Memduh Şevket Esendal, Ömer Seyfettin’le birlikte Türk öykücülüğünün kurucularındandır. Ders kitaplarında da belirtildiği üzere modern öykü geleneğimiz, “Maupassant tarzı öykü” ve “Çehov tarzı öykü” olarak adlandırılan iki ana kanaldan ilerler. Bu adlandırmalar, öykü türünün zaman içindeki gelişimi ve değişimiyle birlikte yetersiz hâle gelseler de öykücülüğümüzün başlangıcı açısından yerinde ve isabetli bir ayrımı işaret ederler. Ömer Seyfettin’in ilk temsilcisi olduğu “Maupassant tarzı”, olay öyküsü için kullanılırken, Memduh Şevket’le başlayan “Çehov tarzı” ise durum öyküsüdür. Çehov tarzı öyküde serim-düğüm-çözüm plânına sadık kalınmaz, çarpıcı ve vurucu bir son beklenmez, entrikaya dayanan olaylar yerine hayatın içinden belli an, kesit ya da izlenimlere yer verilir. Araştırmacıların söylediklerine göre Esendal, Bakü’de elçilik yaptığı yıllarda (1920-1924) Çehov’un öyküleriyle tanışır ve ondan çok etkilenir.[1]

Öykülerini M.Ş, M.Ş.E, Mustafa Yalınkat, Mustafa Memduh ve M. Oğulcuk gibi müstear isimlerle yayımlayan Esendal; hayattayken edebiyatçıdan çok, politikacı olarak tanınır. Henüz gençlik yıllarında İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne girmiş, burada önemli görevlerde bulunmuş, müfettiş sıfatıyla Anadolu ve Rumeli’yi gezme imkânına sahip olmuştur. İlerleyen yıllarda ise Atatürk’ün davetiyle Millî Mücadele’ye katılmış, elçilik ve milletvekilliği yapmış, CHP genel sekreterliğine kadar yükselmiş, hayatını bürokrasiye adamıştır. Bu yoğunluk içinde yazmayı ihmal etmemiş, 1908-1952 yılları arasında 300’ü aşkın öykü kaleme almıştır. Bu öykülerin bir kısmını 1946 yılında Birinci Kitap (Otlakçı, 1958) ve İkinci Kitap (Mendil Altında, 1958) isimli iki ciltte toplar. Diğer öyküleri yazarın ölümünden sonra yayımlanabilmiştir. Muzaffer Uyguner tarafından yayına hazırlanan Esendal külliyatı, 1983 yılından bu yana Bilgi Yayınevi tarafından basılmaktadır. Esendal’ın tüm öyküleri farklı isimler altında bir araya getirilmiştir.

memduh-sevket-esendal_7503

Bu yazıda inceleyeceğim “İki Kadın” öyküsü, Otlakçı kitabında yer alır.[2] Buradaki öykülerin bir kısmı devlet-birey ilişkisi, bürokrasi eleştirisi, toplumsal değişmelerin insanların hayatına olan etkisi ve rüşvet gibi konuları işler. Diğerleri ise aile ve kadın-erkek ilişkileri ağırlıklıdır. “İki Kadın”; “Gençlik”, “Kayışı Çeken”, “Bir Kadının Mektubu” ve “Seni Kahve Paklar” öyküleriyle birlikte ikinci grupta yer alır. 22 sayfadan oluşan “İki Kadın”, tiyatro metinlerindeki gibi açıklayıcı bir paragrafla başlar. Bu kısa giriş bölümü, başkarakter Behin’i tanıtmaya yöneliktir. Behin, mühendis Kadri Yerdeniş’in eşidir. Evleneli henüz yirmi ay olmuştur ama genç çiftin ilişkileri yolunda gitmez. Behin, bir gün maden işlerinin yapıldığı söylenen şehirdeki evlerinden (tahminen Zonguldak) çıkar ve İstanbul’a ailesini ziyarete gider. Öykünün başlarında bu ziyaret sırasında yaşanan olaylar aktarılır. Aslında pek bir olay yoktur. Bu ani ziyaretten kuşkulanan aile üyeleri, kızlarının evliliğinin yolunda gitmediğini düşünüp tedirgin olurlar. Bundan sonra geriye dönüşlerle Behin’in kocasına ve nasıl evlendiklerine dair bilgiler paylaşılır.

