hebeuhart.jpg_1756841869
Hebe Uhart

Haklısın, Miami’ye gitmiştik. Ama o farklıydı. Miami’nin bütün olayı “ölene kadar alışveriş”, bunu turistler yapar. Ama o “Dünyanın Etrafında” programında Pepe Ibáñez’in turistler ve gezginler arasındaki farkı açıklamasını izledim. Koyun gibi oradan oraya götürülüp etrafındaki hiçbir şeyin farkına varmazsan turist olursun. At gözlüğü takmış gibi. Yalnız hakikaten, sana Miami seyahatimi anlatma zahmetine girdim mi? Tek gördüğüm birkaç alışveriş merkeziyle bir iki palmiye ağacıydı. Ama şimdi anlatacak çok daha fazla şeyim var! Hem Pazar ekinde Napoli ve Capri resimlerini görünce Aldo’ya “İşte buralara gidiyoruz” dedim. Çünkü onun sağı solu belli olmaz, açık bir yanıt alınmaz ondan. Sırf ne istediğini öğrenmek için bile kağıt imzalatman gerekir. Neden böyledir ki bu? Bunu “Kişilik” başlıklı bir makalede okumuştum. Neyse ne yapalım, unuttum. Neyimiz var neyimiz yok bulup buluşturduk çünkü Leo’yu burada bırakacak değildim. Hem Leo İtalyanca öğreniyor. Ben hep İngilizce öğrenmesini istemiştim -çok daha faydalıdır- ve şöyle düşündüm: Şimdi o İtalyancadan faydalanmanın zamanı geldi. Ama sanki bir tasarıya sahip olmanın ne anlama geldiğini anlamıyor gibiydiler; erkekler hangi gezegende yaşıyor bilmem. Para biriktirmek için yemekte pilav, yumurta ve sosis yapmaya başladığımda Leo o çatlayan sesiyle (zavallı meleğim, sesi değişiyor) devamlı şöyle diyordu,

“Ama anne, ama anne!” Aldo da sanki sihirli şekilde kremaya dönüştürebilecekmiş gibi pilavını daireler çizerek karıştırıp duruyordu, bu da beni zıvanadan çıkarır. Şüphen olmasın, Napoli’ye varınca da sinirimi bozmaya devam ettiler. Antika mobilya dolu otel odasını görmen lazımdı. (Üçümüz de aynı odada yattık çünkü orada usul bu.) Aldo yatak örtüsünü altında ne olduğuna bakmak için bir hayaletin pelerinini açar gibi sıyırdı; hep karanlık bir sırrın peşindeymiş gibi oraya buraya bakınır. Leo da çarpık bacaklarıyla şifonyere bakınıp “Ne boktan şey!” dedi. Şu çocuğun ağzından çıkanlar var ya! Daha da kötüsü, bunu başkalarının önünde de yapıyor. Aldo bir rehber çıkardı ama ben şöyle dedim:

“Biz herkesin gittiği yerlere gitmeyeceğiz. Daireler çizerek kıvrılan o küçük sokakları keşfedeceğiz. Kaybolursak daha da iyi.”

Kaybolma düşüncesi hoşlarına gitmedi çünkü hayal gücünden yoksunlar. Ben bütün hayatımı kendimi yeni bir yerde bulana kadar yürüyebilmeyi düşleyerek geçirdim. Sanki bana başka biri olma şansı verilmiş gibi. O yüzden onları ikna etmek için dedim ki:

“Bir sokaktan aşağı dümdüz yürüyüp döner, sonra diğer sokaktan geri yürürüz.”

Dışarı çıktık ve dümdüz yürünemediğini fark ettik: Hep çıkmaz sokaklar vardı: Açılı, daireler halinde. Ve gördüğümüz ilk şey, tartışan üç adam oldu. Hararetli hararetli el kol hareketleri yapıyorlardı ve ben ne söylediklerini anlamak için ömrümü vermeye razıydım. Leo’ya sordum, bana şöyle söyledi:

“Ne zannediyorsun anne? Bana küfür öğretmediler ki. Ne diyor olabilirler? ‘Ağzını yüzünü kırarım senin piç.’”

