merveyakut

Roman ve sinema türlerini birbirine yaklaştırma denemesi de denebilecek olan Godard Makinesi, Merve Yakut’un cesur kaleminden çıkan güçlü bir ilk yapıt olarak Dedalus Kitap etiketiyle okurla buluştu. Murat Uyurkulak’ın, kitabın arka kapağında belirttiği gibi “Merve Yakut, 1970’lerden bugüne uzanan bir aşk ve tutku hikâyesi anlatıyor. Duru ve güçlü bir dille, kolayına kaçmadan, sabırla. Godard Makinesi sinemaya, edebiyata ve müziğe dokunaklı bir saygı duruşu aynı zamanda. Hoş geldin Merve Yakut.”

Romanın temel meselesi, merkez karakter Cemşit’in Jülide’ye olan platonik aşkı. Nefret, tapınma ve iş ortaklığı üzerinden devam eden bu ilişki roman boyunca sürer ve karakterlerin kişilik çözümlemelerini birçok yerde berrak bir şekilde okuruz. Cemşit’in kendine dönük çözümlemeleri ise karakterin yazar tarafından üzerinde titizlikle çalışıldığının kanıtı. Bu titizlik Türk ve Fransız sinemasına ilişkin içeriklerin olduğu bölümler için de geçerli, özellikle Fransız La Nouvelle Vague’si (Yeni Dalga) ve yönetmen Jean-Luc Godard… Yeni Dalgacılar’ın tabuları yıkma ve yeni formlar yaratma amacı, kendini romanda net olarak gösteriyor. Özellikle Cemşit’e tutulan ışıkta topluma ve sinema sektörünün tabularına karşı sert eleştiriler getiriliyor. Godard Makinesi’nde mekân olarak İstanbul-Paris düzlemlerinin seçilmesi, bu kentlere ait sosyo-kültürel unsurların işlenmesine zemin hazırlıyor, bu iki şehirdeki sinema endüstrisine dair bilgiler ediniyoruz. Yazarın sesinin devreye girdiği bölümlerde kurmaca metinden nesnel bilgiler edinmek dilsel işleyiş açısından soru işaretleri doğursa da romanın gerçeklikten beslendiği, biraz literatür taraması yapıldığında fark ediliyor. Bunun Merve Yakut tarafından bilinçli biçimde üretildiği de bir gerçek.

Jülide, Cemsit’in ona açtığı oyunculuk yolundan ilerledikçe Cemşit’in ona olan ulaşma / elde etme amacı daha da saplantılı hale gelir ve romanın sonlarına doğru cinayet teşebbüsüne kadar gider. Güçlenen, arzulanan Jülide, buna karşılık edilgenleşip yok olmaya yüz tutan Cemşit… Yönetmenlik yönü de kişiliği gibi çoraklaşır ve alanında yetkinliğe ulaşamaz. Bu kısır döngü, onu çıkılmaz psikolojik buhranlara iter. Jülide’ye yönelik değişen yaklaşımı, sinemayla olan ilişkisiyle uyumlu. Romanda bir yandan karakterlerin sinemayla izdüşümlerini okurken bir taraftan da 1 Mayıs ve Gezi’ye zamansal geçiş yapıyoruz. Bütün bu süreçteki değişimler, dönüşümler ve kırılmaların yarattığı bütüncül ağ, okura Godard Makinesi’nin bir dönem romanı olduğunu düşündürebilir.

Cemşit’in Paris’te geçirdiği süre boyunca düşlediklerinin ne kadarına karşılık gelir bilemeyiz ama dönemin avangart tiplerinden Jean-Luc Godard’la karşılaştığı an onun yönetmenliği ne kadar kutsallaştırdığına ve hatta yaşamının en temel amaçlarından biri haline getirdiğine işaret ediyor. Yaşamıyla bütünleşen bu amaç, onun günlük yaşam pratiklerini de derinden şekillendiriyor. Bu amaç yolunda herhangi bir başarısızlık ya da sapma buhranlar geçirmesine neden oluyor, Jülide’yle olan sağlıksız aşk ilişkisi ise buhranların boyutunun daha grift bir yapıya evrilmesine. Romanda ayrıca Türkiye’nin tarihsel sürecine denk gelen film, yönetmen ve oyuncular tıpkı Fransa’daki Godard gibi olay akışına dâhil oluyor, okuyucuya bu sayede bir geri dönüş olanağı sunuluyor. Bu geri dönüşlerde kâh Müjde Ar’a atıfta bulunuluyor, kâh Cüneyt Arkın bir roman karakteri olarak boy gösteriyor. Bu yöntemle anlatıcı, bir kamera aracılığıyla okurları sahneler arasında gezdiriyor.

Güçlü karakterlerin varlığı, yalın üslubu, sinema ve edebiyatın kült roman ve filmlerine yapılan göndermeleri, okuru saran yapısıyla nitelikli bir ilk roman var elimizde.

Didem Görkay