“Geçmişin gerçek yüzü hızla kayıp gider. Geçmiş, ancak göze göründüğü o an, bir daha asla geri gelmemek üzere, bir an için parıldadığında, bir görüntü olarak yakalanabilir.”
Walter Benjamin, Pasajlar

Geçmişin gerçek yüzü hızla kayıp gider… Bu yüzden de hatırladıklarımız, aradan yeteri kadar vakit geçmişse şayet, çoğu zaman tatlı, yüzde uçucu, hafif hüzünle karışmış bir gülümse yaratarak gözlerimizin önünden hızla geçip giderler. İşte tam da o anda, evet, Benjamin’in dediği gibi, geçmiş “bir görüntü olarak yakalanabilir”. Başka bir şekilde değil ama görüntü olarak. Öyle mi? Mesela geçmişten bir günü, içimizin erinçle dolu olduğu bir ikindi vaktini söz gelimi, aynı şekliyle, yani yaşandığı haliyle ve bir yaşantı olarak mı yeniden deneyimleriz? Yoksa Benjamin’in dediği gibi karanlıkta çakıp sönen görüntüler olarak mı? O halde geçmiş dediğimiz şey bir görüntüler ağı mıdır? Yoksa bu hatırlamanın, yâd etmenin, başka boyutlarda da karşılıkları var mıdır? Cidden, nedir ‘geçmiş’ dediğimiz şey? Bu son zamanlarda cevabını hayli merak ettiğim bir soru.

Geçmişle haşır neşir bir yaşayışım olduğunu söyleyebilirim. Günlük tutar, anıların, fotoğrafların, bazı nesnelerin kaydını tutar ve geçmiş yaşantıları sık sık hatırlar, zihnimden şöyle bir geçiririm. Belki son günlerde biraz arttı bu geçmiş merakım. Belki de hep böyleydim. Her gün, sabah akşam, geçmişten sahneleri gözümün önüne getirip, hatırımda canlı tutarım. (Geçmişin bir görüntü olarak yakalandığı doğru herhalde.) Değişen şey ise, günden güne, aydan aya, hatırladığım geçmiş kesitlerinin ait olduğu dönemler. Örneğin, üniversiteden mezun olduktan sonraki ilk yıllar, o öğrencilik yıllarımı, kampüste geçen dört buçuk seneyi yoğun bir şekilde anımsamış ve özlemiştim. Sonraları, çalışmaya başlayıp da bir rutinin parçası olduktan ve bunu birkaç sene de sürdürdükten sonra baktım ki mezuniyetimi izleyen ilk zamanları anımsıyorum sık sık. Demek burada bir yanılsama var. İçindeyken ‘o kadar da’ memnun olunmayan bir dönem, aradan yeteri kadar zaman geçtikten sonra, acı, ekşi, kekre taraflarını döküp, tatlı ve yumuşak bir hatıra olarak kalıyor. Geçmişin öyle yanıltıcı bir oyunbazlığı var, çoğu zaman kendisini olduğundan çok daha albenili, çok daha tatlı gösteriyor. Son günlerde -yaşadığımız karantina hayatının baskısı ve sıkıcılığı altında- hatırladıklarım ise çok geniş bir yelpazeye yayıldı. Aynı gün içinde, hem ilkokul çağındaki halimi, evimizin ütü buharıyla dolu ve ikinci lig maçları seyredilen pazar günlerini; hem bugüne çok yakın bir geçmişi, meselâ üç yıl öncesinin bir tatil akşamını; hem de liseden bir günü anımsayıp özleyebiliyorum. Eh, bunca istisnai bir yaşayışta bu kadarı da normaldir varsayalım.

