Furkan Pişgin, Cemil Kavukçu ile söyleşti…

IMG-20200731-WA0017

Neredeyse kırk seneye yaklaşan bir yazın geçmişi, bir öykü geçmişiniz var. Öncelikle şunu sormak istiyorum. Bu kırk seneye dayanan öykü serüveni hakkında Cemil Kavukçu için öykü nerede, nasıl başladı?

Bir öykümün 1981 yılında bir dergide yayımlanmasıyla, öykücülüğümü başlatıyorum. Ondan öncesinde tabii ki yazdıklarım var ama okurla bulaşmak adına oradan başlatıyorum. Öncesinde, üniversite yıllarından itibaren öyküden ziyade romanla ilgili biriydim, hatta o dönemlerde roman yazma düşüncesi vardı kafamda, sonradan öykünün bana yakın olan kısmını keşfettikten sonra öyküye yoğunlaştım. 1981-1993 arası 12 yıllık dönem benim öykü ve edebiyat adına kendimi tanımaya ve var olmaya çalıştığım bir dönemdir. Ve bu konuda hiç başarılı olamadığımı düşünüyorum. Bunu da şöyle açıklayabilirim. 1983 yılında Pazar Güneşi kitabım yayımlandı. 1987 yılında katıldığım Yaşar Nabi Nayır yarışmasında Patika isimli dosyam ödül aldı. Varlık yayınları tarafından basıldı. O süreçten sonra 1992 yılında üçüncü kitap dosyam hazırdı ama, o süre zarfında birçok dergiye Varlık, Yazko vb defalarca öykü göndermeme rağmen hiç cevap alamadım, öykülerim yayımlanmıyordu. İlk kitabı da kendi imkanlarımla bastırmıştım, ikincisi ödül aldı fakat okura ulaşamadı. Üçüncü kitabımı da Varlık yayınları basmak istemedi. Nedeni de onların bastıkları kitabımın hiç satılmamış olmasıydı. On yılı aşan bir süreçte üç kitapla edebiyat dünyasına girememiş olmanın sıkıntısı vardı. Ve 1993-95 yılları arasında geri çekilme kararı aldım, yazmamak ve öyküyü bırakmak anlamında… Ama bu durumun sizin elinizde olan bir şey olmadığını fark ediyorsunuz. Yazmaktan kopamama belki de. Nitekim o süre zarfında Uzak Noktalara Doğru dosyamı hazırlamıştım. Tabii bir yandan da cesaretsizlik oluşuyor. Arkadaşımın ısrarıyla İstanbul’da dört yayınevine dosyayı gönderdim. Bir tanesinden olumlu cevap geldi. Can Yayınları. Ondan sonra her şey değişti. Şimdi, benim ilk dönem dediğim, üç kitabımın yayımlandığı; Pazar Güneşi, Patika, Temmuz Suçlu, aynı zamanda bu kitaplar bir arayışın da ürünleriydi. Pazar Güneşi kasaba, kasaba hayatı çocukluk anıları gibi temaları ön plana çıkarırken Patika’da daha farklı bir kanalı denedim, ki o kanal yürümedi. Temmuz Suçlu’da tekrar geriye, kasabaya döndüm. Fakat bu üç kitaptan sonra, Uzak Noktalara Doğru’da benim o birkaç yıllık geriye çekilme dönemimde değişen ve gelişen anlatımımın ilk örneğiydi. Farklı bir kanaldı bu da. Bu kanalda yürürken fantastik unsurların da yer aldığı öyküler de birikmeye başladı. Tabii bir de denizci olmasam da neredeyse on beş yıla yakın bir süre denizde geçen bir yaşamım da var. Bu süre zarfında denizi ve deniz insanlarını tanımam tanımaya çalışmamın sonucunda bir yandan da deniz öyküleri oluşmaya başladı, bu da farklı bir kanal oldu öykücülüğümde. Sonuçta otuz altı yıl nasıl geçti bilmiyorum, ben de anlamadım, ama bugüne geldim.