Ve ona doğrusunu anlatamam. Boşa çıkarmaması gereken bir namı var. Aldo hepsi süslü yiyeceklere bakmak için bir vitrinin önünde durdu. Ağzı, hayatında daha önce hiç yemek yememiş gibi açılmıştı. Sinirlendim ve ona hiddetle şöyle dedim:

“İnsan yiyeceğe bakar mı! Kıyafetlere, dergilere bakılır; insan yiyecek vitrinine heyecanlanmaz!”

Ona böyle şeyler söylediğimde beni anlıyor gibi gözüküyor ama sonra eski numaralarına dönüyor. Böyle şeylere bakmadan edemiyor. Bir sefer de beni kolumdan yakalayıp şöyle dedi:

“Baksana, yanımızdan Napolili bir ibne geçti.”

“Gey bir erkek demek istedin.”

“Aynı şey” dedi. “Kaçırdın.”

Ve evet, anlatıyordum ya, o küçük sokaklarda yürüyor ve artık nerede olduğumuzu bile bilmiyorduk ki yaşları 11 civarında olması gereken birkaç çocuk bize yumurta fırlatmaya başladı. Uzaktan epey de iyi atıyorlardı: Yeni yıkadığım saçım yumurtaya bulandı, ICARO ceketim yumurtaya bulandı. Biri önde biri arkada iki grup vardı çünkü yumurtaların nereden geldiğine bakmak için arkamı döndüm ve pat! Tam kafamın arkasına. Benim oğlanın da tahtalardan biri eksik herhalde. Gülüyordu yahu! Hem de diğerlerine katılıp Napoli’nin her yerine yumurta atmasına ramak kalmıştı. Sabrım taşmıştı. Sordum:

“Sen kimin tarafındasın ki? Bizim mi onların mı?”

“Öf anne!”

Polisleri fark ettiğimden gelmeleri için seslendim. Bana baktılar, korkmuşlardı. Bir suç işlendiğini falan düşündükleri belliydi, el hareketleriyle onlara yumurta yağmuruna tutulduğumuzu anlattım. Gerizekalılar sadece güldüler, biri de şöyle dedi:

“Eee, Karnaval zamanı.”

Ona ağzının payını verirdim de İtalyanca bilmiyordum. Pisliğe bulanmış halde otele dönmemiz de zaman aldı çünkü yürüye yürüye on mahalle öteye gitmişiz. Neden mahalle diyorum ki? On spiral desem daha doğru çünkü Napoli sokakları ızgara planlı olsaydı gayet rahat dönerdik.

Ve şöyle düşündüm: İtalyalara kadar çamaşır yıkamaya gelmedim. Ayrıca, Napoli’deki suya -gerçi sudan ziyade salyaya benziyordu- o iğrenç yumurtalar karışmıştı. Ağlamak istiyordum. Benim iki ahmak televizyonu açıp futbol izlemeye başladı, İtalyanlar calcio der. İlk uçağa binip eve dönesim geldi. Dizimden başka bir şey düşünemiyordum. Ben yokken ne olduğunu anlatman lazım. Sarışın oğlanla mı evlendi ahlaksız olanla mı? Neyse, sonunda her şey yoluna girdi. Şükürler olsun. Bir öğleden sonra ziyan oldu ama ertesi gün aynı bir hanımefendinin söylediği gibi gidip Napoli bit pazarından ikinci el paltolar aldık, orada hırsızlık olabileceğinden çantama göz kulak olmamı da söyledi.

Pazar yoluna düştük ve eşyalarımızı güvende tutma savaşı verdik; kötü talihin bize bir daha vurmasına izin verecek değildik. Otobüs durağına yürüdük, böylece her şeyi görebilecektik. İnanmazsın, evlerin pencereleri doğrudan sokağa bakıyor ve sanki orada onlarlaymışsın gibi insanlar içeride ne yapıyorsa görebiliyorsun. Yatakta olduklarını görebiliyorsun veya buzdolabını açtıklarını. Pencerelerin birinde bir piyano gördüm, piyanonun üstünde de bir meyve kasesi vardı. Tarz karmaşasını seviyorlar sanırım. Konu ne olursa olsun gerçekten ortaya karışığı seviyorlar çünkü kilisenin yanında bir balıkçı var ve balıkçı balıkları bir kediyi kulaklarından tutar gibi kaldırıp “Mirate, mirate!”[1] diyor. Ve Aldo yine daha önce hiç balık görmemiş gibi kalakalıyor. Ve pencerelerden gördüğüm insanlardan bazıları o kadar şişman ki! Sağlıklarına gerçekten zararlı. Bir de duvarlara kocaman ölüm ilanları asıyorlar. Leo fark etti (onları okuyabildi). Bana geldi ve dedi ki:

“Baksana anne, ne ürkütücü bir tabela!”

