Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kağıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Annemin eski patronu okumayı sevdiğimden bana sürekli kitap gönderirdi. Bir gün beni yakalayıp son gönderdiğimi okudun mu diye sordu. Okumadım, dedim. Niyesini sorduğunda başkasının etkisinde kalmadan bir şeyler yazmaya çalıştığımı söyledim. Lisedeydim ve fantastik bir macera romanı yazıyordum. Okusun istedi, ben de gönderdim. Bir hafta sonra gazetede çalışan eşi beni aradı ve gazete için bir şeyler yazmamı istedi. Daha doğrusu kendimi yazmamı istedi. Kıbrıs’taki göçmenlerin durumunu bir ergenin gözleriyle görsün istiyordu, eline kılıç alıp düşmüş meleklerle savaşan bir çocuğun deli saçmasını değil. İlk kez bir yazım gazetede çıkmıştı ama hoşuma gitmedi. Bir daha kendimi yazmayacağım, dedim. Beş sene sonra aynı gazeteye bu sefer ben bir yazı gönderdim. Yine ötekileştirme, yine göçmenler. Yazı basıldı ama hiç hoşuma gitmedi ve bir daha kendimi yazmayacağım dedim. Tabii yazmaya devam etmek de istiyordum. Yaratıcı yazarlık dersi aldım, sonra kurgusal kısa öykülerim dergilerde yayımlanmaya başladı. Üç sene sonra da elimde bir dosyam vardı artık.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

İçimde beni yazmaya iten şiddetli bir duyguyla yazıyordum hep ve amacım bu duyguyu hemen içimden atmaktı. Biçim olarak öykü daha uygun görünüyordu. Vermek istediğim o ânı öyküde verip yoluma bakıyordum. Ancak şimdi elimde bir hikâye var, öykü olarak yazdım ama öyküye sığmıyor. Kahramanın derdi büyük ve iki üç sayfada bunu veremedim. Demek istediğim öykü, deneme ya da roman fark etmiyor bence, biçimi talep eden hikâyenin kendisi.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Dosyam 2018’de hazırdı ve iki sene boyunca önce Kıbrıs’taki sonra Türkiye’deki butik yayınevlerine gönderdim. Buradakilerin hepsi butik sayılır zaten ve Türkiye’deki büyük yayınevlerinden de gözüm korkuyordu. Onlar da olmayınca büyük topları denedim. Gene olmadı. Ben de öykülerden umudu kestim açıkçası. Yayımlanmayacaklarına emindim, bir yere de göndermiyordum artık. Sonra bir şekilde kitapçık yapma fikri gelişti. Dosyamdan yedi öyküyü seçtim ve A4’e çıktı aldım, katlayıp zımbaladım, sonunda yedi öykülü 60 sayfalık bir kitapçığım oldu elimde. Bu kitapçıkları sokakta stand kurup sattım, bir festival dönemi denk geldi ve kitapçığım Hammurabi bir şekilde ilgi gördü. Festival sonrası ilk ayda elde ürettiğim 200 kitapçığın hepsi bitmişti. Benden mutlusu yoktu çünkü sonunda insanlar öykülerimi okuyordu. Sonra düşündüm, madem ki insanlar öykülerimle ilgiledi, kitabımı kendim bastırsam belki gene ilgi gösterirlerdi. Kıbrıs’ta bir yazarın kendi kitabını kendi bastırması düşüncesi Türkiye’dekinden çok daha doğal gelişiyor çünkü burada yayınevleri yok denecek kadar az ve oralarda da sadece satışı garanti kitaplar basılıyor. Kitabım için üniversiteden tanıdığım, şimdilerde serbest çalışan bir editör arkadaştan yardım aldım, daha sonra liseden tanıdığım ve grafik tasarım okumuş bir başka arkadaşıma kapak tasarımı yaptırdım. Program indirip mizanpaj öğrendim. Ama süreç işin gerçekten parayı ödeyip kitabı bastırma kısmına gelince takıldı. Takıldı çünkü kitabı bastıracak kadar param yoktu. Çevreden borç da almak istemiyordum çünkü kitap elimizde patlayabilirdi, kimsenin parasını böyle bir ekonomik dönemde çar çur edemezdim. Sonra bir gün, manavda şeftali alırken dosyamı iki sene önce ilk götürdüğüm yayınevinin sahibesi kadınla denkleştik. Kitabı kendi kendime bastırmaya çalıştığımı biliyordu. Herkes biliyordu sanırım. Durumu kısaca anlattım ve o da kısaca kitabı onun yayınevinde bastırsak nasıl olur, diye sordu. Kitap zaten baskıya hazırdı ve yayımlanma süreci inanılmaz hızlı gelişti. Böylece HAMMURABİ döndü dolaştı ilk başvurduğum yayınevinden yayımlanmış oldu.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Üniversiteden sıkı dostum Tual Şekercigil, öykülerim ilk kez dergilerde çıkmaya başladığından beridir tüm desteğiyle yanımda ve Hammurabi’yi ilk gözden geçiren de o oldu. Tanıdığım en iyi Fransızca çevirmenidir ve şimdilerde serbest editörlük de yapıyor.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Hammurabi’yi kitapçık olarak çıkardıktan sonra yerel gazetelere röportaj verip televizyon programlarına çıktım. Bu sohbetler, öykülerim var ama bastıramıyorum, bana baksanıza ben de yazıyorum ama kitabım yok şeklinde bir yardım çığlığına dönüşüyordu. Şimdiyse, Hammurabi kitap haline geleli üç hafta oluyor ve öyküleri daha fazla konuşur olduk. İnsanlar iyi kötü beni duydular ve artık gerçekten ne yazmış olabileceğimi merak ediyorlar. Muradıma erdim yani. Dahası Hammurabi’nin bir şekilde ilgi göreceğini düşünüyorduk ama bu kadarını da beklemiyorduk. Çok satanlara ikinci sırada girdi, ikinci haftasında liste başı oldu ve şu an üçüncü sırada. Umduğum tek şey daha çok okura ulaşmaktı ve oldu. Kitap, Türkiye’ye sadece posta siparişiyle gidiyor olmasına rağmen orada dahi üç beş insana ulaşması, Türkiye’den birilerinin duyması bile apayrı bir mucize. Umduğumdan çok daha fazlasını buldum aslında. Ama son birkaç gündür aslında okutmak istediğim herkese öyküleri zaten okutmuşum diye düşündüğüm oluyor. Tuhaf bir muammadayım.

