Hangi eseri olduğu fark etmez; Canetti’nin dünyasına bir kez adım atmış birinin, birçok konuda artık eskisi gibi düşünemeyeceği kesindir. Zira çağının yükselişine ve ani çöküşlerine tanıklık etmenin getirdiği acı deneyim; Canetti’yi iç ve dış dünyaya, pek çok farklı açıdan bakmaya yöneltmiş ve bu çok yönlü bakış açısını, kendi yazarlık becerisi ile birleştirmesiyle de okurun zihnine kolaylıkla nüfuz edebilen ve unutulması zor bir yazarı yaratmıştır.

İnsanın Taşrası eserindeki bu nüfuz ediş, ne dikte eden bir yazarın katılığıyla okuru usandırmakta ne de düşünmeye hevesli bir zihni sadece kendi fikirleriyle yönetmeye çabalayan, sıkıcı bir ısrarla bunaltır. Aksine Canetti, felsefe bilgisinden ileri gelen sabrı sayesinde, önceleri kar küresi misali hareketsiz duran zihinleri, zengin imgelerle donatılmış sözcüklerle, çocuksu bir merakla sallar; darmadağın eder ve ardından okuyanı “kendi taşrasında” huzurlu bir berraklaşmaya ulaşabilmesi için olabildiğince özgür bırakır. Birey, “körleşerek” görmezden geldiği “taşrasını” yeniden gün yüzüne çıkarmanın esrikliğiyle baş başa kalır.

Peki “taşra”yı bulan kişi orada neler hisseder, neler görür, ne tür çelişkilere saplanır ya da bulduklarından memnun kalır mı? Yoksa artık hiç de iç açıcı görünmeyen taşrasına “körleşmeyi” seçerek burayı sonsuza kadar terk mi eder? Cevapları, Canetti’nin “fikirler coğrafyası”nı tümüyle gezmiş ve imgelem dünyasını görmeye çalışan (en çok da “kendi taşrasını” anlamak isteyen) okurda saklı. Ayrıca, bu soruları yanıtlayabilmek için tüm önyargılardan sıyrılmak gerektiği de unutulmamalıdır.

Bu soruları bir tarafa bırakıp Canetti dünyasının ülkelerinden birine, “İnsanın Taşrası” kitabına dönersek, Canetti için de durum bizdekinden pek farklı değildir. Kendisinin de zaman zaman körleştiği durumlar olur ancak o, kendi kör düğümlerini çözdükten sonra “körleşen” dış dünyada hapsolmak yerine sığınacağı taşrasına -imgelem, fikir ve yazın dünyasına- dair aklına geldikçe gelişigüzel notlar yazmaya başlar. Bu sebepledir ki İnsanın Taşrası, hem ömrü boyunca, tek başına taşıdığı en kırılgan taraflarıyla yüzleşen Canetti ile tanışmamızı sağlarken hem de “yaşamın dokunulamayan katı kuralları”nı sorgulamamız için bizi “kendi taşramızı” keşfetmeye davet eder. Düşündürür ve çokça değiştirir…

İnsanın Taşrası’nın yazılış sürecinden bahsederken, Canetti’nin uzun bir literatür araştırmasıyla otuz yılda tamamladığı Kitle ve İktidar’ından da bahsetmek gerekir. Çünkü bu iki eser, bir bakıma, biri diğerinin doğumuna tanıklık etmiş ve sonrasında büyümek için birbirine destek olan iki kardeş kitaptır.

Canetti, Kitle ve İktidar’ı yazarken, çalışmalarının üzerinde daha fazla yoğunlaşmak amacıyla, kendine, başka hiç bir yazınsal türle ilgilenmeme yasağını getirir. Bu sürecin sonucu olarak da otuz yıl boyunca Kitle ve İktidar‘ı gölgeleyecek büyüklükte eser vermez. Kararı, yaşadığı dönemin savaş ortamından uzaklaşmaya çalışan ve sadece yazarak yaşama tutunmaya çalışan her büyük yazar için hem uygulanması zor hem de geleceğe onca eser bırakabileceği uzun bir zamanı, tek türde harcamayı göze alma anlamında da oldukça cesur bir karardır.