Ben hep ona farklılıklara saygı duyulması gerektiğini öğretmeye çalışırım; gerçi o şeylerin boyutu da cidden… Ama hemen otobüs durağının orada bayıldığım bir şey vardı. Kendimden geçtim. Birilerinin üstüne bir balıkçı, fırıncı ve bir bisiklet -hepsi çok güzel işlenmişti- yonttuğu devasa, büyüleyici bir yemlik. Bir de tamamen makyaja bulanmış iki kadın heykeli vardı, bana orospu gibi geldiler ama ben nereden bileceğim ki? Belki orada olmamaları lazımdı, bilemiyorum. Baksana, Teresa’nın dairesi satıldı mı? Olacağı yok o işin. Neyse, otobüsleri çok güzel. Otobüste epey Afrikalı veya extracomunitarios vardı; İtalya’da yaşayan ama AB’den olmayanları tanımlamak için böyle derler. Gerçekten iyi huylular, gerçekten edepliler. Afrika kıyafeti giymiş bir adam vardı ve Aldo ağzını yaymış adama bakıyordu. Çimdiklemek zorunda kaldım çünkü insanlara öyle gözünü dikip bakmak kabalıktır. Bir seyahate çıktığında her şey son derece normalmiş gibi davranman gerekir. Hem biri seni eşek sudan gelinceye kadar dövmeye kalksa ne yapacaksın? Bit pazarında isteyebileceğin her şey var: Güzel ayakkabılar, botlar, ceketler, elbiseler. Sudan ucuz! Her tezgahta ufak bir taburenin üstünde “Comprate, comprate!”[2] diye bağıran bir adam var. Anlamadım gitti. Herhalde aşağıda ne olup bittiğini daha iyi görebilmek için oraya çıkıyorlar çünkü her şey o kadar hızlı oluyor ki birileri gelip elindekini kapıveriyor. Bir hanımla aynı şeyi aldım ve sadece “Önce ben gördüm” diyebilirdi. Beğendiğin her şeyin üstüne atlamak ve sonra onları küçük bir köşeye götürmek zorundasın ki ben de öyle yaptım. Ama oğlanların hiçbir şeye faydası yok. Aldo’ya “Şunu al” desen “Nerede?” diye soruyor. O zamana kadar da başkası çoktan almış oluyor. Şimdi, sana bir şey satana kadar satıcılardan tatlısı yok, ondan sonra sana arkalarını dönüyorlar. Bir daha yüzüne bile bakmıyorlar. Sonra bir kafede oturduk ve Leo dandik iplerle ikinci sınıf kağıda sarılı paketlerin hepsini hemen açmak istedi. Sessizce yürüyerek her şeyi otele taşımak zorunda kalabilirdik. O kafede öyle iyi hissettim ki! Hayallere daldım: Burada, Napoli’deyim! Kimin aklına gelirdi ki? Keşke büyük teyzem şimdi beni görebilseydi, buralarda bir yerlerde doğmuştu. Nereliydi? Hatırlamıyorum, hem neyse, o kadın zaten hiçbir şeyle ilgili tek kelime etmezdi. Sana diyeyim; bir dahakine tek başıma, o ikisi olmadan geleceğim. Sonra siparişimi verdim.

“Un cortato. Cúanto costi?”[3]

Ve Leo şöyle dedi:

“Öf be anne!”

Garson yüzüme öylece baktı ve beni anlamadığı (veya anlamazdan geldiği) için benim yerime Leo sipariş verdi. Orada her şeyin sonunda “t” ve “i” var, ben de hakikaten doğrusunu söyledim sanıyordum. Çocuk bir işe yaradı en azından. Yemin ederim, bir gün oraya tekrar gideceğim ve daireler çizen o sokaklarda bir aşağı bir yukarı yürüyeceğim.