Telif aldınız mı?

İlk baskı için % 20 telif alacağım. Henüz almadım, ama burası küçük bir yer ve yayınevimle bir dostluğumuz var artık. Dahası Işık Kitabevi’nin burada oldukça saygın bir yeri vardır. Bir sorun olacağı aklımın ucundan bile geçmez.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Dergilere 2017 ve ’18 döneminde devamlı olarak öykü gönderiyordum ve iki senede sekiz-dokuz öyküm yayımlandı sanırım. Türkiye’de Öykü Gazetesi, Öykülem, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi ve Türk Dili Dergisi Genç Sanat’ta, Kıbrıs’ta ise Poli, Tantana ve Uçsuz’da çıktı bu öyküler. 2019’da bir seneliğine askere gittim ve o tarihten beridir dergilerle de arayı açtım maalesef. Zaten askerlik bittiğinden beri dosyamla uğraşıyordum. En son Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin Temmuz-Ağustos sayısında (94. sayı) bir öyküm yayımlandı. Arada Fransızca ve İngilizceden çevirdiğim öyküleri paylaştığım “nedenseymour” adında bir blogum da var.

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Çevremdeki herkes öyküler gazete ve dergilerde yayımlanmaya başladığından beri ne kadar ciddi olduğumun farkındaydılar zaten. Burada kitapların parayla basıldığını bildiklerinden tüm çevrem bana kitap için sponsor olmaya çalıştı ama istemedim. Ya usulüyle parasız bastıracaktım ya da sadece kendi paramı harcayacaktım. Allatan cebim delikti de kitap gönlümden geçtiği gibi bir yayınevinden çıktı. Hammurabi sonunda yayımlanınca millet benden daha çok bayram etti.

Peki, bundan sonra?

