ferhan-sensoy_16_9_1588408329

Bazı kelimeleri bazı dönemlerle kodlayıp saklıyor zihin. Mesela procrastination kelimesini Ferhan Şensoy’la kodlamışım. Fakültenin ilk senelerinde ders çalışmak yerine harıl harıl onun kitaplarını okuyordum. Su gibi akıyordu, diline, oyunlarına, şakalarına en çok da hayatına ve anlattığı dünyaya hayran oluyordum. Vay be diyordum, böyle şeyler de oluyormuş. Zaten o zamanlar cinsiyetçilik, politik doğruculuk vs. icat olunmamıştı. Rahat rahat sövüyordu rahat rahat gülüyorduk.

Gel zaman git zaman araya başka metinler, başka edebi meraklar, bir sürü yazar, iş güç, kendi metinlerim derken uzunca bir boşluk girdi bir daha elim gitmemişti kitaplarına. Sonra bu malum covid zamanı yine bir şeyler yapmak, yeni kitabımın finalini bağlamak, hazır ofis kapalıyken bir takım işleri toparlamak, bütün sosyal medya hayat koçlarının dediği gibi kişisel gelişmek zorunda hissedip elime okumadığım kimi kitapları alsam da bir oldu iki oldu. Bir yerden sonra akmadı. Bir baktım aynı sayfaya 45 dakikadır bakıyorum aynı cümleyi sittininci kez okuyorum dedim bari durayım. Benim procrastination yazarım Ferhan Şensoy’a döneyim.

İlk dönemlerdeki “kargo çalışanı bireyler” hassasiyeti de kısmen bittiği için herkesten habersiz verdim siparişi, geldi ustanın külliyatı. Okumadıklarımı birer ikişer içer gibi eritmeye başladım. Demek dedim hiçbir şey değişmiyor. Dilin lezzeti 20lerimin başında nasılsa otuzlarımın başında da öyle. Ustanın zamanı geçmiyor. Yalnızca bazı cümlelerine gülerken bu şimdi yazılsa of… deyip olacakları, tivitırda doğacak gümbürtüyü düşünüp içimden şöyle bir siee siee siee deyip devam ediyorum okumaya.

Okuyorum okumasına ama bir yandan da yazmak lazım. Madem diyorum okumam gerekenleri okuyamayınca Ferhan Şensoy okunabiliyor, yazmam gerekenler yerine de biraz Ferhan Şensoy yazayım neden olmasın.

Ve böylece işbu korona günleri, deniz özlemi, birtakım kelimeler ve Ferhan Şensoy konulu yazıya başlanıyor. Hatta akıyor bile. Ne güzel.

Sanatta usta çırak ilişkisine, gereğine, faydasına, inanırım. Ferhan Şensoy’un Haldun Taner’le olan ilişkisinden de anlıyoruz ki böylesi bir ilişki hem kuşaklar arası temas hem genç yazarların özgüven kazanması açısından mühim. Pardon’da ya da Çok Tuhaf Soruşturma’da dediği gibi hem mahallemiz bakımından, hem genel bakımından yani.

Nasıl ki izlediğimiz filmlerde, dizilerde kendimizi kahramanla kıyaslar, özdeşimler kurarsak yazarlarla da öyle oluyor. Kıyaslamak değil elbette haşa huzurdan ama hayran olduğun biriyle hayatındaki kimi paralellikler mutlu ediyor insanı.

Ben de kişisel olarak Barış Bırakçı’yla yaşamıştım o duyguyu. Çok sevdiğin, saygı duyduğun birinin bir genç yazarın eserlerine kıymet vermesi, okuması, görüşlerini söylemesi paha biçilemez bir durum. Bakma lan sen de az şanslı adam değilsin diyorum kendime.

Ulan kendini kiminle kıyaslıyor bu da demesinler diye konuyu değiştirmeden önce bir de kurşun kalem anekdotu anlatayım. Ferhan Şensoy kurşun kalem çok seviyor, özyaşamöyküsel romanının ismiyle müsemma. Ama o arkası silgili olanlardan seviyormuş. Yoksa üzerini karalıyorsun, benim silmek istediğim, gözüm görmesin dediğim kelime orda karşımda duruyor rahatsız ediyor kabilinden bir şeyler yazmıştı hatta. Ben de ince belli rotring seviyorum ama en son lisede sahip olmuştum onlardan birine. Sonra fakültede kurşun kalem yasaktı, kullanmaya kullanmaya kayboldu gitti. Kim bilir nerededir şimdi?  Artık üretmiyorlar da, kalın belli, beden olumlayıcı kalemler moda şimdi. Ayrıca o ucun markası tombo değil tombow.

