Salgın günlerinde bize yoldaşlık eden: dizeler, öyküler, romanlar, geceler, gündüzler, rüzgarlar, yağmurlar, yoksunluklar, özlemler, kedilerimiz, içimizde dalgalanan sesler… Sanatın iyileştirici tavrı bir kez daha pratikte yüzünü gösterdi. Bu ara Emrullah Alp’ın Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan son kitabı Sanı’daki şiirleriyle yoldaşlık yapıyor, dertleşiyoruz. Okurunu sıkboğaz etmeden, acele, tez canlılıktan uzak dizeler okuyoruz. Dilin dinamikliği şiirlerde rengi ortaya koyan ilk olgu olarak karşımıza çıkıyor. Bu olgu üzerinden ilerlediğimizde eserlerin alt metinlerinde karşımıza çıkan; dipten gelen hareketlilikle, arıtılmış-incelikli şiirleri okuyoruz.

Sanı iki bölümden oluşuyor: “Sanı” ve “Ahdaş”. Sanı bölümü on iki şiirle okura merhaba, diyor. Metinler arasındaki bağ/lar nehir şiir tekniğiyle kurulmuş. “Sandım” vurgusuyla vurgulanan şiirler. Geçmiş zaman kipiyle yazılan dizelerle, patriarkal düzen kodlarını revize etmek/onarmak yerine, lirik üslupla yıkmayı tercih ediyor. Kullanılan dil, özellikle de son dize ‘vurgu’larında Cemal Süreya’nın keşke yalnız bunun için sevseydim seni şiirindeki tekniği görüyorum ve son dönemlerde okuduğum şair Gökhan Arslan’ın “Babam beni niye Öldürdü” kitabındaki son ‘vurgu’larını hatırlatıyor. Teknik olarak her iki şairin de bahsi geçen kitaplarını nehir şiir tekniğiyle yazdıklarını hatırlamakta fayda var. Sanı’daki şiirlerin geçmiş zamanla ilintisi bir hesaplaşma, yüzleşme ile bugünün koşulları içinde kuruluyor. Anlatıcı ve öznenin birbirinden belirgin bir dille ayrıştığını söyleyebiliriz. Öznenin şiirde varoluş durumu, üstlendiği rol, dinleyen olarak belirginleşiyor. Anlatıcı, özneyle geçmiş zamandan kalan anlarıyla şimdinin içinde yaşanılanı/düşünüleni şiirsel uzantılarla ulaştırıyor, hareketlendiriyor.

Şiirlerdeki ‘yargılayıcı’ tavrı üstü kapalı, yer yer imalı imgelerle okurken kimi zaman özneyle giriştiği uzlaşıyı da inceden sezmemize imkan tanıyor. Özneyle arasındaki bağın ve şiirdeki kısmi kurgunun, öykülenen meselenin de biricik olduğu mesajını vermeye çalışıyor, bunu özellikle istiyor. Bu minvalde, Birhan Keskin’in İstanbul Edebiyat Evi söyleşisinde dile getirdiği cümleler dolanıyor zihnimde:

“Birhan olarak şiire bakış açım; hayatımın iz düşümüdür, diyebilirim. Hayatla birlikte yol alan bir şairim. Önemli olan biricik ve tek olduğumuz. Bu yeryüzünde yedi milyar insan içinde bir tane Birhan olarak yazıyorum, yaşadığım hayatın, kendi serüvenimden, kendi acılarımdan damıttıklarımdan çıkarıyorum, tamamen hayatımın izdüşümünden çıkan şiirler…”

Emrullah Alp de kendi hayatından, serüveninden, sevinçlerinden, çıkmazlarından damıtıyor şirini; bu vesileyle otobiyografik olana çok uzak durmadığını, bunu şiirlerinde işlediğini net olarak gördüğümü ifade etmekten sakınmayacağım. Şair, -özneyi karşısına alarak- poetikası hakkında verdiği ipuçlarını, kendi üslubunu oluşturarak büyütmeye çalışıyor, gayret ediyor. Bu açıdan da örnek olabilir Sanı.

Kitabın izleklerini takip ettiğimizde, dar bir alanda dolaşırken coşkulu bir gökyüzünü de içeriye davet eden şiirlerle karşılaşıyoruz. Binlerce kuşun hür kanatlarından çıkan sesleri de duyuyoruz. Seslerin, mananın somutlaştığı şiirlerden birine örnek verirsek:

“yaşayabileceğim bir masal
kullanılmayan telgraf direği
kazanamayacağım savaşlar yaptım
denedim
ıslıklar, mırıldanışlar, toprak yollar
neyi seviyorsam denedim”

Bu dizeler kitabın Sanı bölümünün üçüncü şiirinden. Gök ve toprak arasında kanat seslerinin kulağa, göze, zihne gelişidir duyumsadığımız. Duyuyoruz ki: binlerce yıldan beridir birikerek gelen kültürün, yazınsal mirasın, destanların, masalların, şiirlerin, savaşların, bereketin, acının, sevginin, merhametin coğrafyasından (Kürdistan / Mezopotamya) sesleri de taşıyor içinde şair.