Peki bugün? Bugün öyküye bakışınız, Romanın yanında, öykünün yeri yurdu nedir sizin için?

Onca öykünün yanı sıra üç tane de roman yazdım. Öncelikle roman yazarken öykü yazarken aldığım o coşkuyu tadamadım hiç. Roman daha hesaplı kitaplı, ne zaman nerede ne olacağını, ayrıntıları şekillendirerek ilerliyorsunuz ve roman şekillendikçe, bu durumunun büyüsünü bozduğunu düşünüyorum. Mesela şiir kurgulanmadan yazılıyor. Öykü kurgulanarak da kurgulanmayarak da yazılıyor. Ben kurgulamıyorum mesela. Bir yerden bir şey başlıyor. Bir parçadan başlıyor öykü. Nereye gideceğini bilmiyorum ama beni bir yere götürüyor. O haz ve coşku da orada zaten. Onun için öykülerimi hep böyle yazdım, yazıyorum da. Bu sebeple romandan ayrıldım. Ben öyküyü okumayı da yazmayı da daha çok seviyorum.

Farklı bir kanaldan devam etmek istiyorum. Bir okur olarak farklı coğrafyalardan birçok yazarı okuyoruz. Halihazırda her yıl basılan kitapların neredeyse %50’si çeviri kitaplar. Artık farklı coğrafyada yayımlanan bir kitap aynı anda birçok ülkede yayımlanabiliyor, bu anlamda da bir küreselleşmeden bahsedebiliriz belki. Tim Parks, “Bir kitap iyiyse dünyanın her yerinde herkese seslenecektir” diyor. Peki Türk öyküsü bu bakımdan evrensel mi ya da evrenselliğe ulaşma gayretinde mi? Bizim öykümüzün sesi soluğu ne durumda sizce?

Bizim öykümüzün sesi soluğunun iyi olduğunu düşünüyorum. Dünya öyküsü ile eşdeğer yazarlarımız var, tabii bu noktada dilden kaynaklı bir sorun yaşadığımızı düşünüyorum. Türkçe yazmış olmak diğer dillere çeviri açısından kolay olmuyor sanırım. Mesela, bildiğim kadarıyla Elif Şafak İngilizce yazıyor. Orhan Pamuk’un kurduğu cümleler, yazdığı Türkçe, İngilizceye çok uygun. Fakat Vü’sat O Bener’i, Oğuz Atay’ı çevirmeye kalkıştığınızda çok şey kaybedecektir anlam bakımından. Ortada Türkçenin incelikleriyle bir dil ahengi kurulmuş, bunun için öykünün de şansı bir bakıma düşük oluyor. Ayrıca dünyada da böyledir. Öykü kitapları romanlar kadar tercih edilmiyor, okuru daha sınırlı. Bunu ben -roman yazmış biri olarak söylüyorum- şöyle düşünüyorum: Öyküyü okumak roman okumaktan daha zor. Tıpkı öykü yazmanın roman yazmaktan daha zor olduğu gibi. Öykü kendini iyi bir okurluğa ulaştırmış bir okur istiyor. Tabi piyasa var ortada, bunu da es geçemeyiz. Öykü kitabı bin iki bin civarı basılırken romanlar beş bin on bin yüz bin basılıyor; eğer popülerliğe ulaşmış bir yazarsanız sizin öykü kitabınız elli bin basılır kolayca. O öykünün niteliğinden değil, yazanın vitrininden kaynaklanıyor.

Bu noktada öykü geçmişimizle, kuşakların kendine has oluşan dili ve anlayışı da kalıcılık açısından etkili olabiliyor mu sizce? Yazanın vitrini yorumunu ve giderek vitrinleşen öykü yazınını nasıl yorumlarsınız?

