kafanızda kendi dünyasını yaratabilen yazardır.

Bu öykü, aynı zamanda geçmişi algılama biçimimizi de güzelce özetler. Bazı olaylara o denli saplanıp kalırız ki tüm bunlar sanki bir iki gün önce cereyan etmiş gibi gelir bize. Zaman o olayın üzerine bir koza örmüştür ve olaya müdahil olan herkes o kozanın içinde yaşlanmadan durmakta gibidir; oysa gerçek hayat böyle değildir, zaman akıp gitmeye devam eder, insanlar yaşlanır, öfkeler silinir… Yıllar sonra geçmişimizden fırlayıp gelen birini gördüğümüzde, Einstein’ın ikizler deneyinin aksine, zamanın herkes için akıp gittiğini fark ederiz. Şaşkınlığımız, kafamızdaki imajla gördüğümüzün uyuşmuyor olmasından gelir, koza dağılır; her şey yeniden inşa edilmeye başlar. Taner, oldukça sade bir dille bunu anlatmaya çalışır bize; esas adamımız geçmişin kozasının yırtılmasıyla muazzam bir ferahlık hisseder.

Öykü türleri arasında, lise yıllarından beri öğrenegeldiğimiz, meşhur bir ayrım vardır: Olay öyküsü ve durum öyküsü. Olay öyküsünün edebiyatımızdaki en kuvvetli temsilcisi Ömer Seyfettin iken durum öyküsünün en önemli örneklerini Sait Faik Abasıyanık vermiştir. Kategorizasyonu çok sevdiğimiz belli; peki Taner’in bu öyküsünü hangi tür içinde değerlendirmek gerekir? Bir yanıyla bir durum öyküsüdür, diğer yandan bir olay da anlatılmaktadır. Geçmişiyle yaşayan bir adamın bir ilanı okuyup yıllar öncesine gidişini görürüz, diğer yandan bu adamın geçmişindeki keşkesiyle yüzleşmesine de bizzat tanık oluruz. Belki de şöyle tanımlamak gerekir: Birkaç olaydan müteşekkil bir durum öyküsü.

raw_kitapsiz-kalmis-metinler-haldun-taner_580819032

Bence, Haldun Taner’in bir öykücü olarak bu denli görmezden gelinmesinin en önemli sebebi, basitlik ve sadelik kavramlarının bayağılık ile karıştırılıyor olması. Bayağılıktan uzak durmaya çalışan yazarlar -bence yanlış bir önsezi ile- karmaşık ve anlamca gömülü metinlere yönelmeye başlıyorlar. Burada belki şu tartışmayı yapmakta fayda var: “Bir sanat eserinin düzeyi, ifade ettiği fikir ne kadar derinlere gömülmüşse ve ne kadar iyi saklanmışsa o kadar iyidir.” Tarkovski’ye ait olan bu söz, yukarıda söylediklerime bir tezat oluşturuyor. En azından ilk başta yarattığı intiba bu; ancak bu söz, ister istemez şu soruyu da akla getiriyor: “Bir sanat eserinin ana düşüncesini derinlere gömmenin yegâne yolu anlam kapalılığı ve kendi içine gömülmüş bir dil anlayışı mıdır?” Bir metnin bayağılığı, karmaşıklığından bağımsızdır; kaldı ki metnin özensizliğini gizlemek adına karmaşık bir yapı kurmaya çalışmak da bir bayağılıktır. Bir öykücünün hızlıca atmosfer yaratıp (hem dil hem kurgu açısından) sade ve basit bir metin ortaya koyabilmesi için metnin gerekliliklerini sezebilmesi ve buna dayanarak neyi atıp neyi atmayacağına hızlıca karar verebilmesi gerekir. Haldun Taner, hepimizin bu gözle bir kez daha okuması gereken bir öykücü.

Bugün, hem anlamca hem de dil anlayışıyla kendi içine çökmüş, kapalı öyküler yazmak pek moda. Hatta neredeyse bu kapalı anlam bir kalite göstergesi haline geldi ancak Haldun Taner bu öyküsüyle olağanüstü bir bileşim sunuyor bize: Sade ve akıcı bir dil; akıp giden olay veya olaylar ve insanı sarmalayıveren bir atmosfer içinde karakterin dünyasını ortaya koyan bir metin. Yanlış hatırlamıyorsam Murathan Mungan’ın bir sözüydü: “Bir öykü, her şeyden önce bir öykü anlatmalıdır.” Bu tespite sonuna kadar katılıyor ve günümüz öyküsünün kendi içine çöken anlam kargaşası, öyküsüzlüğü, dil cambazlığı yerine Haldun Taner’in bu anlayışını modern öyküye uyarlayıp uyarlayamayacağımızı ölçüp tartmamız gerektiğini düşünüyorum.

Yazımın başında da belirttiğim gibi, bugün Türk edebiyatının en prestijli ödüllerinden biri de Haldun Taner Öykü Ödülü; ne var ki o, bugün öyküyle ilgilenen kişilerin objektifinin oldukça dışında. Umarım bu yıl, 100 yaşındayken bu yanı tekrar keşfedilir.

Nice yıllara Haldun Taner!

Deniz Kıral