***

Via Toledo’da (onların Calle Florida’sı gibi bir şey) yürüdüğümüz gün kavga ettik. Leo internet kafeye gitmek istiyor, Aldo da dışarı çıkmak için giyinmiyor, televizyon seyrediyordu. Buyruk veren hep ben olmuşumdur. O çocuğa ağzını açıp da bir şey söylemez. Sonunda da Dr. Socinsky’nin dediği gibi ortada olmayan babaya dönüşür, benim de tepem attı, sana ne diyorum, küplere bindim. Yakınlarda konuşmaya başlamazsa midesinde ülser çıkacağını veya anksiyete krizi geçireceğini veya daha kötü bir şey olacağını söyledim. Benim oğlanın da tahtalardan biri eksik herhalde çünkü bana sırıtıp “Ülser olmasını istiyorsun zaten” dedi. Neredeyse suratına tokadı yapıştıracaktım. Biraz İtalyanca biliyor olabilir -bunu inkâr edecek değilim- ama aklı tam da yerinde değil. Şöyle düşündüm: Yapayalnızım, ve bir kez daha eve giden ilk uçağa binmek istedim. Ki bunu yalnızca lafın gelişi söylüyorum çünkü Via Toledo’ya gidip kavgayı unutmaya can atıyordum. Adriana’nın annesi iyileşti mi, söylesene? Çok rahatladım. Mavi gökyüzünün altında, ki buradaki gökyüzü gibi değil, insanın içini hayatla dolduran canlı bir açık mavi, Via Toledo kıpır kıpırdı. Nasıl açıklasam? Bir kere sokak extracomunitarios, Afrikalı dolu. Hemen hepsi aynı şeyi satıyor: Yara bandı ve ıvır zıvır, saat. Leo, Afrika’dayken prens olduğunu söyleyen bir adamla konuştu. Cidden doğru olabilir mi bu? Afrika prensi olsa bile yara bandı satan bir prens? Kim bilir? Bir de yerde oturmuş yavru kedi satan bir Romanyalı vardı. Bize kedilerden birini satmak istedi, çok da tatlıydı ama otel odasına yavru kedi götürülmez. Kardeşlerinin Arjantin’e göç ettiklerini, kendisinin orada kedileriyle tek başına olduğunu anlattı. Bir de bize tanıyor muyuz diye Rosario’daki kardeşlerinden birinin adını söyledi. Arjantin’i ne zannediyor ki? Haritada leke mi? Fırsattan istifade ona Arjantin’in kocaman bir ülke olduğunu, olayı hiç anlamadığını söyledim. Sonra aklıma Arjantin’in cidden ne kadar büyük olduğu geldi, bütün ülkeyi baştan sonra keşfetmek isterim. Romanyalının yanında da oyuncak bebekli bir vitrin vardı. Tanrım! Buradaki bebeklerle kıyaslanmaz bile. Burada güzel bebek olmadığını fark ettin mi hiç? Napoli’de her bebeğe farklı kıyafet giydirmişlerdi: Podyumda yürüyen bir manken, kayak yamacında bir kayakçı, mutfağında küçük bir aşçı. Rüya gibiydi. Ben bakmak için durunca Leo bize söylemeden internet kafeye sızmış. Sonra onu aramak için internet kafeye gittik ama yoktu. Bir de Aldo devamlı “Gelir nasıl olsa” deyip beni daha da gerdi. Bu adamın aklına bir fikir düştü mü onu aksine ikna etmenin imkanı yoktur. Ne yapacağımı bilemez halde otele döndüm, polisi veya konsolosluğu aramaya hazırdım ve bu çocuğu ne kadar sevdiğimi fark ettim. Otele vardığımızda yatağa oturmuş ayak tırnaklarını kesiyordu. Onu öldürebilirdim. İşte o zaman hepimizin kendi başımıza takılıp ne istersek onu yapmamız gerektiğine karar verdim. Çünkü Aldo volkan lavlı yeraltı mezarlarına gitmek istiyordu ve ben de yerin altına girecek değildim çünkü klostrofobim tutuyor. Leo da hayatını internet kafede geçirmek istiyorsa onu tutan yoktu. Hem yerin üstünde görecek o kadar şey varken insan neden yerin altındakiyle uğraşır ki? Aldo akşamları rehbere tekrar tekrar bakıyordu, bu da kanı beynime sıçratıyordu. Rehberi aklından çıkarman lazım. Napoli’desin ve vaktini rehbere bakarak harcayacaksın, öyle mi? Hiç durma, ne istersen yap. Ben yürüyüşe çıktım, etrafımdaki her şeyi keşfettim. Tramvaya bindim; nereye gittiğini bile bilmiyordum ama ne heyecan! Kendimi tam deniz kenarında, yepyeni evlerin olduğu zengin bir muhitte buldum. Bir de “Londra’ya hafta sonu kaçamağı 200 dolar” yazan bir tabelası olan bir seyahat acentesi vardı. Düşünsene bir, bizim Mar del Plata’ya gitmemiz gibi Londra’ya gidiyorlar. İki yüz dolar! İnanamadım. Tek başıma olsam giderdim Londra’ya. Sonra daha görecek çok şeyim olduğu düşüncesiyle kendimi telkin ettim.

