Hüsnü Arkan daha ziyade müzisyenliğiyle bilinse de yirmi yılı aşkın zamandır romanları yayımlanıyor. Hatta, bana sorarsanız, “romanları olan bir müzisyen” demektense, “şiir kitapları, besteleri de olan bir yazar” derim Hüsnü Arkan için.

Her iyi romancı gibi, dert ettiği şeyleri edebiyatına da yansıtan bir yazar Hüsnü Arkan. Yayımlanan sekiz romanına, şarkılarına, bestelerine, şiirlerine ve hayatına bir bütün olarak bakıldığında, açıkça görülebilir bu.

Yeni romanı “Nasreddin”, Sia Kitap etiketiyle geçtiğimiz günlerde okurla buluştu. Bu sefer, 12. yüzyıl sonlarındaki Anadolu’ya götürüyor Hüsnü Arkan bizi. Üstelik romanın başkarakteri hepimizin çok iyi “tanıdığı” biri: Nasreddin Hoca.

Hüsnü Arkan’la son romanı “Nasreddin”i konuştuk. Tabii yüzyüze gelemediğimizden, konuşmak yerine yazıştık demeliyim. Nedir, yüzyüze sohbete bir adım daha yaklaşsın için soruları topluca göndermedim; tek soru, tek yanıt, sonra yeni soru… Böyle böyle tamamladık söyleşiyi.

Buyurun sohbete…

Onur Çalı

Gülhisarlı Terziler’den bu yana dört yıl geçti ve yeni romanın Nasreddin okurla buluştu. Son birkaç yıldır Nasreddin romanına yönelik okumalar yaptığını biliyorum. Sen tarihçi değilsin, romancısın. Nasreddin romanındaki Hâce de kurgusal bir karakter. Fakat yine de, romandaki Hâce’ye geçmeden önce, bu okumalarından da yola çıkarak, “gerçek” Nasreddin Hoca ile ilgili neler söylemek istersin?

“Gerçek” Nasreddin Hoca hakkında kesin bir şeyler söylemek pek mümkün değil. Çeşitli dönemlerde dile getirilmiş birtakım rivayetler var. Akşehir’de biri kendine, diğeri kızına ait iki mezar taşında yazılanlara bakılırsa on üçüncü yüzyılda yaşamış. Fakat bunlar ne kadar sahihtir, onu bilemem. Ortaçağın muzip bir yerel yöneticisinin hoş bir yaratıcılığı da olabilir ki üç beş yıl önce Sivrihisar mülkî idaresi de “mezarı bizdedir,” dedi. Bunun sahih olmadığı kesin gibi görünüyor.

Öte yandan Hoca’nın Sivrihisarlı olması da sanal bir hakikat olarak çekici geliyor insana. Çünkü birden fazla Ortaçağ yazmasında, Sivrihisarlılar tuhaf insanlar olarak adlandırılıyor. Tuhaflık dediğim şey, komik, eğlenceyi, birbirlerini madara etmeyi seven, hoş insanlar… Böyle bir tabiat küçük yerleşimlerde hep vardır. İki üç hikâye uydurucu, anlatıcı, ortalığa konuşmayı seven beceri sahibi, komşularını mutlu eder. Çocukluğumun Bergamasında elektrikçi Tahir Abi vardı. Yalnızca bilinen hikâyeleri tekrarlamakla kalmaz, yeni hikâyeler de uydururdu. Küçük yerlerin mizahı değişik olur. Kenarda kalmışlık, unutulmuşluk, ironiyi besler. Ayrıca sultanları, padişahları da makaraya alabilirsin; çünkü haberleri olmaz.

Nasreddin Hoca’ya dönecek olursak; hakkında yazılanlar, Hoca’nın üstüne kendi “gerçekliğini” örtecek kadar toprak atmıştır. Fıkralardan yola çıkıp hayat hikâyesini yazmaya çalışanlar var. Devlet adamı Nasreddin Tûsî’yle karıştıranlar var; devletli bir geçmiş arayanlar var. Hoca tüccardır, çünkü fıkranın birinde pazarda bal satıyor diyenler var. Bunları diyenlerin arasında tarih profesörleri var. Velhasıl içler acısı bir durum…

Ayrıca Hoca bu coğrafyaların yalnızı da değildir, kendisi gibi pek çok gülmece figürü var. Bence ön önemlisi Arapların Cuhâ’sı. Sekizinci yüzyılda yaşadığı söyleniyor. Anlaşıldığı kadarıyla Hoca’ya atfedilenlerden önce o varmış. Aşağı yukarı benzer fıkralara konu oluyorlar. Sultan Veled, Nasreddin Hoca’yı tanımıyor ama Cuhâ’yı tanıyor. Bir nesrinde adını anarak fıkrasını anlatıyor ki bildiğimiz Nasreddin Hoca fıkrası… Makedonların, Bulgarların da bir Hocası var; Hitar Petar… Kafkaslarda da birçok Nasreddin var; isimleri başka.