Evet.  Dediğim gibi evde otur otur ne kadar iyi kitaplar okursan oku bir yerden sonra insan daralıyor. Aklına türlü çeşitli elli bin fikir gelip gidiyor. Mesela deneme yahut, hatırat yahut isim verilmeyen çeşitli tür düz yazı metinlerinin çoğu günümüzde twitter paylaşımı olarak tüketilişi üzerine düşünüyorum şimdi de istemsizce. O kadar okunma oranının düşüklüğünden şikayet ettiğimiz, gençler okumuyor, yazmıyor, üretmiyor ön yargılarıyla kendimizi yırttığımız çoğu konuya cevap bu aslında. Ulan o kadar bokluyoruz da bakma diyorum içimden. Ferhan Şensoy’un Falınızda Rönesans Var ya da Denememeler hatta Ayna Merdiven ve dahi Oteller Kitabı gibi kimi eserleri aslına bakıldığında başından geçenleri günlüğüne not aldığı, aklına bir şaka gelince önüne arkasına ufak bir kurgu yedirip yazdığı gündelik yaşam anekdotlarından ibaret. E tivitır da enikonu bu zaten. Orada da benzer ve fakat önü arkası kurgusuz ve yine de çok başarılı birçok metin var. Çok başarısızları olduğu gibi. Hatta bu önü arkası kurgusuz metinleri yazmak çok daha zor zira bir şeyi kısa anlatmak geniş geniş anlatmaktan her zaman daha zordur.

Evde otur otur ne kadar sıkıldıysam durmuş yarım paragraf tivitır övüyorum ne oluyor lan bana diyerek hemen başka şeyler düşünmeye çalışarak bırak tivitırı falan da diyorum şimdi kalksam bassam orta şeritten, güzel şarkılar eşliğinde ne biçim giderdim Bodrum’a. Bacaklarımın arasında bira. Zaten almışlar ehliyeti daha neyi alacaklar. Hem yol şarkım çoktan dilime dolanmış bile.

Herkes bilir az biraz
Mefailün failün
Şiraz’da vardır kiraz
Failatün failün

Bu sefer de şak kafam bu kadar politik bir hicvi, minor bir hüzne yedirip hiç didaktikliğe düşürmeden nasıl yaptın bu şarkıyı be adam diye bir süre hayranlıkla şarkıyı söylemeye devam ediyor. Kapa parantez.

Denize varılan an bavulları bile boşaltmadan hemen bir köşede bele havluyu sarıp mayoyu kıça geçirerek koştur koştur dalınan ilk an. Sevgiliyle kavuşur gibi sarıla sarmaşa, altlı üstlü hemhal olunarak, debelenip yorularak denizden çıkılan sonrasında da duruma, saate, yanındakilerin hallerine ve mekanın menu çeşitliliğine göre içilen ilk yudum bira yahut rakının tadı düşüyor aklıma.

Beyin durur mu şak diye komutu veriyor gene ayaklarım buzdolabına doğru hareketlendi bile. Koyuyorum rakıyı, sarıyorum sigaramı ve devam ediyorum hayal kurmaya.

Ferhan Şensoy kitaplarında yolculuklar esnasında Boris Vian, Nazım, Cervantes, Brecht, en sık bahsi geçen yazarlar. Ama üstad düzenli adam. Bir de tiyatro sahibi şimdi. Arkasından turne boyunca bavullarını taşıyan bir kamyon var çoğunlukla. Hasılı benim tatillerde o kadar fazla kitap taşıma olanaksızlığım ve genel üşengeçliğim sebebiyle hep nokta atışı kovaladım. Bu konuda da fena değilimdir. Yıllarca, Adam Yayınları baskısı bir Carver götürdüm tatillerime: Ateşler. İçerisinde öyküler de şiirler de kimi ufak denemeler de uzunca bir röportaj da olan garip bir basım. Ama çok işimi gördü sağ olsun. Sonrasındaysa Türkiye edebiyatının başyapıtı “İçeriye Bakan Kim”i götürdüm yanımda birkaç yaz. Altı çizilmekten, kulağı burulmaktan, tuzlu su damlalarından, dur bakayım neymiş diye alanların ellerindeki güneş yağı ve kremden harabeye döndü ama hep eşlik etti bana. Şimdi diyorum. Şu günler geçse. Orta şeritten gitsem dilimde şah rızanın şarkısıyla. “FerhAntoloji”yi götürsem canım Ege’me. Bazen şiir, bazen tiyatro oyunu, bazen denememelerle dolu külliyat eşlik etse deniz kıyısında bana. Hem rengi de uyumlu. Açsam bir sayfasını şak akvaryum tiradına denk gelse.

Ne güzel olmaz mıydı?

Akvaryum dediniz de aklıma geldi…

Giray Kemer