“Biliyoruz uçurtma ağacı yeryüzünün
                                     Derinliklerinde,
Kök salmış gözlerimize onun tözü,
Gözyaşlarımıza karşın olumluyoruz
             sığ ayinleri ve kanıksadığımız
                                        oyuncakları.”

Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Mart’83

Nilgün Marmara; yakınımda ve bir o kadar uzağımda bir şair. Ölümünden sonra vasiyeti üzerine yayımlanan Daktiloya Çekilmiş Şiirler (1977-1987) kitabını henüz okuyorum. Tıpkı, çok çok sonra yayımlanan, onun Libya’da (Tobruk) geçen günlerinde yazdığı, mektup, düzyazı, şiir ve bir oyununu içeren “Defterler” adlı kitap gibi.

Tahsin Yücel, dilimize kazandırdığı Albert Camus’nün Sisifos Söyleni adlı eserinin giriş yazısında eser boyunca türlü şekillerde tanımlanan uyumsuz (absurde) sözcüğünün sözlük anlamı olan “usa, mantığa uymayan, abes, saçma, boş, anlamsız” tanımlamalarını aştığını söyleyerek uyumsuzu şöyle tanımlar: “…insan ya da düşünce sözcüklerinin sıfatı olduğu zaman, insan açısından evrenin mantığa aykırılığını, tutarsızlığını anlamış, her şeyi olduğu gibi gören, bilinçli insan ya da düşünce…”

Nilgün Marmara’yı Defterler, Daktiloya Çekilmiş Şiirler ve yeniden Metinler adlı kitabından okurken onun da tüm uyumsuzlar gibi bu tanıma uygun düştüğünü düşünüyorum. Aslında uyumsuzluk, onun yıllar içinde geldiği son nokta da denebilir. Camus, uyumsuzu tanımlarken bir sıçramadan ve uyumsuzun intihar ile başkaldırı arasındaki durumundan söz eder. Nilgün Marmara, Camus’nün deyişiyle en son noktasına götürülmüş kabullenmeye yani intihara yönelmiş, çözümü dünyayı yadsımakta bulmuş, dolayısıyla başkaldırmamıştır.

Defterler’i okurken Nilgün Marmara’yı daha yakından tanıyacağımı düşünmüştüm. Oysa Daktiloya Çekilmiş Şiirler ve Metinler bunun için daha iyi bir kaynak. Belki de eşi Kaan Önel’in Defterler’in girişinde yazdığı gibi o defterler hiç basılmamalıydı. Neden böyle düşünüyorum? Çünkü Defterler’deki Nilgün Marmara, bulunmayı istemediği bir ortamda (eşinin işi dolayısıyla bulundukları Libya/Tobruk) sürekli mutsuz ve uyumsuzluğun doruğunda bir Nilgün Marmara. Oysa şiirlerine, özellikle Metinler’e baktığımızda yaşama istekli olduğunu da görürüz. Ancak şiirleri genellikle kapalıdır. İç döker, ama bunu öyle kapalı bir şekilde yapar ki, anlamak için onu yakından tanımanız gerekir. Belki Defterler’in iyi tarafı bu; onun ne kadar kılı kırk yarar olduğunu görüyoruz, orada. Üstelik kelimelerle oynamayı da çok seviyor. Orada bulunuşu sırasında yazdığı, Defterler’de yer alan mektupları Durgun Hayat Kadını olarak bitiriyor. Kendi gibi olanlarla, İstanbul’da bıraktığı sanatçı dostlarıyla olmak istiyor. Libya’da kendine yakın gördüğü insanlar, orada bulunan yabancılar. Türkler doğulu ve çekilmez ona göre. Burada aslında kendini de yadsıyor. Her ne kadar yadsısa da o da bir doğulu sonuçta. Entelektüel ikilik burada da karşımıza çıkıyor. Doğu-batı çelişkisi; temel kimlik bunalımı.

Değindiğim gibi şiirleri anlamak biraz güç. Çünkü Nilgün Marmara kendisiyle birlikte şiirlerine de bir duvar örmüş. Bu duruma hemen karşımıza çıkan Böyle şiirinden örnek verebiliriz;

“Neyi söylemek sözden geride?
geceler böyle eksi imgelerle
                        böyle ağlatı başlığı
                        karanlık böyle, tersi çardağın!”

Bir anlamda Sylvia Plath’i anımsatıyor bu durum. Nitekim Sylvia Plath üzerine yazdığı tezinde şöyle diyecektir Nilgün Marmara: “Plath’in varoluşu, salimliği, doğal olarak kendisini yabancılaşmaya itecek olan şikayetçi zihni tarafından beslenen bir yalnızlık peçesiyle örtülüdür.” Aynı şikayetçi zihin, aynı peçe Nilgün Marmara için de geçerlidir. Plath’ten tek farkı biraz daha kapalı ve duygudan çok düşünceye bağlı oluşundadır. Bir nevi felsefe yapmaktadır şiirlerinde; sürekli bir sorgulama ve yadsıma aynı zamanda.