Peki, romandaki Hâce’ye dönelim burada. Hâce yine muzip, tıpkı “gerçekte” olduğu gibi. On üçüncü yüzyıldayız. Akşehir’deyiz. Hâce kendini polisiye bir olayın içinde buluyor fakat romanın arka planında da kendini hissettiren olaylar var. Göçler, köle pazarları, kifayetsiz yöneticiler… Okuyanlar görecektir ama sanki bugünün Türkiye’siyle de benzerlikler var.

Romanda ele aldığım döneme, 1277’ye gelene kadar, Asya bozkırlarından, yüz elli, iki yüz yıllık bir göç var. Bu göçler her anlamda şiddetli. Ağır bir İlhanlı-Moğol baskısı var ki yüz yıl, iki yüz yıl sonra yazılan Nasreddin-Timurlenk fıkralarında halk edebiyatı bu baskıya karşı çıkar.

O yılların siyasî alanı bugünkü kadar karışık. Derli toplu ifade etmem gerekirse bu dönemde beş etkin siyasî güç var. Birincisi, Tebriz merkezli İlhanlı Moğolları ki savaşçılıkları bir yana, büyük Fars medeniyetinin kültürünün de üstüne oturuyorlar. İkincisi, Kahire merkezli, kölelerin kurduğu bir devlet olan Memluklar ki onlar da Eyyubi ve Abbasi kültür geleneğinin sürdürücüleri. Üçüncüsü yeni yeni devletleşen Karamanlılar. Dördüncüsü, yıkılmaya yüz tutmuş Roma ve eylemleriyle onun yıkılmasının önünü açan nedenlerden biri olmuş haçlılar…

Beşincisi ise Konya merkezli, yavaş yavaş çöken Anadolu Selçukluları… Oldukça yavaş çöküyorlar, adeta sönümleniyorlar. İktidar çöküş dönemlerine özgü zayıflıklar barındırıyor. Muinüddin Pervane denen şahıs devletin başında. Damadını maliyenin başına geçirmiş. Kimseyi üzmeyen Mevlana bile dostluğunu dengeli sürdürüyor. İlhanlı Moğolları, 1243’teki Kösedağ Savaşından beri Selçuklu’yu vergiye bağlamış. Sonuçta Selçuklu yönetimi Memlukları el altından yardıma çağırıyor. 1277 nisanında Memluklar, İlhanlı Moğollarıyla Elbistan’da savaşa tutuşuyor. Selçuklu ordusu İlhanlıların yanında saf tutar görünüyor ama savaşmıyor. İlhanlı yeniliyor. Fakat Selçuklu, savaşı kazanan Memlukların tarafına da geçemiyor. Moğol korkusu herhalde böyle bir şey olmalı. Memluklar savaş kazanmamışlar gibi Kahire’ye dönüyorlar. Bak, Moğol korkusu gerçekten böyle bir şey olmalı…

Bu arada Karamanlılar da, ordusuz kalan Konya’ya mayıs ortasında giriveriyorlar. İşgalleri uzun sürmüyor. Haziran ortasında Selçuklu ordusu İlhanlı Moğollarıyla birlikte dönüp Konya’yı geri alıyor.

İşte hikâye böyle bir siyasi alanda geçiyor.

Fakat bütün bu hikâyede, bana göre kayda değer tek şey var. Moğolların önlerine kattıkları şey yalnızca insan yığınları değil. Önlerine din felsefesi ve edebiyatı da katıyorlar. Tarihçilerin sık söylediği gibi, göç dalgaları medeniyetlerin de taşıyıcısı oluyor.

Anlattığım Nasreddin böyle bir çağda yaşadı.

Moğolların önlerine kattığı din felsefesi ve edebiyat nasıl etkiliyor Anadolu’yu? Tekliğin değil çeşitliliğin hüküm sürdüğü bir dönemde geçiyor roman. Farklı dinlere ve etnik kimliklere sahip karakterlerden çıkarıyorum bunu. Moğolların tetiklediği göç dalgasının, niyetledikleri bu olmasa da, böyle olumlu bir etkisi mi oluyor?

