Bir süredir aklımda George Orwell’ın 1984 adlı romanını tekrar okumak ve onunla ilgili bir yazı yazmak vardı. Ama o arada Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü romanına başladım ve önsözünde 1984 ile karşılaştım. Atwood, Damızlık Kızın Öyküsü’nü Orwell’ın romanının geçtiği tarihte, 1984’te yazmıştı. Üstelik nisan ayında yazmaya başladığını söylüyordu, önsözde. (1984’ün ilk cümlesi şöyledir: “Pırıl pırıl, soğuk bir nisan günüydü; saatler on üçü vuruyordu.”) Bütün bunlar birer tesadüf müydü ya da Atwood’un bilinçli bir seçimi miydi bilmiyorum. Önsözünde buna dair bir şey yok.

9789750726736

İki roman da şu an yaşadığımız gerçeklikten farklı bir toplumu, toplumsal ilişkileri, bir düzeni anlatır. Orwell’ın romanı bir distopya iken, Atwood kendi romanı için distopya ve ütopya kavramlarının bir birleşimi olarak ortaya attığı “üstopya” terimini kullanır. Orwell 1984’te kurguladığı distopik evreni aktarmayı kahramanı Winston’un yaşantıları aracılığıyla yaparken, Atwood adını bilmediğimiz damızlık kızın ağzından yapar. Orwell’ın 1984’ü acımasız bir distopyadır. Orwell 1948’de yazdığı bu romanında sınırları tamamen belirlenmiş, bellekten yoksun bir toplumsal yapıda gerçekliğin dil aracılığıyla denetim altına alındığı, insanların “büyük birader”in sürekli gözetimi altında olduğu, karanlık bir dünyayı anlatır. Bu dünyada İngsos denilen egemen ideolojinin diğer düşünce biçimlerini olanaksız kılması esastır. Kahramanımız Winston’ın bir defter alıp günlük tutarak işlediği suç, Julia ile ilişkisi ile başka bir boyut kazanır. Winston günlük tutarak tüm öteki suçları da içeren temel suçu işlemiştir. Buna düşünce suçu denmektedir ve sanki bu suç dışında başka bir suç yoktur bu toplumda. Her şey en ince ayrıntılarına kadar belirlenmiştir. Karşı örgüt, onun yapılanması, düşünce suçlularını ortaya çıkarma yolları ve onların ne şekilde yok edileceği ya da tekrar sisteme katılacağı hep belirlidir. Aşkla özgürlüğe atılan bir adımın sonuçta korkuya yenik düşülerek sonlanmasıdır 1984. Orwell’ın bu romanı, önsözde Eric From’dan yapılan alıntıda belirtildiği gibi “güçlü bir uyarı”dır belki de.

Oysa Atwood’un romanı bir rüyada geçiyor gibidir. Özellikle romanın başlarında anlatımın kendisinde kopukluklar, boşluklar, anlam kaymaları vardır. Roman ilerledikçe kahramanların anılarına dönmesi, geçmişi hatırlamaya başlamasıyla birlikte dilde de düzelme görülür. Atwood’un romanında da bir Göz’den bahsedilir. Ancak bu Büyük Birader gibi tek bir göz değil, gözlerdir. Ve bu gözler çok da belirli değildir.

Burada rejimin adı Glead’dır ve damızlık kızlar ait oldukları erkeğin adıyla anılır. Örneğin bizim kahramanımızın adı Fredinkidir. Gerçek adını hiçbir zaman öğrenemeyiz. Damızlık kızın görevi adında saklıdır. Komutana çocuk vermek.

3df08952d3a4797ce399b6cf6d95450f-MjqAa

Kahramanımız eski günlerle şimdiki zaman arasında gidip gelir sürekli. Kitabın sonunda okuduğumuzun bir bant kaydı olduğunu anlarız. Ancak bu kayıt yazılı bir metinden de kayda alınmış olabilir. Burada yine 1984’deki belirlilik yoktur. 1984’de Orwell bir karşı örgütün varlığına bile izin vermez. Oysa Damızlık Kızın Öyküsü’nde kahramanımızın komutanı deler kuralı. Bunu damızlık kızla Scrabble oynayarak yapar. Böylece komutan da damızlık kız da belki de romandaki tek belirlilik olan var oluş kurallarının dışına çıkarlar. Damızlık kız sadece bir doğurganlık nesnesi olmasının, komutansa komutanlık ne gerektiriyorsa onun. Ki aralarında olması gereken tek ilişki duygusuz bir cinselliktir. Şöyle diyor damızlık kız bir yerde: “Bize dair eğlendirici hiçbir şey olmamalı, gizli duyguların serpilmesine hiç yer bırakılmamalı. Ne onlar ne de biz özel ilişkiler için yaltaklanmamalıyız, aşk için hiçbir dayanak bulunmamalı. Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu: kutsal tekneler, gezgin kadehler.”