Bazı insanların okyanus kadar büyük yalnızlıkları vardır. Bu onların yazgısıdır. Pek çoğu bununla çok erken yaşlarda tanışır. Tezer Özlü şöyle demiş: “Sen tüm kentten daha yalnızdın. Okyanus gibi bir yalnızlık.” İşte Nilgün Marmara’da sürekli gördüğümüzdür bu; okyanus gibi bir yalnızlık. Marmara da, Sylvia Plath ve Tezer Özlü gibi yaşamın katı gerçeğini görmüştür, sürüp giden oyunun ve onun çirkinliğinin farkındadır. Buna karşın Nilgün Marmara ve Sylvia Plath birbirine yakın dururken Tezer Özlü, işte o Camus’nün başkaldırısını seçmiştir. Belki bu Nilgün Marmara’nın çok erken aramızdan ayrılmasıyla ilgili olabilir. 29 yaş çok genç bir yaş çünkü. Bir eşik belki de. Şimdi okuduklarım ışığında sanki Nilgün Marmara o eşiği aşsaydı farklı olabilirdi gibi geliyor bana. Kendi yaşantılarımdan da besleniyor bu yargı. Çünkü ben de aynı yaşta, 29 yaşımda o eşikle karşılaşmış, belki şans eseri o eşiği geçebilmiştim.

Aslında bu yazının sadece onun sanatçı yanıyla, bıraktığı edebi eserlerle ilgili olmasını istemiştim. Ancak yaşadığı, ne kadar doğru bilmiyorum ama kabullenemediği rahatsızlığının yazdıkları ve geride bıraktıkları üzerindeki etkisini yadsımak mümkün değil. Bahsettiğim eşik de bu hastalıkla yaşayanların karşılaştıkları (belki birkaç defa) yalnızlık eşiği. O okyanus gibi yalnızlık öyle çok hissettiriyor ki, kendiniz gibi olmayanlarla çevrili olduğunuzda en yakınınızdaki bile yabancı oluyor. Nilgün Marmara da Yabancı şiirinde şöyle anlatır bu durumu:

“En yakın yabancı sendin,
………………………..
…………………………..
Yabancıların en yakınıydın sen!”

Oysa yabancı olan kendisidir. Eşik, yalnızlığını kabullendiği, diğerlerinin de aslında bir şekilde “yaşamla yaralı” olduğunu görebildiği ölçüde aşılacaktır. Ancak o eşiği aşmak ve hayatta kalmak yerine düşüşü tercih eder. “Düşüş,” der Alian Berthoz, “bir karar zafiyetidir.” O ise bir kuştur zaten. Uçacaktır.

Defterlerde, mektup kısmından sonra yazmaya çalıştığı ve ismini bir türlü belirleyemediği bir oyun var. Sonrasında okuduğu kitaplardan alıntılar. O dönem, Barthes, Lacan, Lenin, John Berger, Oğuz Atay gibi pek çok yazarın kitaplarını okuduğunu anlıyoruz Defterler’den. Şu da görülüyor ki yakınında bunları paylaşabileceği pek kimse yok. Sonlara doğru yazıp üstünü çizdiği pek çok satır yer alıyor. O çok bilinen dizeleri de yazmış ve üstünü çizmiş;

“İki adım yerküre
senin bütün arka bahçelerini
                          gördüm!”*

Bir sıçrama yapması gerekmektedir. Onca okuma, yazma, şiirler… Neden şiirleri yayımlatma işini eşine vermiştir? Ben burada bir tür güvensizlik görüyorum. Bu güvensizlik mükemmel olma isteğinden, her şeyin tam olmasını istemekten kaynaklanıyor bana göre. Şiirlerini de tıpkı kendi gibi olmayan, sıradan, sürüp giden oyunu hırsla yaşayan insanları küçümsediği gibi küçümsüyor, beğenmiyor adeta. Beğendiğini de kendi ortaya çıkarmak istemiyor. Sıçramayı bütün bunlardan sıyrılıp yaşama katılarak yapacak ya da yapamayacak. Öyle bir noktada duruyor. En azından Tobruk’ta yaşadığı ve sonrasındaki zamanlarda.

Öte yandan Plath Üzerine Tezler’de yazdığı şu satırlar onu da tanımlıyor aslında: “Plath’in narin, incinebilir ruhani varlığı ve her şeyin sürekli kirlenişinin iç karartıcı bir şekilde farkında oluşu, onu ölüme sürüklemiştir.” Gerçi Marmara öyle bir duvar örmüş ki kendine (ironi ve alay içeren bir duvar bu) Plath’teki incinebilir ruhu ilk başta göremiyoruz onda. Sert bir kaya gibi Nilgün Marmara. Adeta anlaşılmamak için yazıyor.

Yazıyı, ondan, çok bilinmeyen ancak kendimi ona en yakın hissettiğim bir şiirinden bir bölümle bitirmek istiyorum.

“Korktum Petra, her iniş çıkışında sesinin
benzerliğinden korktum herkesin bir hayvana.
Yakıyordu senin gözyaşın benim şakağımı
ve böğürmek isterdim delice, hiç anlamayanlara
Sevgi Petra’ya aşk ona verin dostluk
kalsın eller süslü göğsünde hınzır dudağında.
Yazgısı değişsin bir kezcik çatlağın, hani şiddetiyle
Evleri bölen insanları ve henüz doğmamışları bile.”**

Eylem Hatice Bayar

* Düşü Ne Biliyorum, Daktiloya Çekilmiş Şiirler’in 133. sayfasında yer alan bu dizeler şu şekildedir:

“Ey, iki adımlık yerküre
Senin bütün arka bahçelerini
                     Gördüm ben!”

 ** Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, s. 88