Tarihsel olgular yalnızca olumsuz sonuçlarıyla açıklanamaz tabii. İlhanlı Moğollarının merkez bölgesi olan bugünkü İran bölgesi, yakın çevresindeki Irak bölgesi ve İç Asya’ya yönelen diğer hakimiyet bölgeleri yüzyıllar boyunca köklü medeniyetlere sahip olmuşlar. Fars geleneği, Müslüman Abbasiler, askeri yönetim alanında Türkler önemli roller oynamış. Bunları bugünün devletleri gibi düşünemiyoruz. Devlet yapılanmalarında her kavimden yönetici var, bir devlet yıkıldığında diğerinin yönetiminde yer almaya başlıyorlar. Tabii, çekişmelerde kellelerini kaybetmemişlerse… Öyle ki başka coğrafyalarda, başka yüzyıllarda, başka devletlerde kimi devlet görevlerinin isimleri bile değişmiyor. Ama asıl istikrar kültürel alandadır. Mimari süreğendir, kesintiye uğramadan şehir şehir ve yıl yıl yayılır. Din felsefesi de öyledir. Gazalî‘yle İbn-i Rüşt aynı zamanda yaşamamış olsalar da bugünün İslâmının tartışamayacağı şeyleri tartışıyorlar. Aristo-Platon tartışmasını doğuya taşıyorlar.

Anadolu’ya gelince… Göç kolları Anadolu’ya yığıldığında, burada öyle bir medeniyet yok. Haçlılar ve göçler Bizans’ın gücünü bir hayli hırpalamış. Şehir hayatı denen şey bayağı zayıf. Selçuklular şehirlere yerleşmeye başladıklarında, öğrendikleri mimariyi de getiriyorlar. Ticaret yollarının güvenliğini sağlıyorlar; dillerin, zenginleşme yollarının akışını sağlıyorlar. Diğer yandan, Türklerin göçü yalnızca bir devlet göçü de değil. Dinî gruplar ve akraba grupları halinde de göçüyorlar ki bunların çoğu mecburiyetten ve Moğol korkusundandır. Burada büyük nüfus hareketlerine şahit oluyoruz. Şimdi tarihini tam olarak hatırlamıyorum ama 1100’lerde olmalı; Bizans yönetimi Akşehir’in Hristiyan nüfusunu başka bir yere taşıyor. Yanlış hatırlamıyorsam, Keykubat döneminde de Akşehir’e önemli bir Türk nüfusu yerleşiyor. 1250’lerin batılı kaynaklarında Anadolu’dan artık Türkiye olarak bahsediliyor.

Tabii ki bütün bu insanlar kimi şehirlerde karışık bir biçimde, bir arada yaşamaya da devam ediyorlar. Ermeniler, Yahudiler, “Rumlar,” Türkler… Rumları tırnak içine alarak yazmam şu yüzden: Aslında bunların hepsi Romalı. Yani bir imparatorluğun tebaası. Romanda anlattığım dönemde, Selçuklu, Moğollara dayalı bir pax oluşturuyor. Bir biçimde Roma’yı, Diyar-ı Rumî’yi temsil etme hakkını elde ediyor. Burada değişik grupların çok da mutsuz olduklarını düşünmeyelim. Daha doğrusu o dönemin mutluluk anlayışını bugünküyle karıştırma gafletine düşmeyelim.

Öte yandan başka bir şey de var. O dönemin İslâmı bugünküne pek benzemiyor. İslâm içi ayrımlar bugünkü kadar geçirimsiz ve sert değil. Dileyen, genel olarak bir özgürlük ortamının varlığından söz edebilir. Mevlana dans edebiliyor. Türkmenler arasındaki İslâmda Şamanizm etkisi hayli fazla. Küçük gruplar halinde hareket edebiliyorlar. Köyler kuruyorlar ki bunun için çok fazla şey gerekmiyor, altı yedi aile yetiyor. Henüz Alevilik filan yok ama pre-Alevi denebilecek kesimler var.Bunları herhalde Babai isyanıyla da ilişkilendirmek gerekir. Bu isyan, batıya göçen Türkmen gruplarını ve önderlerini oldukça etkilemiş. Ancak elli, yüz yıl sonraki anlatılarda sünnîleştirilmişler.

O halde devam edelim. Romanın kurgusu bütün bu itiş kakış ve karmaşanın içinde akıp gidiyor. Hâce, defterine şöyle yazıyor: “Kalduk bu sabah avludan ayvaylan nar toplayıp önümüze kodu. Vurduk yedik, kırdık yedik. Hep beraber yedik. Yahu dedim, dünya böyle olmaya mı?” Kaçkınlar, bugünün deyimiyle göçmenler ya da mülteciler, Akşehir’e akın akın gelince Hâce evinin avlusunda onlara yer açıyor, birlikte yaşıyorlar. Fakat bir yandan köle pazarında satılanlar da var. Hâce’nin hayalini kurduğu dünyaya ulaşmada merhamet midir belirleyici olan? Yoksa Hâce’nin büzüktaşı Bolgan Öke’nin (ki o da bir kaçkındır Akşehir’de) dediği gibi, merhamet “boş kelam” mıdır?