Dosyayı tamamladığımdan bu yana aralıklarla bir roman üstünde çalışıyorum. Hammurabi’nin de verdiği gazla biraz daha yoğunlaştırdım işleri. Daha doğrusu daha büyük şeyler söylemek için biraz daha cesaret topladım diyeyim. Ancak romanın, öykü yazmaktan çok daha farklı bir disiplin istediğinin farkındayım. Bakalım nasıl gidecek. Bir yandan da Kıbrıs’taki öğretmenlik münhallerine çalışmaya başladım. Fransızca öğretirken arada oturup hikâyeler yazmak istiyorum. Ben yaşlanırken genç öğrencilerimin olması, yazı dilimi de genç tutar belki. O hamlığı ve çocuksuluğu hiç kaybetmek istemiyorum.

Ahmet Şimşek’in “Hammurabi” kitabından Karnı Delik adlı öyküyü “tadımlık” olarak sunuyoruz.

Göğsümün göbek deliğimden on üç santim yukarısında, adem elmamdan on iki buçuk santim aşağısında kalan kısmı delik. Tam orada, yarı çapı üç buçuk santim olan yuvarlak bir boşluk var. Şeffaf bir çay bardağı altlığı gibi böyle. Eğer karşıdan doğru açıyla bakarsan arkamdan geleni görebilirsin. İlk duyduğunda tuhaf gelebilir ama böyle doğmuşum ben.

Doktorlar bunun yedi milyarda bir görülen bir hastalık olduğunu söylediler. Yedi kıtada benimle aynı durumda doğmuş ya da sonradan bu hale gelmiş hiç kimse yok. Göğsünde koca bir delikle yaşayabilmen için ancak o şekilde doğman gerekiyor. Bedeninin ve tüm iç organlarının bir şekilde kendilerini bu duruma uydurmaları gerek çünkü.

Demem o ki fiziksel olarak tamamen normalim. Hiçbir yaşamsal faaliyetim sekteye uğramıyor. Kalbim olması gereken yerden biraz daha solda ve sindirim sistemim de diğer insanlara kıyasla daha yavaş çalışıyor ama o kadar kusur kadı kızında da olur.

Annem eşsiz biri olduğumu söyler hep. Biricik. Ama anneler böyle şeyler söylediğinde onlara inanmayız nedense. Başkası söylese belki inanasım gelir. Genellikle inanamadığım şeyler deli gibi inanmayı arzuladığım şeyler oluyor. Ama bu sana anlatmak istediğimden farklı bir konu.

Bilmem hiç sana benden bahseden oldu mu ama göğsümdeki bu boşluk, hilkat garibesi sayılmam için ömürlük kredi sağlıyor bana.

Lisenin spor salonunda bir kerecik tişörtümü sıyırmam bile kıvılcımı yakmaya yetmişti. Yaşadığım ilde fırtına hızında bir üne kavuşmuş, kiliseden bozma Lala Mustafa Paşa Camii’nin Quasimodosu oluvermiştim bir anda. Bir ihtimal buna gözlerimin camideki yeşil vitrayla aynı tonda olması da neden olmuştu. Camiye yakın oturmamız ise tamamen tesadüftü. Zaten göğsümde bir delikle doğmak da tamamıyla rastlantı eseriydi bana kalırsa.

Asilik dönemlerimde mahallede üstsüz dolanmayı huy edinmiştim. Yaradılışıma koyduğum tepkiyi üstsüz dolaşarak gösteriyordum işte kendimce. Turistler de hep öyle gezmiyorlar mı, sen de görüyorsundur. İnsanların ucubik gördükleri bu zararsız deliği, bakkala giderken veya çarşıda dolanırken gözlerine gözlerine sokarak normalleştirmeye çalışıyordum sanırım.

Babam böyle yapmama kızardı ve daha kötüye gideceğini söylerdi. Ama bir şeyi sürekli tekrarlayınca etkisi artmıyordu, tam tersine bir geçerliliği varsa da yitiriyordu. Babamınki de geçerliliğini yitirmiş bir nasihatti, ama haklı çıkmıştı. Babalar böyle şeyler söylediğinde neden onlara inanmayız ki.

