Edebiyat ortamımız, ülkemizin hali pür melalinden farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az vesaire. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Kağıt oyunu oynayanlar bilir, ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?

Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştık. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.

Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?

Annemin eski patronu okumayı sevdiğimden bana sürekli kitap gönderirdi. Bir gün beni yakalayıp son gönderdiğimi okudun mu diye sordu. Okumadım, dedim. Niyesini sorduğunda başkasının etkisinde kalmadan bir şeyler yazmaya çalıştığımı söyledim. Lisedeydim ve fantastik bir macera romanı yazıyordum. Okusun istedi, ben de gönderdim. Bir hafta sonra gazetede çalışan eşi beni aradı ve gazete için bir şeyler yazmamı istedi. Daha doğrusu kendimi yazmamı istedi. Kıbrıs’taki göçmenlerin durumunu bir ergenin gözleriyle görsün istiyordu, eline kılıç alıp düşmüş meleklerle savaşan bir çocuğun deli saçmasını değil. İlk kez bir yazım gazetede çıkmıştı ama hoşuma gitmedi. Bir daha kendimi yazmayacağım, dedim. Beş sene sonra aynı gazeteye bu sefer ben bir yazı gönderdim. Yine ötekileştirme, yine göçmenler. Yazı basıldı ama hiç hoşuma gitmedi ve bir daha kendimi yazmayacağım dedim. Tabii yazmaya devam etmek de istiyordum. Yaratıcı yazarlık dersi aldım, sonra kurgusal kısa öykülerim dergilerde yayımlanmaya başladı. Üç sene sonra da elimde bir dosyam vardı artık.

Yazma uğraşınızı neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdınız?

İçimde beni yazmaya iten şiddetli bir duyguyla yazıyordum hep ve amacım bu duyguyu hemen içimden atmaktı. Biçim olarak öykü daha uygun görünüyordu. Vermek istediğim o ânı öyküde verip yoluma bakıyordum. Ancak şimdi elimde bir hikâye var, öykü olarak yazdım ama öyküye sığmıyor. Kahramanın derdi büyük ve iki üç sayfada bunu veremedim. Demek istediğim öykü, deneme ya da roman fark etmiyor bence, biçimi talep eden hikâyenin kendisi.

Yayınevini nasıl belirlediniz? İlk kitabınızın yayımlanma sürecinde neler çektiniz?

Dosyam 2018’de hazırdı ve iki sene boyunca önce Kıbrıs’taki sonra Türkiye’deki butik yayınevlerine gönderdim. Buradakilerin hepsi butik sayılır zaten ve Türkiye’deki büyük yayınevlerinden de gözüm korkuyordu. Onlar da olmayınca büyük topları denedim. Gene olmadı. Ben de öykülerden umudu kestim açıkçası. Yayımlanmayacaklarına emindim, bir yere de göndermiyordum artık. Sonra bir şekilde kitapçık yapma fikri gelişti. Dosyamdan yedi öyküyü seçtim ve A4’e çıktı aldım, katlayıp zımbaladım, sonunda yedi öykülü 60 sayfalık bir kitapçığım oldu elimde. Bu kitapçıkları sokakta stand kurup sattım, bir festival dönemi denk geldi ve kitapçığım Hammurabi bir şekilde ilgi gördü. Festival sonrası ilk ayda elde ürettiğim 200 kitapçığın hepsi bitmişti. Benden mutlusu yoktu çünkü sonunda insanlar öykülerimi okuyordu. Sonra düşündüm, madem ki insanlar öykülerimle ilgiledi, kitabımı kendim bastırsam belki gene ilgi gösterirlerdi. Kıbrıs’ta bir yazarın kendi kitabını kendi bastırması düşüncesi Türkiye’dekinden çok daha doğal gelişiyor çünkü burada yayınevleri yok denecek kadar az ve oralarda da sadece satışı garanti kitaplar basılıyor. Kitabım için üniversiteden tanıdığım, şimdilerde serbest çalışan bir editör arkadaştan yardım aldım, daha sonra liseden tanıdığım ve grafik tasarım okumuş bir başka arkadaşıma kapak tasarımı yaptırdım. Program indirip mizanpaj öğrendim. Ama süreç işin gerçekten parayı ödeyip kitabı bastırma kısmına gelince takıldı. Takıldı çünkü kitabı bastıracak kadar param yoktu. Çevreden borç da almak istemiyordum çünkü kitap elimizde patlayabilirdi, kimsenin parasını böyle bir ekonomik dönemde çar çur edemezdim. Sonra bir gün, manavda şeftali alırken dosyamı iki sene önce ilk götürdüğüm yayınevinin sahibesi kadınla denkleştik. Kitabı kendi kendime bastırmaya çalıştığımı biliyordu. Herkes biliyordu sanırım. Durumu kısaca anlattım ve o da kısaca kitabı onun yayınevinde bastırsak nasıl olur, diye sordu. Kitap zaten baskıya hazırdı ve yayımlanma süreci inanılmaz hızlı gelişti. Böylece HAMMURABİ döndü dolaştı ilk başvurduğum yayınevinden yayımlanmış oldu.