Şimdi şöyle söyleyeyim; bizim öykücülüğümüzün cumhuriyet öncesi ve sonrası var, onar yıllık kuşaklar olarak değerlendirmişiz. 1940 kuşağı öykücüleri var 1950 var 1960 var, 70 diye geliyor. Bakın 80 kuşağı öykücüsü yok. Ondan sonra kuşaktan bahsetmek çok zor. Seksenli yıllarda yazanlar doksanlarda yazanlar diye ilerlemiş. Fakat yeni bir ses yok. Elli kuşağı öykücüleri, ki bunun hazırlayıcıları daha önceki kuşaktan Memduh Şevket Esendal’dır, Sait Faik’tir. Nezihe Meriç’i de unutmamak gerekir. Fakat Türk Edebiyatında bir kez olan bir şeydir bu: Öykü şiiri etkilemiştir. Elli kuşağı öykücülerinin ikinci yeni şiirinin oluşmasında çok büyük payları vardır. Bir daha bu ya da buna benzer bir etkileme olmadı. Elli kuşağı olup da altmışda da devam eden çok önemli yazarlar var. Ben o yüzden altmış kuşağını öykücülüğümüzün altın çağı olarak düşünüyorum. Yetmiş, seksen arası da gölgede kalmadı, bir kuşaktan bahsedebiliriz ama seksen sonrası yazmaya başlayanlar, buna bende dahilim, tam olarak bir bütünlük oluşturamadı. Altmış ve yetmişlerde de toplumsal olaylar askeri darbeler yaşandı ama hiçbiri seksen yılındaki o kopuş ve toplumsal kırılma kadar yıkıcı olmadı. Bunun edebiyata yansıması da büyük oldu. O dönemlerde dergilerden takip ettiğim ve ilk kitaplarını yayımlatmaya çalışan yirmi otuz tane genç yazar mesela, yok oldu gitti. Israr edemediler. Aynı zamanda okurla yazar arasında da iletişimsizliğin, kopukluğun yaşandığı yıllar… Ondan sonra doksanlı yıllarda öyküde tekrar bir hareketlenme oldu. Sadece öykü yayımlayan dergiler ortaya çıktı. Adam Öykü, Düşler Öykü, İmge Öykü vs. Öykü dergileri çıkmaya başladı. Öykü günleri düzenlenmeye başladı. Bir coşku oluşmuştu. Birçok şairin de öykü yazmaya başladığını gördük o dönemde. Fakat bu coşkuya rağmen bir kuşak oluşturacak, yeni bir ses tonuyla öyküyü bir yerden alıp yeni bir yere götürecek hareket de olmadı. Çok sayıda dağınık öyküler oluşmaya başladı. Gittikçe birbirine benzeyen birbirini tekrar eden öyküler yazmaya başlayan öykücüler çıkmaya başladı…

Oradan günümüz öyküsüyle devam etmek istiyorum. 2000 sonrası, hatta biraz daha yakın tarihlere çekeyim. 2010 sonrasında yazılan, günümüz öyküsünde bir okur olarak şimdi, tam olarak emin olmasam da bir sorun görüyorum. Son yıllarda yayımlanan birçok öykü kitabını okumaya çabalıyorum. Birbirine benzer öyküler okuduğumu düşünüyorum. Belirttiğiniz benzerliği birçok okurun da hissettiğini düşünüyorum. Mekân ve karakter yaratımının sınırlı olduğu, daha çok, ağırlıkla, bireyin iç sesine yönelen, bireyin çıkmazlarını anlatmaya çalışan benzer sesler bahsettiklerim, bir anlatıcı yığılması belki de. Bu minvaldeki öykülerin fazla olduğunu düşünüyorum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bir fazlalıktan, benzerlikten ya da temelde farklı olma çabasından bahsedebilir miyiz?