Gene üstü çıplak bir şekilde mahallede dolanıyordum. Markete köy ekmeği almaya gidiyordum galiba.

Arada okulda gördüğüm ufak tefek bir çocuk sessizce yanıma sokulup; “Belki göğsünü deriyle dikebilirler,” dedi, konserve rafının önünde dikiliyordu. “Çok gerçekçi suni deriler yapıyorlar. Hem göğsünden hem de sırtından dikerler kolayca. Fazla parça da istemezsin ve o kadar da belli olmaz bence.” İyi niyetli ablak bir tipti.

Söylediği daha önce aklımın ucundan dahi geçmemişti. Şöyle bir kafada tartınca, neden olmasın ya, diye düşündüm.

Bunun üstüne öbür taraftaki kek rafının arkasından iri yarı, esmer bir çocuk peyda oldu. “O zaman tam davul olurdun. Zafer Bayramı’nda seni çalardık!” dedi barbarca gülerek.

Yanımdaki ufak tefek çocuk ondan beklenmedik bir cesaretle; “Hastir lan, Arap kıllısı!” diyerek dalga geçti onunla. Ben de kahkahayı koyverdim tabii hemencecik. İri yarı çocuk koşarak kaçmıştı.

Markette tanıştığım o çocuk sayesinde kendimi bir süreliğine güvende hissetmiştim. Birkaç saat sonra, Arap kıllısı çocuk yanında iki yaveriyle beraber, beni ve yeni arkadaşımı toprak bir garaj yerinde sıkıştırıp iyisinden benzetti.

İlk önce ufaklığa sağlamından bir yumruk atarak bayılttılar. Hemen sonra yardakçılarından biri tişörtümü parçaladı.

O ve diğeri beni tutarken, Arap kıllısı çocuk boğumları tüylü eliyle beni boşluğumdan yakaladı. Nefesim kesildi.

Nasıl bir şoka girdiysem artık, diğer ikisi beni artık tutmadıkları halde yerimden kımıldayamıyordum. Arap çocuğun eli göğsümdeki delikte öylece donakalmıştım.

Parmaklarının üst boğumları deliğimin öbür tarafından terli sırtıma tutunmaya çalışırken beni bir tur döndürdü ve akabinde duvara yapıştırdı. Bu kadardı işte.

Tecavüze uğramıştım.

Sonraki gün markette beni savunan arkadaşımdan kaçmıştım. Ondan sonraki gün de görmezden gelmiştim onu ve sonraki gün de yine aynı şeyi yaptım.

Babamın da söylediği gibi bu tip alaylar daha iyiye gitmedi ama beni Arap kıllısı çocuk kadar kötü etkileyeni olmadı.

Şu an bile o aşağılanmayı hatırladıkça, bir şekilde ufaklığın değil de onun yaptığı davul esprisine gülseydim keşke diyorum. Çoğu mağdur gibi hatayı kendimde görüyorum anlayacağın. Arap kıllısı çocuktan, kendi anne ve babamdan ya da Allahtan şikayetçi falan değilim. Kimseye serzenişte de bulunmuyorum. Sadece sana söylüyorum.

Hangi ara Karnı Delik olarak anılmaya başladığımı hatırlamıyorum doğrusu. Sanırım göğsümdeki boşluktan diğer tarafı hiç görmemiş olanların başlattığı bir şeydi bu.

Bir dönem mahallede öyle bir furya olmuştu ki herkes peşimde koşturur olmuştu. Deliğimden öbür tarafı görebilen kişi haftasının güzel geçeceğine inanırdı. Bunun için aylık harçlıklarını bana vermeye gönüllü olanları bile vardı. Ama herhalde biri bir ara “göğsünde delik olsa yaşayamaz ahmak, karnı deliktir onun” demiştir ve herkes de inanmıştır, ne yapacaklar ya.

Açıkçası göğsü yerine karnı delik olarak bilinmek daha az rahatsız ediyor beni. İnsanların kalbinizin olmadığını ve dolayısıyla da sevemeyeceğinizi düşünmeleri duvara vurulmaktan bile daha kötü.

