Troya’da Ölüm Vardı. Orada, Çanakkale’de. İda Dağı’nın yamaçlarında. Sırtını İda’ya vermiş, bekler. Gördüm. Troya! Hatırlarım, katmanlar vardı duvarlarında. Bilimciler taşın yaşını anlayabiliyorlar. Hangi dönemde kurulmuş, hangi dönemde yıkılıp üstüne yenisi kurulmuş. Söyler bilimciler bunları hep. Çok önce gitmiştim. Boğazı hatırlarım. Karayı ayıran, bir su yolu açan aradan, gemi yolu, akın. Ege’ye açılan. Akşam olduğunda şimşek, denizin üzerinde, patlak. Sahil boyu, kordondan izlediğimiz korkunç, ürkünç bir doğa olayı. Mitologya ile en eş tuttuğum şey şimşektir. Tanrı sinirlenir. Yunan uyrukludur bu Tanrı-Tanrılar. Yunan mitologyasının unsurlarıdır. Akrabadırlar diğer mitologyalarla da.

Oluştuğu -doğduğu- , yaşadığı -bir zamanlar-, yaşadığı -hâlâ- en çok bu kıyıya yakışırlar. Çanakkale’den ta Mersin’e. Belki atlas boyu. Doğrudur, atlas boyu yayılır. Her taşın altında bir mit bekler. İnsan vardır çünkü. İnsan yaratır, miti. En çok burası, İzmir, EGE. Azra Erhat üzerine gitmiştir bunun. Sonra Eyüboğlu (Sabahattin)… daha çok kişi de açılmıştır denize. Eskiyi duyma, eskiyi yaşama amacıyla açılan suya. Mavi yolculuk. Denizin tarihi. Dalgalar gibi vuran. Antik deniz, duydum. Antik deniz, yenilenen, vuran kıyıya. Islayan beni, hâlâ. Tuzunu tadarım, kolumu yalayıp.

Çanakkale: Troya. Homer, anlatmıştır. Okumadım henüz. Dinlemedim de. (Sözlüdür. Sestir.)

Antik kıyılara vurmayı hayal ederim. Bir koya yerleşmeyi. Oyuğunda dünyanın. Yosunların yoldaşlığına ihtiyacım vardır. Dalgalarla gelsin, girsin vücuduma, vursun, değsin isterim. Yeşil tuz. Yeşillenen. Deniz canlılarıyla sohbet: Fısıltı. Bir yengeç sürekli fısıldar. Bir yengeci gören fark etmiştir, duymuştur muhakkak. Yakınına inen, göz hizasına eğilen. Fısır fısırdır yengeç, hikaye anlatır. Durmadan.

troya1

Hikaye anlatılır burada, bu kıyıda ve gerisinde kıyının. Söz ne önemlidir, kültürü vardır. Geleneğin devamıdır. Bunları hep amfide öğrendim. Başka ülkelerin amfilerinde de burada da didik didik edilmiştir. Sözlü kültür, edebiyatın başlangıcı derler. Yazı yoktu. ‘Yazı yoktu.’ Ne fena. Ses, en başından. Uyaklar, kafiyeler; yayılan kırda, mermere vuran geri gelen, cızırdayan, titreşen, yankılanan, duyulan. İlkel çıkan ağızdan, bazı sesler boğazdan. Ses taşıdı. Nereden bilecektik yoksa. Düşünüyorum, daha bilmediğimiz neler vardır? Kuyuda saklanmış, zapt edilen ses. Ne söyleyecek bize şimdi? Arayıp bulmalı, dinlemeli. Ses bekler, orada, kuyuda esir. Duyurmak ister kendini. İşin esrarlı yanıdır bu. Çok vardır esrar, burada. Atlas boyu, taşın altına saklanmış. Bulmalı onu.

Ses ve yazı yani harf yani şekil yani simge müşterektirler. Beraberdir işleri. Önce ses vardı, gelenek (hani dedikleri, aktarım, nesilden nesile) onu -sesi- yazıya getirdi. Al dedi, kaydet. Kaydetmek başka bir mesele işte, şimdi. Kaydediciler vardır her zaman. Tarih yazıcıları, ressamlar, yazarlar, anlatıcılar, bilimciler. Daha ne çok kaydeden. Doğa kaydeder. O taşta, antik hayvanın imini görürüz. Taş gösterir. Ayak izlerini almış saklamıştır. Taş yapmıştır bunu. Kaydedilir her şey, kayıt eden çoktur. Kayıtçılarıdır, dünyanın.

Yakanlar vardır, yıkanlar. Kaydedilsin istemeyen. Dünya vandal demiştir bunlara. Dünya da vandaldır. Kütüphaneler ki kayıt merkezidir, yakmışlardır. Kentler yakılıp yıkılmıştır sonra. İnsanlar yakılmamış mıdır? İnsanlığın o tarihi? Toplama kampları, gaz, anlatmayacağım. Yakılmışlardır. Sivas, Madımak, anlatmayacağım. Yakılmışlardır. Daha ne ev yakılmıştır. Daha ne insan. Yok etmek, onların varlığını, gölgesini dünyada, silmek istemişlerdir. Silememişlerdir. Utançtır, durur o köşede. O taşta kayıtlıdır, yıkık. Pasında ateşin isi duyulur, hâlâ.

Troya’da Ölüm Vardı. Sadece, orada değil. Atlas boyu ölüm vardı. Dalga getirdi antik denizin, duyduk. Ses yazıya verdi, okuduk. Belleğimizde, kaydettik. Kazıdık taşlara. İz. Dünya kendi içinden kendi tarihini yazdı.

Cem Çakıcı

Yazıda kullanılan görseller de Cem Çakıcı’ya aittir.