***

Ben hep çok hassas olmuşumdur, her şeyden hep çok derinden etkilenirim, biliyor musun? Dışarıda yürüyüp dururken şöyle düşünmeye başladım: Ben Aldo’yla neden evlendim ki? Yemeğini beğenip beğenmediğini sorsan “Yeniyor işte” der. Her şeyde böyledir. Ve benim oğlan da hiçbir şeyle ilgilenmez, varsa yoksa internet kafe. Orada iyi niyetli bir meleğe benzeyen mavi gözlü, kıvırcık saçlı, küçük masum yüzlü biriyle arkadaş oldu. Sonra ne görsem beğenirsin? İkisi birden sokağın sonundaki meydanda kendi yaptıkları ufak bir sapanla köpeklere taş fırlatıyorlar. Hem bu yüzden hem de tek başımıza takılmaya başladığımızda birbirimizi bir türlü bulamayışımız nedeniyle yeni bir kural koydum: Tekrar grup halinde çıkacaktık. Antonio Kalina’nın dediği gibi: önce aile; ailenin işlenip yetiştirilmesi gerekir, bir şey gelişmiyorsa ölüyordur. Bizim ailemiz de gelişmiyordu. Ben tabii ki gelişiyordum, olgunlaşıyordum ama aile hayvan gibidir; pençelerinden biri yara alırsa o mahluk bir daha iflah olmaz. Hem ayaklarım onca yürümeden hep su toplamıştı. Abartmıyorum. O yüzden akşam Aldo rehberi çıkardığında hep birlikte gidebileceğimiz bir yer seçmesini söyledim. Leo hemen atladı:

“Ayy anne, hani rehbere baş belası diyordun!”

“Bazen öyle. Bazen değil” dedim ona sertçe. “Üf!”

Leo, Pier Paolo’yla takılmak istiyordu, hani şu melek yüzlü olan. Bu yüzden, Assisili Aziz Francesco gezisine sürükleyerek götürmek zorunda kaldık. İnanılmaz bir yolculuktu, her yerde çok eskilerden kalma kaleler vardı. Rehber bize hangi çağdan kaldıklarını anlattı ama eminim hepsini kendisi bile bilmiyordu. Sayabileceğinden fazla kale vardı. İçinde kadim hayaletlerin yaşadığını hayal ettiğim çarpıcı bir siyah kalenin önünde geçtik ve Leo şöyle deyiverdi:

“Ne boktan kale!”

Otobüste olay çıkarmak istemediğim için ama aynı zamanda Leo rehberi -gerçi adam gerçek bir rehberin yanından bile geçemezdi ya- gerçekten dinlediği için bir şey söylemedim. Rehber, İspanyolca konuşuyordu; sözde İspanyolca. Bir de Quilmes’de yaşadığını söyledi. Tek kelimesine inanmadım çünkü ıslah edilmiş bir mahkuma benziyordu. Hani vardır ya öyle tipler? Hapisten yeni çıkmış gibi gözüken ıslah edilmiş alkolikler gibi. Bu adam dedi ki:

“Aziz Francesco ateş basınca nehre atlarmış çünkü ateşler her şeyi yakıp kül edermiş.”