Bir keresinde Antalya’dan gelen bir kadın, benim bir şekilde kutsal bir tarafım olduğuna, ironik bir şekilde Allah’ın sevgili bir kulu olduğuma inanıyordu. Hasta çocuğunun alnına soğuk cama hohlar gibi hohlamam için evimizinin kapısında yalvarıp ağlamış, olan parasını vermeyi teklif etmişti.

Böyle sahnelere dayanamaz, sırf insanları üzmemek için kim bilir ne derdi olan çocuklarının alnına dokunur, bazen bahtsız kardeşlerini öper, sorunlu babalarıyla –aslında bu sadece bir kere olmuştu- tişörtümü deliğim görünecek şekilde sıyırıp fotoğraf çektirirdim.

Çocukluğumdan beri ne kadar dua ve hediye almışımdır sayamam sana. Bunu bir lütuf gibi gören insanlardan bahsediyorum; evi türlü yiyecek ve memleketlerinden getirdikleri ıvır zıvırla doldurmuşlardı.

Lisenin bitimine doğru başka bir kadın “on üçüncü” olabileceğime ikna olmuştu bir şekilde ve bunu kapımızı muhabirlere tıklatacak kadar dillendirip ileri götürmüştü.

Manyaktı bunlar. Bana kalırsa, göğsümde hava alan bir delikle gezmekten daha tuhafı, ben bile o kadar takmazken insanların bunu neredeyse bir saplantıya dönüştürebilmeleri.

Sirklere konuluk şöhretim Kıbrıs sınırlarını aşıp Türkiye, İngiltere, Yunanistan ve Avustralya’ya kadar ulaşmıştı. Bir keresinde Danimarkalı bir iş adamı benimle yazmakta olduğu bir kitap için röportaj yapmak istemişti. Bir defasında da sapkın bir adamı eşi arkamda dururken sikini göğsümdeki delikten öteki tarafa geçirmesine izin vermem için epey yüklü miktarda bir para teklif etmişti. Şanslı bir hafta geçirmek için harçlığını gözden çıkaran bir adam…

Böyle hikâyeler anlat anlat bitmez bende.

Sense bunca zaman lisede sana arka çıkan arkadaşını görmezden geliyorsun. Böylelerine neden hakettikleri değeri göstermeyiz ki. Ama öyle böyle yaşlanıyorsun ve liseden mezun oluyorsun. Yaşlanıyorsun ve eline bir diploma daha alıyorsun. Her şeyi ister istemez geride bırakıyorsun yaşlanarak. Dönüp de arkana bakmadığın sürece hepsinden uzaklaşıyorsun. Kaçıyorsun ve buna istediğin kadar devam edebilirsin.

Benimkine benzer vakaların bir diğer aldatmacasıysa zamanla üzerindeki bakışların azalacağına inanmak. Halbuki çocukken sizinle dalga geçenler büyüyüp birer yetişkin olduklarında işi pekâlâ çocuklarına devrediyorlar.

Geçtiğimiz hafta yaşına göre göğsümün delik olduğunu bilmesine imkânı olmayan -simasını ofisten birilerine benzettiğim- bir oğlan çocuğu yolda bir süre beni takip etti.

Neden sonra bu çocuk beni taşlamaya başladı. Ufacık çocuğa dayılanacak değildim. Mecbur ondan da kaçtım. Uzaklaşınca anladım ki aslında attığı taşları kafama isabet ettirmeye değil de deliğimden geçirmeye çalışıyordu.

Konuyu bayağı bir dağıttım. Toparlamak gerekirse… Bunları sana neden anlatıyorum diye merak edebilirsin. İnan önemli şeyler olduğundan falan değil, sadece durum böyle olduğundan. Beni daha iyi tanımanı istediğimden.

Gerçekten de ilahî bir güce sahip falan değilim, ama fena bir adam da sayılmam hani. Eskisine göre daha uysal ve içine kapanık bir yapım var şimdi.

Bugün otuzlarımın ortasındayım ve işinden bezmiş herhangi bir illüstratörden farkım yok. Yaradılışıma tepki koymaya karnı delik şakacı karakterler çizerek devam ediyorum.