Gördüğün gibi kişiden kişiye değişiyor. Merhamet herhalde başkalarının yaşama hakkını da gözetmektir. Bu dünyada “biz” ve “ben” dediğimiz şeyin dışında kalan bir alan var. Bu alandan işgaliye parası istemek merhametsizliktir. Romandaki Bolgan Öke karakteri olumlu bir tip. Çok şey görmüş, Moğollar babasını idam etmiş, ailesini kaybetmiş ki o dönemde aile ve aşiret devlet gibi, gelecek gibi bir şeydir. Geriye bir şey kalmayınca yalnızca gerçeğe sığınmış. Şahit olduğu gerçeğin içinde merhamete yer yok. Oysa Nasreddin merhamet etmeyi içsel bir güdü olarak da olsa tanıyor. Yeni bir gerçeği aramaktan henüz bıkmamış. Bolgan Öke’yse gerçeğin doğasıyla daha uyumlu. Ama davranışı daha ahlakî midir, onu bilemem. Bu, gerçekliğin kabul ve reddiyle ilişkili bir sorun ki bugün hâlâ altından kalkamadık. Reddedenler genellikle solda duruyorlar. Ama bunlar tarihsel alanlarda yakınlaşabiliyorlar. Velhasıl dünya yalnızca fikirlerin ya da yalnızca gerçekliğin üzerine oturan bir şey değil. Merhamet, vicdan gibi meseleleri mesele edinen geniş topluluklar lazım bize. En azından entellektüellerin dışında bunların üzerine düşünen halklar lazım. Şimdilik olmayacak gibi görünüyor ama görünüşe aldanmamalı. Dayanışma denen şey kıvılcımlara bakar. Bunu umut etmek, bana bugün bile aptallık olarak görünmüyor. Merhamet tabii ki boş kelamdır. Ama “dünya böyle olmaya mı?” dendiğinde iş değişir. Bu bir fikirdir. Dünyanın değişebileceğine ilişkin bir fikir. Tarih henüz tersini olumlamadı. Vaktimiz gani.

Doğru. Bolgan Öke, merhamet için “boş kelam” derken, kişiden kişiye ve zamanla değişebileceğini de söylüyordu aslında: “Sende varsa vardır, yoksa yoktur. Bazı an vardır, bazı an yoktur. Var olma yahut olmama gereği de yoktur.” Romanın diline gelmek istiyorum. Romanda “eski” bir dil var, bugün artık dolaşımda olmayan bazı sözcükler kullanmışsın. Bu, okumayı zorlaştıran bir şey değil, aksine renklendiren bir unsur olmuş ama neden böyle bir dili tercih ettin? Bugünün diliyle yazsaydın Nasreddin’i, eksik bir şeyler mi olacaktı?

Herhalde eksik kalırdı. Anlattığım şey bir kurgu, bir düzmece. Dilin de bir düzmece olması gerektiğini düşündüm. Bugün, Ortaçağ Anadolusunun dilini tahayyül bile edemeyiz. Bize kalan iki şey var. Biri resmî tarihin dili ki çoğunlukla Farsçadır, diğeri de Yunus’un, Yusuf Has Hacip’in, Âşık Paşa’nın dili… Ben bunu biraz daha geniş anlamaya çalıştım. Anlattığım dönemden yüz yıl öncesiyle iki yüzyıl sonrasını da kapsar hale getirmeye çalıştım. Bir de modern edebiyatın çıkıntılarından da faydalandım. Sen pek seversin Salâh Birsel’i; bu romana çok katkısı oldu. Ayrıca Hüseyin Rahmi, özellikle de Ahmet Rasim… Ne alakası var diyeceksin ama bunlar ufuk açıcı adamlar. Dönemlerinin argosunu bilmekle kalmıyorlar, yerinde ve iyi kullanıyorlar. Argo yoksa dil de yoktur. Şehrin kıyılarına gideceksen argoya yaslanacaksın. Burada çağlar arasındaki farklılık önemli değil. Tanımadığımız gerçekliği anlatan az buçuk tanıdığımız bir dil önemli. Tabii Sevan Nişanyan’ı da anmam lazım. Sözlüğü başucu kitabım oldu.

Son olarak, klasik bir soruyla bitirelim: Tezgahta ne var? Yeni bir roman fikri var mı kafanda? Pandemi nedeniyle konser veremiyorsunuz ve genellikle ev içlerinde kaldık bu dönemde. Nasıl etkiledi bu seni?

Benim için pek bir şey değişmedi. Evden çıkmıyordum, hâlâ çıkmıyorum. Tabii konserler bitti ama Eylül’de üç beş çalacağız. Devletlilerin dudaklarına bakıyoruz. Artık ne hikmet dökülecekse.