Behin, kocasını pek tanımadan evlenmiştir. Daha iyi bir kısmetinin çıkmayacağını düşünerek mühendis bir kocayı kaçırmak istememiştir. Kadri’nin mühendis oluşu, öykünün yazıldığı zamanı göz önünde bulundurduğumuzda önemli bir sosyolojik göstergedir. Yeni kurulan devletin sanayileşme sürecinde millî ekonominin geliştirilmesi için mühendislere önemli görevler düşmektedir. Mühendis denince iş, emek ve alın teri akla gelir. Ancak Kadri karakteri özelinde bunun gerçeği yansıtmadığı Behin’in ağzından şu sözlerle aktarılır:

“… Ben şimdi anlıyorum ki bizim kızlar, ‘mühendis’ deyince, yüzü güneşten yanmış, dağda, kırda, ocak içinde, makine başında çalışan, yağlı, isli, paslı adam sanıyorlar. Kaçına söyledim, ‘Ayol, mühendis bey olur, herkes gibi kaleme gider dedim’ kandıramadım. Bana mektup yazıyorlar, ‘Kocanın yağlı kömür tozunu, tahta fırçası ile mi çıkarıyorsun?’ diye soruyorlar. Zavallılar bilmiyorlar ki benim kocam ömründe ocağa girmez. Öyle pis yerlerde dolaşmaz. Biraz toz olsa mendilini burnuna tutar. İpek çorap, ipek gömlek giyer. Mikroptan ödü patlar. Küçücük kolonya şişesi cebindedir…” (s. 102).[3]

Bu cümlelerden anlaşıldığı üzere Behin’in evlenmeden önce kurduğu hayallerle tanık olduğu gerçekler bir değildir. Kadri, “ideal” bir mühendis olamadığı için “ideal” bir koca da değildir. Behin, evliliğinde aradığını bulamadığını teyzesinin kızı Müeyyet’le yaptığı konuşmalarda dile getirir. Bu yüzden öyküde uzun monologlar vardır. Kişiler arasındaki diyaloglar, monologlara göre daha kısadır. Memduh Şevket, kimi yerlerde öykü kişilerinden biri monoloğa başlayacağı zaman “diyor ki” ifadesini kullanır. Esendal, birçok öyküsünde tiyatro tekniğine başvurur, kişilerini tiyatro sahnesindeymiş gibi konuşturur. Denebilir ki onun öykülerinde hasbıhal üslubu vardır ve insanlar durmadan konuşur. Necip Tosun’un ifadeleriyle söylersek Esendal öyküleri, radyo oyunlarını ve skeçleri çağrıştırır.[4]

Kadri Bey, kumara meraklıdır ve bu yüzden evinde neredeyse her gece arkadaşlarıyla kumar partileri düzenler. Bu yüzden karısına pek zaman ayıramaz. Behin, ailesinden de uzakta olduğu için sürekli yalnızdır ve kendini evinde bir yabancı gibi hisseder. Kocasının çevresini beğenmez, onların birtakım gizli işler çevirdiklerini düşünür. Bu işler parayla alakalıdır ve Behin, kocasının kazancına dair herhangi bir bilgiye sahip değildir. “Ben bu evde kâhya kadın sayılırım” (s. 104) diyen Behin, ailesinin yanına gelince evliliğini sorgulamaya başlar ve evliliğinin başlarındaki edilgenliğine karşın zamanla, içinde bulunduğu kötü şartları kabullenmek istemeyen, güçlü ve iradeli bir kadına dönüşür.