Asıl gelmek istediğim yer bunlardan farklı. Geçmişin yanında bir de gelecek mevzusu var malum. Gençlikte geçmiş pek fazla yer kaplamaz, zihnim sürekli gelecekle meşgul olurdu. Önümde uzun bir gelecek vardı ve yapmak istediklerim. Özellikle üniversite hayatına başladıktan sonra ileride yapabileceklerim konusundaki tasarılarım artmış, hayatımı yalnızca mühendislik yaparak geçirmeyeceğimden emin olmuştum. Zaten roman yazmaya karar vermem de o zamana denk düşer. Yalnız yazarlık değil elbette, gelecekte yaşayacağım hayat, alışkanlıklarım, çevreme dair de pek çok hayalle dolup taşardı düşüncelerim. Geçtiğimiz günlerde, yine böyle düşüncelere dalıp gitmişken ve gelecekte yaşamak istediğim hayatı kurarken, aniden dönüp de omuz başımda bir arkadaşımı bulup irkilmiş gibi ayrımsadım onu: eskiden üzerine planlar ve hayaller inşa ettiğim ‘o gelecek yıllarım’ gelmiş çoktan. Henüz gelip de geçmiş değil, yeni gelmiş, yaşım otuz altı, birkaç senem daha var. Fakat bir şeyleri gerçekleştirmek için önümde olduğunu zannettiğim o uzun yolun büyük bölümü geride kalmış. (Olur mu öyle şey, otuz altı yaş hiçbir şey için geç değildir, filan diyenler çıkacaktır elbette ama benim burada tasvir etmeye çalıştığım şey gayet kişisel bir hissiyattan ibaret.) Birdenbire kapımı çalan bu keşif tahmin edilebileceği gibi önce telaş yarattı bende, ‘vakit geldi de geçiyor, elini çabuk tut’ telaşı. Sonra, kendimi bir nebze teskin ettikten sonra, hayat dedim böyle koştura koştura yaşanacak, ucundan kapıp yakalanacak bir şey midir? Öyle olmadığını kendime tekrar etsem de geçip giden vakti düşünmek içimde, göğüs kafesimin altında hazin bir sızı yaratmaktan geri durmadı. Gençlikte insan, kurduğu hayallerin, başaracağı hedeflerin gelecekte bir gün gerçekleşeceğine yönelik yılmaz bir inanç duyar. Gençliğin o yakıcı mevsiminde, hissedilen her şeyde olduğu gibi bu inançta da ateşli, kavurucu, söz dinlemez bir taraf vardır. (Bunu Parşömen‘de Deniz Kıral, ‘umami’ benzetmesiyle ne de güzel anlattı.) Yıllar geçtikçe inancın o kavurucu haresi, yakıcı yüzeyi sönmeye, inanç da soğumaya başlıyor. Bugün baktığımda ilk romanını yayımlatmaya çalışan Serhan’la aynı gelecek imgesini paylaşmıyorum ve bunu -itiraf etmeliyim ki- kabullendiğim için böyle. Yani yaş ilerledikçe, insan bir şeylerden vazgeçmeye, feragat etmeye, seçimler yapmaya mecbur kalıyor, farkında olarak ya da olmayarak. Ve bir yerden sonra, bir şeylere geç kaldıktan sonra, geri dönme imkânı kalmadıktan sonra o büyük çaresizlikle olanı biteni kabullenmekten başka bir yol kalmıyor önünde. Öyleyse diyorum yaşlanmak denen şey, kabullenmeyi öğrenmesi insanın. Muğlak bir zeminde ilerlediğimin farkındayım. Sonuçta başarı denilen şeyin ne olduğu başlı başına bir muamma. Burada sözünü etmeye çalıştığım şey bir amacı başaramayıp da sonucu kabullenmek değil. Dünya adaletsiz bir yer ve hayat bize karşı umursamaz. Gençlikte o gelecek tahayyüllerine dalıp bazı seçenekler arasında tercih yaparken, yazgımızın yolumuza çıkacak engeller ve fırsatlar karşısında bize destek olacağına inanmak isteriz. Oysa ne hayat, ne dünya, ne Tanrı, bizim hangi yolu seçtiğimizi, nelerden vazgeçip neler için çabaladığımızı umursar. Yıllar geçip gittikten ve biz o genç zihnimizin düşlediği noktanın uzağında bir yerde iyi kötü bir yaşam sürdürürken ansızın fark ederiz bunu. Hayat işte deriz, şu oldu, bu oldu, aslında böyle olabilirdi ama işte şöyle mecburiyetler vardı… Bunları diye diye de düşlediklerimizin -en azından bir kısmının- artık gerçekleşmeyeceğine ve onlarsız da yaşayabileceğimize, yine de her şeye rağmen mutlu olabileceğimize kendimizi ikna etmeye başlarız. İşte bu kabullenme mecburiyeti bizi yavaş yavaş, adım adım gençliğin inatçı, ateşli ve tutkulu doğasından yaşlılığın olgunluğuna -hatta bazen bilgelikle karıştırılır- evirir.