Fazla ve birbirlerine benziyorlar… Bir de “şu konuda yazalım” modası var gibi. Temelde de ilginç olma kaygısı yatıyor bence. Ama böyle ilginç olma kaygısı güderek yazarsanız ilginç olamazsınız. Ben okuru şaşırtayım, ilginç bir şey çıkarayım ortaya dediğinizde çuvallarsınız. Yazan kişide öykü kendisini gösterecektir zaten. Bu durumu iki farklı yaklaşımla açıklıyorum ben. Bir; masa başı yazarları. İki; meselesi olan yazarlar. Masa başı yazarlarının düşünceleri benzer işler. Şu temaları kullanayım, şunu eklersem ilgi çeker vs. Oraya girdiğiniz zaman çıkmak zordur. Benzer öyküleri okumanın da temelinde bu olduğunu düşünüyorum…

Peki siz son dönemde yayımlanan öykü kitaplarını takip ediyor musunuz?

Hepsini takip ediyorum desem doğru olmaz, fakat elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Ama takip etmek de zorlaşıyor açıkçası. O kadar çok kitap yayımlanmaya başladı ki… Yayınevleri dışında da sizden para alıp kitap basanlar bile var. Hangi birini takip edeceksiniz? Zor. Ama yine de elimden geldiğince okumaya çalışıyorum.

Konuştuğumuz konuya ek olarak, günümüz öyküsündeki benzerlikten bahsettik. Az önce kuşaklardan bahsederken üzerinde durduğunuz dil meselesi vardı. Bu sorunun en büyük kısmı dil odaklı mı sizce? Tema, mekân konusunda, ya da farklı bir sorundan bahsedebilir miyiz?

Dil bakımından daha çok sorun olduğunu düşünüyorum. Tema bakımından bir sorundan bahsedemeyiz. Öykünün temaya ihtiyacı yok, her şey öykü olabilir. Hatta birçok kez anlatılmış bir temayı farklı bir dille anlatırsınız, o öykü yenilenir… Dilde sıkıntı var ve imgesel, şiire yaslanan, süslü cümlelerle sözcüklerle edebiyat yapıldığını düşünen bir kesim var. Bu bence kolay olan. Eğer yalın yazmayı seçerlerse, yani zor olanı. Daha başarılı olurlar.

Yakın zamanda Ferit Edgü ile yapılan bir röportaj yayımlandı. Edgü, orada genç yazarlara kırgınlığını belirtiyordu. Dil bakımından bir kırgınlıktı bu. Günümüz genç yazarlarının özgünlükten yoksunluğunu vurguluyordu. “Bizim kuşak kadar yenilikçi” olmadıklarından bahsediyordu yanılmıyorsam. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ferit Edgü yerden göğe haklı. Öncelikle savruk bir dil var, dile hakimiyet yok gibi. Dil derken Türkçeyi doğru kullanmaktan bahsetmiyorum. Öykü dili, roman dili çok farklı bir şey. Kendi yaşamından kesit sunmak, anı gibi yazmanın öykü olduğunu sanmak temel yanılgı. Kurguda sorun var, dilde sorun var, öykü atmosferinde sorun var. Yaşadığı dünyanın gerçeklerini kavrama ve onu öyküye yedirme konusunda sorun var. Öykücünün onları aşması için etrafını, çevresini izlemesi izlemeyi öğrenmesi gerekiyor her şeyden önce.

Özellikle son beş yıl içerisinde öykü atölyesi furyası göze çarpıyor. Direkt olarak öykü atölyeleri kötü demiyorum, nitekim yakın zamanda Nobel’i alan Ishiguro da bir yazarlık atölyesine gittikten sonra yazar olmaya karar verdiğini belirtiyordu…

Tabii, Carver da gitmiş, Chever da böyle atölyelere gitmiş, böyle örnekler epey var…

