020

Devletlü amma lakin faziletsüz padişahım,

Size uzun zamandır yazamadım. Hayat gailesi işte, fırsat vermiyor. Fark etmişsinizdir, artık size el yazısıyla yazılmış değil daktilo edilmiş sayfalar gönderiyorum.

Padişahım, zulmünüzün doruğundasınız, bu saatten sonra salâh yok size. Giderek yokuş aşağı yuvarlanan bir taş gibi en dibe kadar düşeceksiniz. Orada sizi pislik, kan, çamur, irin ve daha bir sürü çirkin ve kötü şey bekliyor olacak. Umarım çok yaşarsınız da o günleri görürsünüz. Ben kulunuz görmesem de olur, siz görün yeter.

İtalyanların, Italo Calvino derler meşhur bir edibi vardır padişahım; meşhur ama iyi bir ediptir. [Siz de bilirsiniz, bu iki meziyet her zaman aynı kişide bulunmaz.] Lakin, bağışlayınız, küffarın dediği gibi quot libros, quam breve tempus olduğundan ben bu gavur edibin kitaplarından pek azını hatmetmişimdir.

Size onun bir hikayesinden açacağım. Hikaye bu, kişiden kişiye aktarılırken eğilip bükülür, benimki de o hesap olacak padişahım. Haydaa, ne yaptım ben, evvela Calvino’nun kitabının başına yazdığı sunuş’tan bir yudum damlatacaktım buraya:

“Ahlaksal öykü zulüm dönemlerinde yazılır. İnsan düşüncelerine açık ve net bir biçim veremediği zaman kendisini öyküler aracılığıyla ifade eder. Bu küçük öyküler, faşizmin can çekiştiği dönemlerde, bir gencin yaşadığı bir dizi sosyal ve politik deneyimin yansımasıdır.”

Gelelim hikayeye, işte ilk cümle: “Her şeyin yasak olduğu bir ülke varmış.”

İşte bu tuhaf ülkede, padişahım, tek yasak olmayan şey çelik çomak oynamakmış. Tebaa da ne yapsın, kırda bayırda toplaşıp çelik çomak oynayıp dururmuş. Gün gelmiş, oranın ve o zamanın kralı [öyküde böyle söylemiyor Calvino, kral demiyor ama ben siz daha iyi anlayasınız diye…] artık lüzumu kalmadığına hükmederek yasakları kaldırıvermiş. Fermanlar ülkenin dört bir bucağında okunmuş halka. Pek oralı olmamış halk sürüsü, çelik çomak oynamaya devam etmişler. Ulaklar, “Yahu, artık her şey serbest, o eskiden ölümüne istediğiniz ama memnu olduğundan yapamadığınız şeyler vardı ya,” demişler, tebaanın arasından birkaçı sanki anlamış gibi bakınca da heyecanla devam etmişler, “hah, işte o şeyler memnu değil artık, çelik çomağa mahkum değilsiniz.”

Demişler demesine de insan sürüsünden bir tınnnn sesinden başka ses gelmemiş, kudretlü padişahım benim. Ellerini zapt etseler de gözleri akılları çelik çomak oynamaktaymış çünkü. Ulaklar da ne yapsınlar, vazgeçmişler bu çelik çomak müptezellerine laf anlatmaktan, atlarına atlayıp yol tepmişler ve dönüp krala anlatmışlar durumu.

Kral, ulakları dinleyince bir hımmm çekmiş önce ve sonra da buyruğunu gümbür gümbür inen bir yağmur gibi saçmış ortaya: “Çelik çomak oyununu yasaklarız, olur biter.”

İşte pandomima da bundan sonra kopmuş, benim devletlü padişahım. Adına halk denen ve isteyince yekpare bir demir yumruk olmayı becerebilen bu insan sürüsü, galeyana gelip isyan etmiş, devrim yapıp [adı üstünde: devir-im] kralı devirmişler.

Sonra da çelik çomak oynamaya devam etmişler.

Hikaye bu kadar canım padişahım. Kıssası bizden, hissesini çıkarmak sizden.

Bir kulunuz.

Hamiş: Padişahım, el yazısını bıraktım ama her mektubumda size bir resim gönderme sözümden dönmüş değilim evelallah. 1968’de intihar etmiş Yvan Francis Le Louarn [namı diğer Chaval] derler bir Fransız karikatüristin çiziktirmesini mektubun başına konduruyorum.