İnanabiliyor musun?! Aziz Francesco’ya nasıl ateş basacak ya? Ateş basıp da nehre atlayan muhtemelen rehberin kendisi. O meymenetsiz yüzüyle. Doğru düzgün bir rehber değildi. Gerçek bir rehberin, rehberlik ettiği kişilerden daha fazla şey bilmesi gerekir ama geziye çıkmak benim fikrim olduğu için çenemi kapalı tutmak zorunda kaldım. Birileri o adama acıyıp üç kuruş kazansın diye iş vermiş herhalde. Başka ne iş bulacak ki?

Ben hep yeterince yoktur diye paramı sayar ve sandığımdan daha fazla param olduğunu görünce çok mutlu olurum. Çamaşır yıkayacak değildim. Bir şeyler almak için bit pazarına gittim ve ikinci sefer o kadar profesyoneldim ki en iyi fırsatları kaptım. Tek başına gittim; erkekler alışverişte çekilmiyor. Bir yere ilk gelişinde gözlerinle her şeyi sindire sindire algılamaktan ne kadar farklıydı, şimdi her şey çok doğal geliyordu! Herkesi açık pencerelerinden görmeye alışmıştım bile. Şişman bir hanım televizyon mu seyrediyor? Neden olmasın? Adamın biri sokakta korsan CD mi satıyor? Olabilir yani, hatta selam bile verdim. Burada doğmuş gibi hissediyordum. Beni turist değil, oranın yerlisi zannetmelerine bayıldım. Sonra da tekrar artık avcumun içi gibi bildiğim Via Toledo’ya gittim. O Rusları ilk gördüğümde ne kadar etkilendiğimi hatırladım; iki kızla daha yaşlı bir adam, kızlar gerçek bir konser verir gibi keman çalıyor ve adam Teatro Colón’un şefiymiş gibi onları idare ediyordu. Kızlar adamın her hareketini takip ediyorlardı.

Rusya’da gerçek bir salonda çalmaları lazım. Kızlar süslenip püslenmişti. Önce onları izlemek için durdum, saat kaç olursa olsun her gün oradaydılar ve bozuk para toplamak için ufak bir tabak dolaştırıyorlardı. Sonra izlemeyi bıraktım, şef rolünü oynayan adam muhtemelen pezevenkleri olduğu için hayatta hiç ilerleme kaydedemediklerini veya sokaklardan kurtulamadıklarını düşündüm. Bir kitapçının önünden geçtim, satıcı kapıdaydı. Benimle İspanyolca konuştu.

“Arjantin mi?”

Nereden bilmişti? Nedir yani, alnımızda mı yazılı? Önce hiç hoşuma gitmedi. E tabii, satın aldıklarımı gördü, diye düşündüm. Hem o dandik paketleri görmesi hoşuma gitmemişti çünkü zarif bir adamdı. Arjantin’de birkaç sene yaşadığı için İspanyolcası iyiydi. Her şeyin huzurlu ve sessiz olduğu Siena’da bir evi olduğunu ama gürültüyü ve curcunayı özlediği için Napoli’ye taşındığını anlattı. Ne sohbetti ama! Gerçek bir Rönesans adamıydı. Ama gürültü ve sessizlikle ilgili kısım pek aklıma yatmadı çünkü “Baştan Aşağı Ülkemiz” programında herkesin Mar del Plata’da toplaştığını görmüştüm. Sessizliğin kulakları sağır ettiği doğada birçok yalnızlık sığınağı varken bu şehir gürültüyle dolup taşar. Yok, öyle değildi, “sessizliğin gürüldediği” diyordu. “Baştan Aşağı Ülkemiz”de ayrıca sessizliğin gürültünün üstünde olduğunu, daha üstün olduğunu söylemişlerdi. Ve o denli kültürlü olan, etrafı kitaplarla çevrili o İtalyan beyefendi gürültüyü sessizliğe tercih ettiğini söylüyordu, öyle mi? Ben nereden bileyim? Önceki gün saçlarımı yıkamıştım ve gözlerim de güzel gözüküyordu çünkü saçlarımı yıkadıktan hemen sonra gözlerim küçülür ve koyu koyu olur. Bir de şöyle bir sorunum vardır: Ya saçlarım temiz ve gözlerim donuktur ya da gözlerim parlar ama saçlarım comsi-comsa’dır[4]. Gözlerim parlıyordu çünkü dışardaydım, yürüyordum. Ve kitapçı benimle konuşup durduğu ve bana erkeklerin üzerinde kıyafetleriyle denize atladıkları Meryem Ana bilmem ne festivalini anlattığı için şöyle düşündüm: Beni düşürmeye çalışıyor olabilir mi? Bütün bunlar bir çuval dolusu yalan olabilir mi? Kim bilir, belki de Napoli’de böyle yapılıyordur, bir sürü saçmalık uyduruluyordur. Sonra bana ünlülerin, ünlü yazarların hep Via Toledo’da bir aşağı bir yukarı yürüdüklerini anlattı. Ve o sokakla ilgili yazılacak ne varsa neredeyse hepsini yazdıklarını. Şehre biraz göz gezdirmişlerdi tabii. Ama yazarlardan biri -kim olduğunu hatırlamıyorum- vaktinin tamamını odasında geçirmesine rağmen şehirle ilgili yazmış. Nasıl yani? Etrafı kitaplarla çevrili o satıcı bana yalan söylüyor olabilir miydi? Oradan ayrılmak istiyordum çünkü hem yemek saati gelmişti, ve ondan nasıl kurtulacağımı bilmiyordum, hem de kafamı bu saçmalıklarla doldurmasını istemiyordum. Söylediği yazarlar, olduklarını iddia ettikleri kişiler değillerdi. Yazarlar inceler, araştırma yapar ama şimdi benim şehirde onlardan çok yürüdüğüm ortaya çıktı, öyle mi? Üniversitenin yalnızca ilk senesini okuyan ben? Hiç mantıklı değildi. Sonunda gerçek bir hanımefendi gibi oradan ayrıldım. Ufak bir hareket yaptım, sözünü kesmek için hafiften gülümsedim ve anladı. O lanet paketleri yerden almak zorunda olmam kötü oldu çünkü hanımefendiler paket taşımaz. Dükkandan çıkarken iplerden biri çözülür gibi oldu ama adam fark etmedi.