Fakat yakın zamanda ve halihazırda devam eden bir atölye furyasının farklı boyutlara geldiğini düşünüyorum. İlk öykü kitabı yayımlanan bir yazarın birkaç ay geçmeden bir atölye yürütmeye başladığını görebiliyoruz. Hatta yakın zamanda rastladığım bir afişte, bir yazarın öykü atölyesi düzenleyeceği yazıyordu. Afişin altına “Katılımcıların öyküleri ‘…’ dergisinde yayımlanacaktır” diye bir not düşülmüştü. O halde diyebiliriz ki bu atölyeye katılan bir kişi henüz bir öykü yazmadan, yazar olacağından ve öyküsünün yayımlanacağından emindir. Burada bir özgünlük, bir yaratıcılık sorunundan bahsedebilir miyiz? Şimdi farkına belki varmıyoruz ama ileride öyküye dair bu anlayışın yaygınlaşması bir sorun oluşturabilir mi? Siz de öykü atölyesi yürütüyorsunuz. Öykü böylesine öğretilebilir bir tür mü?

Bence şimdiden bir sorun oluşturuyor. Bu bir kirlenme, başka bir şey değil. Öykü öğretilemez, ama öğrenilebilir bir şey. Eğer yeteneğiniz varsa ya da bu işi yapmak istiyorsanız, en iyi öğretmenler başka yazarların kitaplarıdır. Okumadan yazamazsınız. Bardak dolmadan, taşmadan yazamazsınız. Yıllar önce ilk öykü atölyesine başladığımda söylediğim ilk şey şu olmuştu: Ben bir hoca değilim, öğretmen değilim. Ben sizinle ancak deneyimlerimi paylaşabilirim. Öğretebileceğim bir şey değil bu, dedim. Hem bu süreçte ben de birçok şey öğrendim. Ayrıca bu süreçte daha çok okuma üzerine yoğunlaşmak gerektiğini göstermeye çalıştım. İyi öyküler okuyup çözümlemek, önemli olan bu. Fakat şimdi bakınca herkes yazar olmak istiyor. Herkes yazmak istiyor.

Peki son dönemde atölyelerin yanı sıra, yazılan öykülerde de farklı eğilimler görülüyor. Özellikle son yıllarda postmodern öykü tanımlaması göze çarpıyor. Fakat postmodernizm hakkında kuramsal açıdan bile tam olarak ürünlerden, söylemlerden bahsedemezken, herhangi bir postmodern olarak adlandırılan öykünün eleştirilebilir yanı da sanırım bu esnada grileşiyor, yazara konforlu bir alan sağlıyor belki de. Gittikçe yığılan bir öykü ortamı olduğunu düşünüyorum, Mina Urgan da yıllar önce yazdığı denemede yığılmadan bahsediyordu yanılmıyorsam. Zaman ve mekan değişse de öyküye dair endişe aynı belki de, bilmiyorum. Fakat bu hız çağında, atölyeler ve dergiler ekseninde öyküye yaklaşım olarak bir kuşaktan bahsedebilir miyiz?

Kuşak olarak ben bir bağlantı kuramıyorum, fakat başka birileri bir kuşak çatısı altında toplayabilir belki. Posmodernistler, gerçekçiler vs. Fakat sadece öykü ekseninde yorum da yapamayacağımızı düşünüyorum. Kültürel olarak bir çözülme, yozlaşmanın içerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Bu eksende birçok edebiyat dergisi de kapanmak zorunda kaldı. Onların yerine daha magazin boyutunda, daha hafif, güldürü unsurları taşıyan, kolay okunabilen dergiler türemeye başladı ve birçoğu da edebiyata hizmet ettiğini belirtiyor, birkaç edebiyatçıya yer veriyorlar vs. Fakat bu şekilde gittikçe sığlaşan bir alan oluşuyor. Tamamen umutsuz da değilim, hâlâ iyi yazan, edebiyat için mücadele edenler var. Onlar nereye kadar götürür bilemiyorum fakat çok da büyük beklentim yok bu konuda.

Sözcükler dergisinin 82. sayısında (Kasım-Aralık 2019) yayımlanmıştır.