“Anneannem, Kürtçe kalbin dilidir derdi. Türkçe ise müziktir; bir şarap deresi gibi akar, yumuşak, tatlı ve parlak. Bizim dilimizse acının dilidir. Ölümü tattık hep, dilimizde nefretin ve acının yükü var” der William Saroyan, 1938’de yazdığı Yaşayanlar ve Ölüler adlı kitabında. Şairin sesi, biriktirdikleri şimdinin aktarımlarıyla oluşmuş olsa da aktarılan birikimin, mirasın bilincinde olduğu aşikârdır. Türkçe yazdığı şiirlerden insanın duyduğu: Kâh özlemin, kâh yitirişin, kâh keşkelerin, varoluşun, sancıların kelimelerden çıkardığı seslerdir. Leonard Cohen’nin söylediği gibi “Rafine edilmiş kusursuzluğu unutun. Her şeyde bir çatlak vardır. Işık içeri böyle girer…” Çatlaklardan giren ışık, dizelerle can bulup evrene dönüyor.

sanı

Kitabın ikinci bölümü olan Ahdaş ayrı ayrı başlıklar halinde yirmi bir şiirden oluşuyor. Yine belirtmekte yarar var, ayrı başlıklar halinde yazılan şiirleri okuyunca tek bir şiirin ayrı başlıklara bölündüğünü varsaydım. Denilebilir ki biten bir şiirin ardından gelen şiirler bir devamdır, başlangıç değil. Anlatıcının üstlendiği rolün burada kitabın ilk bölümü olan Sanı bölümünden farklı olarak değiştiğini görüyoruz. Bu fark, tek özne yerine birden fazla öznenin bir araya gelişidir. Ahdaş bölümünde yüksek bir yerden konuşuyor şair, diyebiliriz. Sanı’da özel bulduğu özneyle iç dünyasının dışavurduğunu, şiirini buradan inşa ettiğini düştüğümü belirtmiştim. Ahdaş da form ve üslup olarak, Sanı bölümünden bu yönüyle ayrışmıyor. Ayrıştığı yer, anlam ve edindiği sorunsallıktır. Oluşturduğu imgesel bağların birbirinden kopuk ve mesafeli olmayışı okurun verileri de görmesini sağlıyor. Şair kendine dert ettikleriyle bunu şiirsel noktaya taşıyarak toplumsal noksanlığı, sistemin tıkanıklığını, tepki olarak bireyin gücünü de yadsımadan “biz”e vararak çoğulculuğa evriltiyor. Bunun da göz ardı edilmeden okunması elzemdir ve okurun gözünden kaçamayacak kadar da belirgindir. Şöyle örnekleyelim: “size annesiz ağrı getirebilirim / sıtmalı bulantılar / sirke suyundan paçavra / mutlak diş üstüne karanfil” yerel seçim şiirinden ve devamında, “bolca denenmiş yollar / soğansız pilaki / bir duble rakı / beyaz peynir, kavun / illa ki” diyerek bireyin sancısını toplumsallaştırarak kuruyor, yapılandırıyor.

Kitabın Ahdaş bölümü, başka açılardan eleştirel olduğu gibi, günümüz dünyasını, ben’in gözüyle keşfederek yaşanmışlıkların verdiği olgunlukla zamana notlar düşüyor. Uzun dizelerden çok -sık sık olmasa da- kısa ve kesik dizelerle ilerliyor. Dizeler arası geçişlerde boşluklar kısa da olsa doyurucu söyleyişi okuru şiirden koparmıyor. Kurgudan çok yaşanmışlığın, deneyimin ortaya çıkardığı izlekler etrafında sıralanıyor şiirler. Ses, mana paralel bir bütün olarak düşe, zihne, kulağa varıyor.

Enver Topaloğlu, 26 Ekim 2019’da Duvar’da yayımlanan yazısında Emrullah Alp’le ilgili şöyle diyor:

“Modern Türkçe şiirin ustalarıyla örneğin Behçet Necatigil’in şiiriyle, biçimiyle, biçemiyle ölçülü bir etkileşim içinde olduğu izlenimi veriyor Alp. Genç bir şairin daha önceki deneyimlerden, birikimden etkilenmiş olması tuhaf değildir. Yadırgatıcı ve kabul edilemez bu etkinin abartılmasıdır. Emrullah Alp etkileşimi şiiri için verimli hale getirmiş.”

Necatigil’le etkileşim içinde olduğuna katılmakla birlikte, Emrullah Alp’in daha çok Kemal Özer ve Enver Gökçe şiiriyle ve çağdaşı ve yakından takip ettiğim şair ve çevirmen Gökçenur Ç. şiiriyle de etkileşim içinde olduğunu düşünüyorum. Emrullah Alp’in önceki kitabı Kekeme Kırıntı’nın da Necatigil şiiriyle etkileşim içinde olduğu söylenebilir, fakat Sanı belirttiğim gibi hem anlam hem de ses olarak Özer ve Gökçe şiiriyle ruh birlikteliği içindedir.

Kitabın bütününe baktığımızda zaman zaman boşlukta kalan dizelerle, “orda ne işi var” dediğimiz söz öbekleriyle de karşılaşıyoruz. Bu olmasa da olurmuş dediğimiz dizeler ve imgeler bunlar; çapaklar. Örnek verirsek; “gittiğin yoldu benim döndüğüm”, “kaçmak benim de aklıma geldi”, “ceviz ağaçları giyinmiş istasyonda” dizeleri öncesi-sonrasına bir bağlamla bağlanmasına rağmen havada kalıyor. Bu bizim eserle olan ilişkimizde, bizim öncelikle okur olarak beklentilerimizle de ilgilidir elbette. Gerisi şairin tasarrufu.

Burada yazıyı bitirelim. Hoş Geldin şiirinden dizelerle bitirelim ki bu zor günlerde hepimize iyi gelecektir.

“olanları unutma
unutma akışımızı
parçalanıp
inançla açışımızı
(…)
zorla yaşamayı
düştüğün yeri öp, avuçla
dirençle koş rüzgara
pencereleri çal, kapıları yokla”

Çayan Okuduci