“Bütün iyi niyetimle kitaplara inanıyorum. Bütün iyi
niyetimle bir kitabın sayfasında yazılı olduğuma…”

Yazınsal yaratıcılığın kökeni nereye dayanır? “O şeyleri nereden buluyorsun?” sorusunun cevabı nedir? Gerçek ile kurmaca nerede, ne zaman ayrılır? Çocukken gerçekliğini hayal ettiğimiz o “saçma” şeyler bugünkü kurmaca dünyamızdan farksızdır aslında. Çocukluk hayallerimizin oyun olarak nitelendirildiği noktada yetişkin kurmaca algımızı teknik olarak kabul edelim. O halde oyunlarla tekniğin buluştuğu yer yazınsal ürünlerdir diyebiliriz. Çocukluktaki hayallerimiz zamanla sessizleşir, oyun biter. Gerçekliğin keskinliğinde sıkışırız. Ama oyuna ihtiyacımız vardır ve oyunlara giden yolu, tekniğin de bir rol üstlendiği kitaplarda ararız. O kitaptaki dünya bizim çocukluğumuzdan başka bir şey değildir. Tekniklere bürüdüğümüz hayallerimizdir.

Ercan Y. Yılmaz’ın son kitabı Son Güzel Günlerimiz kurgusal yaratıcılığımızın kökenini çocuklukta arıyor. Yarı otobiyografik oluğunu düşündüğüm bu kitap için bir tür sınıflandırması yapmak istemiyorum. Farklı başlıklarda anlatılmış bir bütünün parçaları gibi, ama aynı zamanda hepsi kendine has parçalar. Bir çocuğun ve aynı zamanda bütün çocukların öyküleri/romanı bu kitap. Tekerlekten ev yapan, sofra bezinden pelerinine sarılan, kavga etmeyi posterlerden öğrenen tüm çocukların hayat kesitleri. İlk bölüm olan Kırmızı Tren, bir çocuğun yazarlığa karar vermesini anlatıyor ve böylece kurmaca başlamış oluyor. Devamında gelen bütün bölümler kurmacanın nasıl kurulduğuna dair ipuçları veriyor okura.

Küçükken okuduğumuz kitaplarda mutlaka o kitabın bir karakteri olduğumuza inanırdık. Hayallerimizle uyuşan en yakın kişiyi seçip onu kendimiz ilan ederdik. Hayallerimizdeki gibi davranırdı, tam istediğimiz gibi konuşurdu ve onun hayatını düşlerdik. Son Güzel Günlerimiz‘in çocukları da bu sebeple kitaplarla nefes alıp onlarla yaşıyor. Kitaplarla konuşuyorlar. Hayallerini kitaplarla besleyip oyunlarını gerçeğe dönüştürmek istiyorlar. Bu özelliklerini kaybetmemişler henüz. Düşünce yapıları çok tutarlı bu çocukların. Biz büyüklerin zihin yapısına benzemiyor veya uyuşmuyor diye tutarlı olmaktan vazgeçecek değiller ya. Tıpkı kurmaca dünyalardaki o tutarlılık gibi. Kendi dünyalarının kurallarına göre oynayan birer kahramanlar onlar. Kimi zaman hayalleri kırılıyor insan olmanın acizliğiyle. Uçamadıklarını fark ediyorlar mesela. Keskin gerçekliğe geçmek üzereler, tam kıyıda duruyorlar. Kimi zamansa asla pes etmeyen azimleriyle yarın tekrar deniyorlar süper kahraman olmayı. Sonraki gün tekrar… Denemekten asla vazgeçmeyen bütün çocukları, geleceğin yazarları gibi düşlüyorum kitabı okurken. Oyunlarının ahenkli dünyasını içinde taşımış ve anlatacağı günü beklemiş birisi gibi. O çocuklardan birinin dediği gibi:

“Kimsenin nedenini bilmemesinin tek güzel tarafı gerçeğin sınırlarına takılıp kalmamaktı. Bunu o zaman anladım. İlk uydurmamda. Eyere ve nallara dair her gün çok başka gerçekleri olan bir hikâye uydurdum. Bazılarını anlattım uluorta. Bazıları bende kaldı. Bazılarını ise kurduğum gibi yıktım. Yerde gezenler de vardı, gökte uçanlar da.”

Gerçeğin sınırına takılıp kalmadan oyunların, düşlerin yolundan devam eden bir çocuğun yazarlığa ilk adımlarını ise kitabın ikinci başlığı olan Çiçek Desenli Sarı Kâğıtlar başlığındaki üç bölümde okuyoruz. Çocuk artık büyümüş ama oyunlarını unutmamıştır. Şans eseri eline geçen daktiloya, elindeki tek fırsatmış gibi sarılır. Sonuna kadar savunur daktiloyu. Daktiloyu savunmak, düşleri savunmaktır. Yılmaz’ın daktilo (yazın) ile çocukluk (düş) arasında kurduğu bağlantıyı şu cümlelerde okuyorum:

“Kaktüsleri giderek sevmeye başladığım yıllarda çocukluğu bir tarafa bırakmıştım. Bu aynı zamanda daktilomu kaybetmeme de denk geliyor ki çocukluğumun bitmesi bu kayıpla da izah edilebilir.”

Çocukluğunun hayal dünyasını bırakmamış kişilerin yazarlığa geçişi kolay bir yol gibi görünebilir fakat elbette öyle değil. Yetişkinlik ile çocukluğu bir arada yaşamak belki de. Bugüne bakıp bugün yazarken aslında geçmişinden taşıdığın düşleri izlemek. Büyümüş onlarca insanın arasında çocuk kalabilmek. İtiraf izlenimi veren “Korkudan fare deliğinden içeri girilebildiğine, taşı sıkmakla suyunun çıkarılabildiğine, sevinçten uçmanın mümkün olabildiğine hep inandım. Hatta yaşamıştım bile. İleriki yaşlarımda kimseyi buna inandıramadığım için bu bende gerçek ve hayal dengesini büyük oranda bozdu.” cümleleri gibi. Çocukların ve yazarların ortak özelliklerinden biri de gerçek ile mecaz arasındaki farka bizim kadar keskin bakmamalarıdır. Arası bulanıktır onlar için. Gerçek ile mecazın başladığı / bittiği yerleri bizim gibi çizmezler. Bu yüzden yazarlığa çok yakındır çocukluk. Zamanla teknik işin içine karışır ve bu karışımdan da elimizdeki yazınsal ürün doğar. Bir daha elimizden bırakamadığımız kitaplar…

“Kitaplara yaklaştıkça oyuncaklardan, dolayısıyla kırmızı trenden de uzaklaşmıştım. pencerenin önünde duruyor mu, kimin ellerindedir diye düşünmüyordum artık. O boyutuna ilk defa tanık olduğum kitap benim en sevdiğim oyuncağım olmuştu. Bir daha elimden bırakmadım.”

Son Güzel Günlerimiz çocukluk algısıyla dünyaya bakışımızı, kurmacanın temelinin burada yatıyor olabileceğini, oyunun yazınsal ürün için vazgeçilmez olduğunu düşündüren bir kitaptı. Eğlenceli bir anlatımla düşler ve gerçekler arasında gezinmek isteyenlerin okuması dileğiyle…

Büşra Şahin