***

Son günümüzde oğlanlar gerçekten sinirimi bozmaya başladılar. Aldo bavulunu toplamak için son ana kadar bekledi. Onu da yalan yanlış yaptığı için ne var ne yoksa boşaltıp geri koymam gerekti. Her şeyi mis gibi yerleştirdim. Hiç tepki bile vermedi; adamın umurunda değil. Leo ceketini giymek istemedi. Sokakta kavga ederek yürürken “Üç Ahbap Çavuşlar” gibiydik. Uçakta Leo’ya dedim ki:

“O çantayı yukarı koyma, düşer.”

Ama yine de koydu. İçinde ne vardı bilmiyorum, umurumda da değil. Sinir olmuştum ve sebebini bilmiyordum: Onlar yüzünden değildi. Napoli’den ayrıldığım için miydi? Havaalanı yolunda trene binen birine veda eder gibi şapka sallayan bir dilenci gördük ve sanki bana veda ediyor gibi hissettim. Biraz duygusallaştım çünkü şöyle düşündüm: Kim bilir tekrar gelecek miyim? Hep her yere gitmekten, etrafta dolaşmaktan, keşfetmekten bahsederim; bir keresinde Antarktika’ya bile gitmek istemiştim ama her yere öyle kafana esince gidilmiyor. Onlara bakışlarımla Benimle konuşmayın bile dedim ve o kadar sinir olmuştum ki uçağa binmekten korktuğumu unuttum. Sonra kendimi sakinleştirmeye çalıştım çünkü uçuş sırasında bu iyi olmaz, bir faydası yoktur. Gözlerimi kapattım ve sokakta şapkasını sallayan dilenciyi gördüm, şapkayla kendini yelliyordu. Sonra herkesin üzerinde kıyafetleriyle denize atladıklarını hatırladım. Bir bir atlarlar. Bir de sütü kahveye nasıl döktüklerini hatırladım. Uzaktan, daireler çizerek, bir bebeği nazikçe yatağına yatırır gibi dökerler. Sonra da uyuyakaldım.

Hebe Uhart

Çeviren: Çağla Taşkın

Yazarın “The Scent of Buenos Aires” adıyla İngilizceye çevrilen öykü kitabından.

[1] Bakın, bakın!

[2] Alın, alın!

[3] Bir cortado. Ne kadar?

[4] Fr. comme çi, comme ça. Eh, şöyle böyle. Komsi komsa.