Eser (Kitle ve İktidar) kendisine ayrılan bu uzun zamanı fazlasıyla hak eden düşünsel büyüklüğüyle bugün bile örneğine rastlamakta zorlanacağımız benzersiz bir çalışmadır.

Canetti, benzersiz bir bakış açısıyla ele aldığı Kitle ve İktidar’ı yazarken, kendi kendine getirmiş olduğu yasak -başka türde yazmama kararı- zaman içerisinde kendi deyimiyle “tehlikeli ölçülere varan bir basınç oluşturmaya başladığında” çözüm olarak 1942 başlarından itibaren gelişigüzel konulardan oluşan -bizde İnsanın Taşrası adıyla yayımlanan- “Notlar”ı (Aufzeichnungen) yazmaya başlar. Zaman içerisinde notlar günlük uygulamaya dönüşür ve “Babama karşı içimde suçluluk duygusu var: Şu anda onun erişebildiğinden dokuz yıl daha yaşlıyım” dedirtecek kadar da samimi bir hal almaya başlar. Çünkü Canetti, gelişigüzel notlar yazmanın verdiği özgürlükle -bu notları yazdıktan sonra bir daha okumuyor ve üzerlerinde hiçbir değişiklik yapma gereksinimi duymuyor- “Beni kötü bir donup kalmadan kurtardı” diyerek iç dünyasının, hayatın renklerinden beslenen bir edebiyatla kanlanıp canlandığını itiraf etmiş oluyor. Canetti, kitabında başta filozoflar olmak üzere birçok ünlü isme; bilim insanlarına, tarihçilere, imparatorlara, şairlere ve özellikle çağını aşmış büyük yazarlara atıfta bulunuyor. Kitabın sonundaki dizin bu atıfların yüzlerce satırlık somut kanıtı.

Notlar, Canetti’nin nefes almasını sağlamanın yanı sıra Kitle ve İktidar‘ı huzur içinde yazması için de psikolojik bir destek gibidir. Kendisinin bu desteğe ihtiyacı vardır çünkü Kitle ve İktidar ele aldığı kavramlar itibariyle hem zihni fazlasıyla yoran yoğun bir eleştirelliğe hem de sosyoloji, antropoloji, psikoloji bilgisi ile sınırları geniş tutulmuş disiplinlerarası bir eser olma özelliğiyle bir o kadar da yorucudur. Canetti bu yorgunluğunu tanımlamak için yine kendi özgün imgelemini kullanır ve “Bazen iktidar sahipleri ile böylesine sürekli ilgilenmenin beni canlı canlı yemekte olduğunu düşünüyorum. Bu, tıpkı Plutarkhos’un sözünü ettiği ve Perslerde uygulanan fıçı cezası gibi bir şey ve iktidar sahipleri de o fıçının içindeki kurtlar.” diyerek ruh halini tasvir eder.

Yarattığı dünya, kendine has renklerde, zorlu, engebeli bir fikir coğrafyası… Bir kez girenin bir daha uzak kalamayacağı dünyadan sözcükler bırakıyorum buraya:

“Yaşamımın en iyi zamanlarında hep içimde yer açtığıma gittikçe daha çok yer açtığıma inanırım, bir yerde kar kürelerim, bir başka yerde gökyüzünün çökmüş bir bölümünü yine havaya kaldırırım, gereksiz göller vardır onların sularını akıtırım -bu arada balıkları kurtarırım- büyüyen ormanlar vardır, içlerine yeni maymun sürüleri salarım, her şey hareket halindedir ancak yer hep dar gelir, hiçbir zaman ‘Ne için?’ diye sormam. Ne için diye bir duyguda geçmez içimden; yalnızca bu işi hep yeniden, sürekli yapmak zorunluluğunu duyarım ve bunu yapabildiğim sürece de yaşamımı hak etmiş olurum.” (İnsanın Taşrası, s.17)

Başak Ağma Küçük