Behin’in kocasından bahsederken kullandığı ifadeler onu sevmediğini gösterir. Bir yerde Kadri’nin “esmer, uçuk suratı, basık burnu, patlak gözleri, çıplak kafası” olduğunu söyler (s. 101). Bir arkadaşının kocasını tasvir ederken kullandığı “kübik şair kılıklı sefil mahluk” nitelemesine karşı çıkmaz. Ayrıca kocasını sık sık kötüler ama başta annesi olmak üzere etrafındaki kişiler onun bu sözlerine şaşırırlar. Erkek kardeşi “kadın kaprisi” der, annesi ise iyi şartlarda yaşadığını düşündüğü kızını şımarıklık yapmakla suçlar. Buradaki anne karakteri, kızının aksine oldukça tutucu ve geleneklerine bağlı bir kadındır. Dolayısıyla kızının beklentilerini anlayabilecek yaradılışta biri değildir. Baba ise çoğunlukla pasiftir. Daha “münasip” adaylar çıkmazsa diye düşünerek kızının evliliğine ses etmemiştir. Behin’in Kadri’ye “anasının babasının boynuna asılıp kalmaktan korktuğu, karşısına da başka biri çıkmadığı için varması” (s. 103) bu yıllarda kız çocuğunun aileye yük olarak görüldüğüne işarettir. Paranın toplumda önemli bir değer olduğu gerçeğini yadsımayan Esendal, insanın maddiyatla kurduğu ilişkiye öykülerinde sıkça yer vermiştir.

Behin’in ailesini ziyaretinden dokuz-on ay kadar sonra teyze kızı Müeyyet, demiryolu istasyon müdürü olan bir gençle evlenir. Kadri Bey’in yeni işi sebebiyle Ankara’ya yerleşen Behin ise, kısa bir süre sonra kocasından ayrılmaya karar verir. Ailesi tarafından istenmediğini düşünse de baba evine geri döner. Müeyyet’i görmek isteyen Behin, onun yaşadığı şehre[5] gider. Yazar-anlatıcı, Müeyyet’in evliliğiyle ilgili olarak “Ama şimdi kızlar, daha iyisi gelecek de beni isteyecek diye evde oturup kartlaşmaktan korkuyorlar” (s. 106) yorumunu yapar. Esendal, öykülerinde yazar olarak varlığını pek hissettirmese de bu örnekte görüldüğü gibi zaman zaman kendi yorumunu araya sıkıştırır. Böylece, öykü didaktik bir havaya bürünür. Bu durum Otlakçı’daki başka öykülerde de görülür.

Behin, Müeyyet’i ziyareti sırasında “ideal” bir evlilik yaşamına tanık olur. Müeyyet’in kocası Mükrim, yakışıklı ve efendi olduğu kadar becerikli de bir adamdır. Örneğin yemek yapmasını bilir. Behin, karı-kocaya bakınca “Kocası ona yüz veriyor. O kendisini bozmuyor. Eski kadınlar gibi kocasına ayağa kalkıyor, yer veriyor” (s. 110) diye düşünür. Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi Behin, boşanarak toplumdaki kalıplaşmış değerlere karşı çıksa da yaşadığı dönemin kadınıdır nihayetinde. Dolayısıyla iyi bir evliliğin geleneksel kadın-erkek rollerinin benimsenmesiyle temin edileceğini düşünür. Bu düşünce, Esendal’ın evlilik kurumuna odaklanan diğer öykülerinde de işlenmiştir. “Yuvayı dişi kuş yapar” atasözünün haklılığına inanan yazar, mutlu bir evliliğin kadının ailedeki konumuna bağlı olduğunu dile getirir. Boşanma taraftarı olmasa da bu öyküdeki gibi sevgiye ve bağlılığa dayanmayan evliliklerin yürümeyeceği gerçeğinin altını çizer.