Orwell’ın roman boyunca üzerinde durduğu şeylerden en önemlisi dil. Yapılanı bir filolog olan Syme karakterinin ağzından dinleyelim:

Sözcükleri yok etmek harika bir şey. Hiç kuşkusuz asıl farklılık fiiller ve sıfatlarda ama atılabilecek yüzlerce isim de var. Örneğin “iyi” sözcüğü. İyi sözcüğü varken “kötü” sözcüğüne niye gerek duyalım ki? “İyi değil” dersin olur biter.

Yeni söylemin tüm amacının düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşünce suçunu tam olarak olanaksız kılacağız çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak

Kurumların (Varlık Bakanlığı, Gerçek Bakanlığı, Sevgi Bakanlığı, Barış Bakanlığı) adlarıyla bir ilgileri yoktur. Sloganlar “SAVAŞ BARIŞTIR”, “ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR”, CAHİLLİK GÜÇTÜR”  şeklindedir.

Atwood da kelimelere önem veriyor ancak farklı bir şekilde. Örneğin eskiden İşçi Bayramı olarak kutlanan 1 Eylül günü bu yeni toplumda doğum bayramı olmuştur (Şu açıklama verilmiş romanda: Labor (işçi) sözcüğünün yan anlamlarından biri de doğum yapmak). Üzerinde inanç sözcüğü yazan bir yastık var. Geçmişten kalmış bir nesne bu ve her şeye rağmen bu güne taşıyor o sözcüğü. Damızlık Kızın Öyküsü’nde Atwood dili anımsamayla birlikte bütün bir romana yaymış aslında. Kahramanımız anılarına döndükçe, kendini, geçmiş günleri, duygularını anımsadıkça düşüncesi ve anlatım dili de düzgünleşiyor.

Her iki romanda da üzerinde durulan bir konu var: Cinsellik. Atwood romanında buna çok daha kapsamlı olarak yer vermiş. Glaed toplumunda cinsellik tamamen mekanik bir hal almış. Damızlık kızlar, komutanların karılarının yapamadıklarını, onlara çocuk verme “işi”ni üstlenmişler. Şöyle diyor damızlık kız yaşanılan cinsellik için bir yerde: “Eğlence değil bu, Komutan için bile. Ciddi bir iş. Komutan da görevini yapıyor.” Ancak daha sonrasında  Scrabble oyunuyla birlikte (ki çok insani bir şey bu, Orwell’ın belki de ıskaladığı) komutanla damızlık kızımız arasında duygu içeren bir ilişki başlıyor. Komutan damızlık kızdan onu öpmesini isterken, damızlık kızın bunun başına gelen en tuhaf şeylerden biri olduğunu söylemesi ilginç. Öpüşmek o derece tuhaf bir şey yani.

Cinsellik 1984’te de önemli bir yere sahip. Parti, cinselliği bastırmak istemektedir çünkü cinselliğin bastırılması isteriyi tetikler ve bu da savaş coşkusuna ve öndere tapınmaya dönüşebilir. Bastırılmış enerji şiddet olarak boşalabilir. Her iki roman da cinselliğin zevk alma, sevgi ve aşk özelliklerinin yiterek sadece üremek için bir araç oluşunun baskıcı toplumların varlığını sürdürmede başat bir unsur olduğu mesajını veriyor bize. İki insan arasındaki en saf yakınlık olan bu eylem insani boyutundan, duygudan uzaklaştıkça mekanikleşiyor. Oysa o saf halinde bir başkaldırı. 1984’te Orwell’ın dediği gibi, partiye indirilmiş bir darbe.

Şüphesiz bu iki romanla ilgili çok daha başka şeyler söylenebilir, farklı çıkarımlar yapılabilir. Son olarak, iki roman arasındaki temel farka ve belki de Atwood’un romanını neden üstopik olarak adlandırdığına bakabiliriz.

1984’ün sonunda Winston da sevgilisi Julia da birbirlerine ihanet ederler. Korku ile inanç seçiminde korkuya yenik düşerler. Damızlık Kızın Öyküsü’nde ise henüz bellekte silinmemiş, nesneler aracılığıyla ya da anılarla dönülerek hatırlanan geçmiş, geleceğin kurtuluşu olur.

Belki alakasız gibi görünebilir ancak bu yazıyı yazarken bir başka kitabın, İsmail Metin’in La Kitaptan çıkan Göbeklitepe kitabının arka kapağında rastladığım Sümer tabletlerinde yer alan, Nibiru’lu Anu’nun oğlu Enki’nin şu sözleriyle bitirelim yazıyı: “Kaderin tayin ettiği bir zamanda gelecek nesiller bu kaydı okusun, geçmişi hatırlasın ve gelecek için kehanet olarak anlasın. Geçmişin geleceği olsun yargıç!”

Eylem Hatice Bayar