Kitabı yayıma hazırlama sürecinde size yol gösteren, yardımcı olan bir editörünüz oldu mu?

Üniversiteden sıkı dostum Tual Şekercigil, öykülerim ilk kez dergilerde çıkmaya başladığından beridir tüm desteğiyle yanımda ve Hammurabi’yi ilk gözden geçiren de o oldu. Tanıdığım en iyi Fransızca çevirmenidir ve şimdilerde serbest editörlük de yapıyor.

İlk kitabınızla hayatınızda neler değişti? Neler ummuştunuz ne buldunuz?

Hammurabi’yi kitapçık olarak çıkardıktan sonra yerel gazetelere röportaj verip televizyon programlarına çıktım. Bu sohbetler, öykülerim var ama bastıramıyorum, bana baksanıza ben de yazıyorum ama kitabım yok şeklinde bir yardım çığlığına dönüşüyordu. Şimdiyse, Hammurabi kitap haline geleli üç hafta oluyor ve öyküleri daha fazla konuşur olduk. İnsanlar iyi kötü beni duydular ve artık gerçekten ne yazmış olabileceğimi merak ediyorlar. Muradıma erdim yani. Dahası Hammurabi’nin bir şekilde ilgi göreceğini düşünüyorduk ama bu kadarını da beklemiyorduk. Çok satanlara ikinci sırada girdi, ikinci haftasında liste başı oldu ve şu an üçüncü sırada. Umduğum tek şey daha çok okura ulaşmaktı ve oldu. Kitap, Türkiye’ye sadece posta siparişiyle gidiyor olmasına rağmen orada dahi üç beş insana ulaşması, Türkiye’den birilerinin duyması bile apayrı bir mucize. Umduğumdan çok daha fazlasını buldum aslında. Ama son birkaç gündür aslında okutmak istediğim herkese öyküleri zaten okutmuşum diye düşündüğüm oluyor. Tuhaf bir muammadayım.

Telif aldınız mı?

İlk baskı için % 20 telif alacağım. Henüz almadım, ama burası küçük bir yer ve yayınevimle bir dostluğumuz var artık. Dahası Işık Kitabevi’nin burada oldukça saygın bir yeri vardır. Bir sorun olacağı aklımın ucundan bile geçmez.

Dergiler için edebiyatın mutfağı denir. Siz salona, misafirlerin karşısına çıkmadan önce mutfakta ne kadar zaman geçirdiniz?

Dergilere 2017 ve ’18 döneminde devamlı olarak öykü gönderiyordum ve iki senede sekiz-dokuz öyküm yayımlandı sanırım. Türkiye’de Öykü Gazetesi, Öykülem, Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi ve Türk Dili Dergisi Genç Sanat’ta, Kıbrıs’ta ise Poli, Tantana ve Uçsuz’da çıktı bu öyküler. 2019’da bir seneliğine askere gittim ve o tarihten beridir dergilerle de arayı açtım maalesef. Zaten askerlik bittiğinden beri dosyamla uğraşıyordum. En son Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi’nin Temmuz-Ağustos sayısında (94. sayı) bir öyküm yayımlandı. Arada Fransızca ve İngilizceden çevirdiğim öyküleri paylaştığım “nedenseymour” adında bir blogum da var.

Kitabınız yayımlandıktan sonra yakın çevrenizin, okuma-yazma uğraşınıza ilişkin tavırlarında değişiklik oldu mu? Yazıyla ilişkinizde ciddi olduğunuza ikna oldular mı? Kitap size bu anlamda bir özgürlük alanı kazandırdı mı?

Çevremdeki herkes öyküler gazete ve dergilerde yayımlanmaya başladığından beri ne kadar ciddi olduğumun farkındaydılar zaten. Burada kitapların parayla basıldığını bildiklerinden tüm çevrem bana kitap için sponsor olmaya çalıştı ama istemedim. Ya usulüyle parasız bastıracaktım ya da sadece kendi paramı harcayacaktım. Allatan cebim delikti de kitap gönlümden geçtiği gibi bir yayınevinden çıktı. Hammurabi sonunda yayımlanınca millet benden daha çok bayram etti.

Peki, bundan sonra?

Dosyayı tamamladığımdan bu yana aralıklarla bir roman üstünde çalışıyorum. Hammurabi’nin de verdiği gazla biraz daha yoğunlaştırdım işleri. Daha doğrusu daha büyük şeyler söylemek için biraz daha cesaret topladım diyeyim. Ancak romanın, öykü yazmaktan çok daha farklı bir disiplin istediğinin farkındayım. Bakalım nasıl gidecek. Bir yandan da Kıbrıs’taki öğretmenlik münhallerine çalışmaya başladım. Fransızca öğretirken arada oturup hikâyeler yazmak istiyorum. Ben yaşlanırken genç öğrencilerimin olması, yazı dilimi de genç tutar belki. O hamlığı ve çocuksuluğu hiç kaybetmek istemiyorum.