Müeyyet ve Behin, bir gün istasyondaki tamir atölyelerini gezmeye karar verirler. Bu sırada montaj dairesinin şefi Enver Ali’yle karşılaşırlar. Enver Ali uzun boylu, geniş omuzlu, 30 yaşlarında biridir. Behin “iş yapan” bu adamı görür görmez beğenir ama onun mühendis değil de ustabaşı olması gibi bir sorun vardır. Behin bu kısa ziyaretinden sonra Büyükada’daki evlerine geri döner. Enver Ali’yle evlenip evlenemeyeceğini düşünürken Müeyyet’le kocası da damat adayını yakından tanımaya çalışırlar. Ali’nin çalışkan olduğu kadar düzgün karakterli olduğunu anlarlar. Behin ise sosyal statü açısından kendisinden daha aşağıda yer alan bir erkekle evlenip evlenemeyeceğine karar verememiştir henüz. Üstelik etraf ne der diye de düşünmektedir. Bu noktada öyküde daha önce sözü pek geçmeyen soyut bir “cemiyet” kavramından söz edilir. Oysa Behin ve ailesinin nasıl bir cemiyete mensup olduğu tam olarak anlaşılmamaktadır. Ekonomik durumlarına ve babanın ne iş yaptığına dair bir veri yoktur. Behin’in bir arkadaşının bu evliliği yaparsa sınıf değiştirmek durumunda kalacağını söylemesi yüksek bir sosyeteye bağlı olduklarını düşündürür. Dolayısıyla bireyin karşısında başkalarının hayatı hakkında durmadan konuşan ve hüküm veren bir cemiyet olduğu görülür. Üstelik Behin’in annesi de bu cemiyetin görüşlerine katılmaktadır. Behin bir ara yeniden evlenmek yerine iş arayabileceğini de düşünür. Ancak “İşe girersem artık kolay kolay kocaya varmam” (s. 114) demesi yazar-anlatıcının çalışmayı, Behin için uygun bir seçenek olarak görmediğini açığa çıkarır. Bu da yazarın gelenekçi bakışına uygundur.

Behin bunları düşünedursun, öykünün sonlarına doğru tiyatro sahnesi kararır, yeni kurulan dekorda bir kır evinde mutlu bir çiftle karşılaşırız. Çiftin minik bir kızları da vardır. Aradan iki yıl geçmiş, Behin, Enver Ali’yle evlenmiştir. Cemiyete, hatta annesine rağmen çok mutludur. Kadri’de bulamadığını Ali’de bulmuştur. Öykünün biraz aceleye getirilmiş izlenimi veren sonunda, Müeyyet, Behin’e seslenir ve şöyle der: “Yalnız bahtlı değil, akıllı kızsın. Çokları Enver Ali’yi görür de, beğenir ve varacağını aklına getirmez, sonra da burada bu güzel yuvayı kuramazdı. Şehir isterdi, süs isterdi. Kolay mı, bir koluna sepeti, bir koluna kocanı takıp lahana almaya pazara gitmek!” (s. 120). Görüldüğü gibi öykü, mutlu sona ulaşır. Hem Müeyyet hem de Behin iyi evlilikler yapmıştır. Ancak nedense öykünün son kısımlarında Müeyyet’in çocuk sahibi olmadığı bilgisi verilmiştir. Behin, ikinci evliliğini yapmasına ve sosyal statü bakımından gerilemesine rağmen “anne” kimliğini taşıdığı için Müeyyet’in önüne geçmiştir. Dolayısıyla öykünün ismi olan “iki kadın” ifadesinin, Behin ve Müeyyet’e yönelik olarak değil, Behin’in değişimi için kullanılması daha isabetli bir yorumdur. Mühendisle evlenen Behin’le ustabaşıyla evlenen Behin aynı kadın değildir artık. Kadri karakteri aracılığıyla yozlaşmış bir mühendis tipini eleştiren Esendal, Ali aracılığıyla emeği yüceltir. Esendal’ın politik hayatında da emeğe ve iş gücüne nasıl değer verdiği Haldun Taner’in bir yazısında şu sözlerle ortaya konmuştur:

“… Bir işin “titre”i ile yetinecek insan değildi. İçinden yetiştiği esnaf odalarını, eski fütüvvetin ve loncaların canlandırılmasını isterdi. İlk olarak meslek temsilcilerinden oluşan bir meclis teklif edenlerdendir. İsterdi ki, emekleri ile yurdu kuran, koruyan ve yaşatan küçük insanların ülkenin yazgısında söyleyecek sözü olsun. Bir ustabaşı ilk defa onun döneminde Meclis’e girebilmişti.”[6]

