A-da-ko ile Ku-ya-ra

Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” romanında geçer “a-da-ko” ve “ku-ya-ra”. Romanın Yaz başlıklı bölümünde, Ayşe’nin günlüğünde bahsedilir A-da-ko ile Ku-ya-ra’dan.

Ayşe sahilde, şu yeniden buluşup bir oldukları sahilde resim yapmaktadır, arkasından seslenir Bay C., duymaz Ayşe, “Anlayamadım,” der. Sonra sorar: “Ne o? Bir ilkçağ trajedisinin adı mı?”

Şöyle yanıtlar onu Bay C.:

Bütün çağların trajedisi bu, Ku-ya-ra: ‘Kumda yatma rahatlığı.’ A-da-ko: ‘Ağaç dalı kompleksi.’ Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Kuyara alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini fark ettin mi bilmem? Hep öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben ‘ağaç dalı kompleksi’ diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako’yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona.

Bay C., Salâh Birsel’in Dört Köşeli Üçgen romanındaki gözlemci karakterine benzer biraz. O da sahtekarlıklara dayanamaz, bu da. İkisi birlikte Holden Caulfield’e de benzerler. Roman karakterlerinin katıldığı bir düğün olsa, ben bu üçünü aynı masaya oturturdum. Sonra da seyreylerdim gümbürtüyü.

“Eşek Sırtındaki Saksağan”

Can Yayınları’nın Kırkmerak dizisinden bir kitaba el atmıştım birkaç yıl evvel. Kitabın adı Kayıp Kitaplar Kütüphanesi. Bir nevi “olmayan” kitaplar üzerinden bir edebiyat tarihi denemesi. Yazdıklarını kaybeden, bir yerlerde unutan, çaldıran ya da umutsuzluğa kapılarak yok eden yazarlar… Sözgelimi Hemingway. Üstad, Lozan Konferansını gazeteci olarak izlemek üzere İsviçre’de bulunmaktadır. Eşi Hadley Paris’tedir. Hemingway, ekmek parası için konferansı izlemektedir ama canı çok sıkılır, haliyle. Ve eşinden trene atlayıp yanına gelmesini, gelirken de Paris’te bıraktığı, yeni başladığı roman da dahil olmak üzere bütün çalışmalarını yanında getirmesini ister. Niyeti, işten arda kalan zamanlarda edebiyatla nefes alıp vermek, yarım kalmış çalışmaları üzerinde çalışmaktadır. Ne derler bilirsiniz, hayat siz hayaller kurarken başınıza gelenlerdir. Hadley yengemiz, Lozan’a gidecek treni beklediği garda çarpılır. Tıka basa kağıt dolu çanta, belli ki, hırsızın birinin iştahını kabartmıştır. Hadley yengemiz Lozan’a varır, gözleri ağlamaktan kızıl kırmızıdır. Hemingway’ün yüzü de durumu öğrenince kireç beyazına kesecektir. Hemen barlara koşup deli gibi içer, içer, içer… Giden gitmiştir artık. Kitabın yazarı Alexander Pechmann’ın demesine göre üstad yıllar geçtikten sonra şöyle bir avuntu bulmuştur kendine:

“Hemingway sonraları bu olayı soğukkanlılıkla anlatır, dahası yaşanan kaybın aslında lehine olduğunu savunur. Çünkü aradan geçen süreçte tarzını arıtmış ve bazı noktaları atlama sanatında yol açmıştır. Söylenmeyen şeylerin çoğunlukla uzun uzadıya açıklananlardan çok daha güçlü etkiler yarattığını anlamıştır. Eski çalışmalarla uğraşmak, bu özgürleştirici idrak yolunda onu engelleyecektir belki de.”

Bir de yakıcılar vardır. Binbir emekle dokudukları metinleri, el yazmalarını elleri titremeden yakıverenler. Devlet baskısı, sansür tehlikesi, yayıncısına kızıp öfke atına binenler, umutsuzluğa düşenler hep bu yakıcıların arasındadır. Bulgakov, James Joyce, Balzac, Dostoyevski…

Bizde de yakıcı yazarlar mevcuttur. Yusuf Atılgan bu türdendir. İki leşi vardır koca Manisalının. Ama önce Yusuf Atılgan’ın “nasıl yazdığıyla” ilgili birkaç kelam edelim. Sonra da leşlerinin peşine düşelim. Elbette bu küçük denememizin izin verdiği ölçüde.

Yusuf Atılgan, kendisinin de bazı söyleşilerinde dile getirdiği üzere, “güç” yazan ve yazmaktan ziyade okumaya düşkün bir yazardır. Hoş, iyi bir yazarın yazdıkları kadar yazmadıklarının [yazmamayı tercih ettiklerinin] da önemli olduğunu kabul edersek, Yusuf Atılgan’ın tavrını daha iyi anlayabiliriz belki. Nedir, tembellik de olabilir serde. Bir de şu vardır: Hakikaten zor konsantre olabilen bir yazardır Yusuf Atılgan. Nitekim, Halil Şahan’a yazdığı mektuplarda (Sevgili Halil Kardeş, Edebi Şeyler Yayıncılık, 2014), Canistan romanını “nasıl yazamadığına” dair ipuçları mevcuttur.