Kendimi bu tahterevallinin ortalarında bir yerde duyumsuyorum. Hayallerimden uzak değilim. Henüz onları gerçekleştirmiş de değilim. Önümde vakit var ama arzu ettiğim kadar çok değil. Zaman delicesine bir hızla akıp gidiyor ve geriye dönüp baktığımda vaktimi farklı bir takım şeylere harcayabilirdim diye hayıflandığım oluyor. Elbette iyi ki yaptım dediklerim de yok değil. Fakat yaşımın ve içinde bulunduğum rutinin getirdiği kısıtlamalar eskiye göre bazı imkânları değiştirmiş durumda. Gençlik yıllarında aklına eseni yapabilme özgürlüğü oluyor insanın. (Tabii ekonomik kısıtlar hep var.) Fakat belli bir yerden sonra artık her şeyi her an yapabilmek mümkün değil. Dolayısıyla ‘daha vakit var’ diyerek bir şeyleri ertelemek, geleceğe inanmak yanıltıcı. Hele ki geri dönülemez nokta geçilirse, hazin. Bütün bunların farkında olarak yaşıyor muyuz şu hayatı? Kim yaşıyor? Belki çocuklarımıza anlatmamız gereken yegâne şey bu.

Hayallerden, gelecekten, zamanın işleyişinin farkında olmaktan bunca söz edip de Buzzati’nin o harikulade romanını anmamak olmaz elbette. Bir sınır karakoluna atanan Teğmen Drogo’nun, ha şimdi, ha yarın diye diye, önüne fırsatlar da gelmişken yıllarını o karakolda geçirişini, çölün arkasından gelecek Tatarları bekleyişini ve bu bekleyişin yarattığı aldatıcı, neredeyse uyuşturucu havanın ağırlığı altında bir türlü karar alamayışını, hayatının gidişatını değiştiremeden o sınır karakolunda yıllarını harcamasını okuduğumuz o müthiş roman, Tatar Çölü… Teğmen Drogo’yu adeta bir boy aynası gibi önümüze dikip soruyor: sana verilmiş ömrü nasıl harcayacaksın? Gündelik hayat mı demeli, rutin mi, bilemiyorum ama alışkanlıklarla çevrili ve bir program çerçevesinde süren yaşayışımızın ürkütücü derecede uyuşturucu bir etkisi var. Her an ayık olunmazsa kişiyi hiç sezdirmeden bir Teğmen Drogo haline getirip kenara atıyor. Burada söz ettiğim şey bir hayatın sıradan olması veya uçuk kaçık şeylerin peşinden gidilmesi filan değil. Yalnızca insanın arzu ettiği yaşantıları yakalayabilmesinden söz ediyorum. Fakat iş istediğini yapmakla da bitmiyor. Yazının başında bahsettiğim hatırlama meselesi var çünkü.

Şu dünyada arzu ettiğimiz şeyleri yapıp yapamamak geçmiş ve gelecek algısını değiştirir mi insanın? Örneğin, umutla baktığı geleceğin gitgide kısalıp tükendiğini gördükçe geçmişi özlemeye başlar mı insan? Yapmak istediklerini yapmış biri, zamanın akışıyla daha mı iyi geçinir? Yıllar geçtikçe telaşa kapılan birisi, henüz hayattan beklenti içinde midir biçare? Bütün bunları bilmiyorum. Doğrusu peşinde de değilim o soruların. Fakat baştanbaşa geçmişle, çocukluk, gençlik anılarıyla meşgul olduğum şu günlerde asıl merak ettiğim şey başka: geçmişte yaşanan tüm o anılar, hayat kesitleri, tecrübeler, yaşantılar nereye giderler? Şu anda nerededirler? Söz gelimi dedemle pazara gittiğim, bana marketten çikolata aldığı, torbalarını taşıdığım için benimle gururlandığı bir gün… Veya ödevleri bitirmemiş olmanın tedirginliği altında, sırf evin salonu huzurlu hissettirdiği için orada oturup Bizimkiler dizisini izlediğim bir pazar akşamı… Nerededirler şimdi? Yok mu oldular yani? Tüm anıların toplandığı ve yaşamaya devam ettiği bir yer var mıdır? Çünkü olmalı. Her şey boşu boşuna değilse, olmalı.

Serhan Ergin