Buradan da anlaşılabileceği gibi halkı yakından tanıyan bir aydın olan Memduh Şevket’in politik görüşlerinin yansımaları öykülerinde görülebilir. Anadolu insanını gözlemleyerek ve ait olduğu toplumsal çevre içinde ele alarak eleştirel gerçekçi bir edebiyat anlayışına ulaşan Esendal, öykülerini sosyolojik veriler içeren vesikalara dönüştürür. Öykü diliyle de halkın beğenisine hitap eder. Çok fazla tasvire yer vermeden, yalın ve sade bir dille önemli bulduğu “durum”ları öyküleştirir. Rauf Mutluay’ın belirttiği gibi “M.Ş.E’nin hikâyelerinin ana niteliklerinin; dil ve anlatım doğruluğu, edebiyatsızlık, yerlilik, canlılık, kısalık, özlük, süssüzlük, içtenlik ve iyimserlik… olduğunda birleşilir.”[7]

Esendal, politik yaşamı süresince çeşitli zorluklarla mücadele etmiş, kimi iftiralara maruz kalmış, aykırı bulunan görüşleri nedeniyle eleştirilmiştir. Belki de bu nedenlerle edebiyat sahasında kendini geriye çekmiş, edebiyatçılığıyla ilgili mütevazı sözler söylemiştir. Ayaşlı ile Kiracıları (1934) romanının 1942’de CHP Roman Mükâfatı’nda derece almasıyla daha tanınır hale gelse de edebiyat tarihimizde Çehov tarzı öykünün ilk temsilcisi sıfatıyla anılır genellikle. Oysa savaş sonrasında Anadolu ve İstanbul’daki hayatı; tarih, toplum ve insan odağında ele alan öyküler yazdığı için dönemsel bir değeri de vardır. Ayrıca -gelenekçi bakışın dışına fazla çıkamasa da- İki Kadın öyküsünde görüldüğü gibi kadın hakları konusuna ayrı bir önem vermiş, aile kurumu merkezli olsa bile kadının varlığının ve isteklerinin görünür hale gelmesini sağlamış, aile birliğine ihanet eden erkekleri kötü göstermiş ve kadından yana bir tavır takınmıştır. Bu sebeplerle Esendal öykücülüğünün daha fazla değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunlara ek olarak Esendal isminin, öykümüzün diğer kurucu isimleri olan Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali ve Refik Halid kadar anılmamasının nedenleri üzerinde de durmak gerekir.

Sibel Yılmaz

[1] Esendal’la ilgili biyografik bilgiler için bak.: Mustafa Şerif Onaran, “Esendal”, Otlakçı (16. Basım), Bilgi Yayınevi, Ankara, 2018, s. 13-28.

[2] Otlakçı’daki bazı öykülerin altında ilk yayın tarihleri verilmiştir. Öykülerin büyük bir kısmı 1920’lere aittir. En yakın tarihli öykü, 1946’da yayımlanan “Ev Ona Yakıştı” öyküsüdür. “İki Kadın” da büyük ihtimalle 1920’lerde veya 1930’ların başında yazılmıştır.

[3] Kitaptan yapılan alıntılar için bak.: Memduh Şevket Esendal, Otlakçı (16. Basım), Bilgi Yayınevi, Ankara, 2018.

[4] Necip Tosun, Öykümüzün Kırk Kapısı, Dedalus Kitap, İstanbul, 2018, s. 37-47

[5] Esendal’ın bu kitaptaki öykülerinde Ankara ve İstanbul dışındaki şehirlerin isimleri geçmez.

[6] Haldun Taner, “M.Ş.E. 100 Yaşında”, Sahan Külbastısı, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1983, s. 185-189.

[7] Rauf Mutluay, “Esendal’ın Hikâyeleriyle”, Sahan Külbastısı, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1983, s. 193-195.