Mahallede üstsüz gezmek gibi. Mesela kafasını çevirmek yerine uzun boynunu iyice büküp karnındaki delikten, o konuşurken kimlerin cep telefonuna gömüldüğüne bakan bir öğretmen karikatürü çiziyorum ya da gösteri toplarını göğsündeki delikten kenarlara değdirmeden geçirmeye çalışan bir jonglör.

Bazı geceler limanda ve Surlariçi’nde yürüyüşe çıkıyorum. Etrafta kimsecikler olmuyor geceleri ve çevrede öyle korkunç motor sesleri de duymuyorsun.

Böyle gecelerde tıpkı asilik yıllarımdaki gibi bazen tişörtümü çıkartır, Akdeniz esintisinin göğsümden geçmesine izin veririm. Serin ve karıncalandıran.

Bunu yapmak öyle bir haz veriyor ki bana… Varlığım toprağa veya havaya, kimseye ve hiçbir şeye engel değilmiş gibi yürüyorum. Attığım her bir adımdan, bıraktığım her bir nefesten ve göğsümdeki bu delikten daha doğal bir şey olamaz, diye düşünüyorum.

Hatta o kadar keyifleniyorum ki mesela geçen hafta beni takip eden o çocuk öyle yürürken gene bir taş alıp çıplak göğsümden geçirmeye çalışsa durur buna katıla katıla gülerim, hatta taş karşı tarafa geçsin diye eğilip bükülürüm, yeter ki çocuk da o anki neşeme ortak olsun.

İtiraf etmeliyim ki yetişkin olurken ben de en az Arap çocuk kadar kıllandım. Köprücük kemiğime kadar kıl dolu göğsüm. Tabii deliğim tüysüz, orada kendi halinde mutlu mutlu devinen havadan başka hiçbir şey yok.

Bana “karnımdaki” deliği hissedip hissetmediğimi soran sürüyle insan çıkıyor tabii, tahmin edersin. Hayır, göğsümde hiçbir halt hissettiğim yok. Daha önce var olan bir uzvumu kaybetmiş değilim ki. Fakat sana söylemek istediğim de buna yakın bir şey işte.

Şimdi, ortada bir boşluk var. Burada havanın içimden geçtiği deliği kastetmiyorum. Üzerimde değil de daha çok etrafımda olan bir şey bu sanki. Adımlarımı karıştırıp ya içine düşersem diye beni tedirgin eden bir boşluk bu. Kalelerin çevresine kazdıkları hendekler gibi aynı. Umarım anlatabiliyorumdur.

İnsanlar görüp bildikleri şeyden korkmazlar. Göğsümdeki “karnımdaki” delik kendimi bildim bileli hep orada. Görebileceğin, istersen elini geçirip tutabileceğin ve tuttuğun gibi beni duvara savurabileceğin somut bir boşluk.

Sorun şu ki etrafımdaki hendekleri göremiyorum. Eğer varsa da iskele nereye kuruluyor bilemiyorum. Akdeniz, limanın ötesindeki Maymun Adası’nın etrafında değil de sanki bu hendeklerin etrafındaymış ve her an içine dolacakmış gibi geliyor bana. Bundan öyle böyle değil, deli gibi korkuyorum.

Çünkü ben yüzemem. Ortasında tıpa takamayacağın kadar büyük bir deliği olan elden düşme bir salım ben. Hendeğe düşersem karnımdaki delikten hep su dolar. Sana anlatırken bile boğulacak gibi oluyorum. Hiç kimse bilmiyor yüzme bilmediğimi. Bir öğrenseler beni çıplak elleriyle batıracak en az on adam tanıyorum.

Sana anlatmaya çalıştığım da işte tam olarak bu Othello Aslanı. Nöbetçisi değil misin sen bu kalenin? Yelene tutunup sırtına binsem bana hendeği atlatamaz mısın?

İstersen, soyluluğunu ve gücünü kullanıp hendekleri kumla doldurtabilirsin pekâlâ. Derdini sana getireni onu dinlemeden başından savamazsın sen. Tümüyle taştan ibaret bile olsan göğsümdeki boşluğumu kıskanamazsın. Bunun için daha sağlam nedenler gerekir sana.

Şimdi iyi dinle beni çünkü sana bunu sadece bir kere fısıldayacağım…

Bana yardım etmez misin?