Öte yandan titizdir de, epey titizdir ve müşkülpesenttir. Murat Belge, “Sanat ve Edebiyat Yazıları” adlı kitabında, Vüs’at O. Bener’in ölümü üzerine kaleme aldığı bir yazıda Vüs’at O. Bener’in yanına Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve Bilge Karasu’yu da katarak şunları yazar mahşerin dört atlısı hakkında:

Vüs’at O. Bener, bir yandan “biçim” sorunuyla uğraştığını hiç ele vermez, ama aynı zamanda, son derece titiz bir biçim kaygısı vardır. Galiba, şu dört kişiyi birlikte anmamın nedeni de bu. Dördü de, bu kaygıyı paylaşıyorlardı ve dördü de, “lakonik”, yani “az konuşan” yazarlardı. Bu yalnız ortada olan eserlerinde görülen bir özellik değildir; hepsinin, uzun suskunlukları vardır. Bir şey yayımlamadıkları yıllarda başka sorunlara kafa yormuş değillerdir; çünkü, hayatlarını ne işle kazanıyor olurlarsa olsunlar, gerçek işleri yazarlıktır. Ama ortaya koyacakları şeyin zihinlerindeki standardı yüksek olduğu için, oraya vardıklarından emin olmayınca, suskun kalmayı tercih ederler.

Tam da burada, tekrar Yusuf Atılgan’ın leşlerine dönebiliriz artık. Böylece ilk leşini anlattığı 15 Haziran 1959 tarihli Varlık’a gidebiliriz. Yusuf Atılgan, R. Görel’e şöyle anlatır:

İlk “yazmadan duramama” gereğini 1947’de duydum. “Parmakkapıdaki Pansiyon” adlı bir roman yazdım. Ertesi yıl yırttım attım bunu. Yazma sevdasından ellerimi yıkadığımı sanıyordum, ama değilmiş. 1952’de belki bu yüzden çiftçiliği bıraktım. Hikayeler yazıyordum. Galiba anadan doğma sanatçılardan değilim ben. Güç yazarım. Bir yerde Halikarnas Balıkçısı’nın kendi hikayelerini Sait Faik’inkilerden daha güzel bulduğunu okuduğumdan beri daha da güç yazıyorum.

İkinci leşinden, yangın burada çıkar işte, 7 Şubat 1988 tarihli Cumhuriyet Dergi’de yayımlanan söyleşisinde bahseder Atılgan. Refik Durbaş’a anlatır:

1965 yıllarıydı. Bir köy romanı yazıyordum “Eşek Sırtındaki Saksağan” romana başladım, yazıyorum. Roman nerdeyse bitmek üzere. Birden yadırgadım. (…) O sıralar Faulkner’in “Döşeğimde Ölürken”ini okuyorum. Bu romanın tekniğini kullanmışım. İçeriğiyle pek ilgisi yok. Biliyorsun Faulkner’in bu romanında olayı birisi anlatır, sonra başka biri alıp götürür. Benimkindeyse geçişler çok daha sözel bir geçiş gibi. Yani o sözü orada biri bırakmış da burada başka biri alıyor. Çok güzel bir ayarlama da yapmışım. Öyle olduğu halde büyük bir benzeşim havası yarattı bende ve o romanı yırttım. Şimdi ise pişmanım tabii.

Son pişmanlık fayda etmez. Bugünlerde, eserlerini bilgisayarda kaleme [klavyeye?] alan yeni kuşak yazarların böyle havalı hareketler yapma şansı yok pek. En fazla “delete” tuşuna basarsın ve hop, silinir gider tüm yazdıkların. Pişman olunursa da geri dönüşüm kutusunda “geri yükle”nir. Peki, Yusuf Atılgan Saksağan’ı yırtıyor mu yakıyor mu? Hemen “Yusuf Atılgan’a Armağan” kitabına gidiyoruz ve İhsan Yılmaz’a kulak veriyoruz:

O aralar bir köy romanı “Eşek Sırtındaki Saksağan”ı yazıyordu. İlk kısım “Ali” ile başlıyordu. Ali felçli bir çocuk. Roman ilerledikçe ortaya çıkan kişiler olayları kendi ağzından anlatıyorlardı. Eşeklerin sırtında yara olunca kurtlanır. Saksağanlar bu kurtları çok severler. Konarlar sırtlarına, onları yerler. Yaranın çabuk iyileşmesine yardımcı olurlar. İşte romanın adı buradan geliyordu. Roman, daktiloya çekilmeye kalmıştı. Daha önce sözleştiğimiz gün köye gittiğimde ne yazık ki sayanın yanındaki ocakta duran külleri gösterip: “İşte Eşek Sırtındaki Saksağan” dedi. Benim çok üzüldüğümü görünce: “Son günlerde Faulkner’den bir roman okudum. İç diyaloglar vardı. Benimkine benzettim. Köy romanı kolay yazılmaz. Çok emek ister. Daha iyisini yazarız, sen üzülme be İhsan” dedi.

Mehmet Atılgan –Halil Şahan’a yazdığı mektuplarda anlatmalara doyamadığı oğlu Yusuf Atılgan’ın, Mehmet Hamdi’si– yakın zamanda yapılan bir söyleşide (Gazete Duvar’da Ayşe Özlem İnci’yle söyleşmişti, 8 Ekim 2017’de), Saksağan’ın hepsinin yanmadığını muştulamıştı:

Üniversitedeyken “Parmakkapı’daki Pansiyon” diye polisiye türde bir metin yazıyor. Yırtıp atmış sonra onu. “Aylak Adam”dan sonra da “Eşek Sırtındaki Saksağan” diye bir roman yazıyor. Onu da yırtıp atıyor. Faulkner’ın “Döşeğimde Ölürken”ine benzetiyor. Aslında biz baktık ve abarttığı gibi bir benzerlik olmadığını gördük. Sırf anlatım tekniği benziyor diye yaklaşık altı yüz sayfalık bir emeği yırtıp atıyor. Hatta yakıyor. Bana sorarsanız, kızıyorum kendisine bu konuda. Tabii kendisiyle konuşmadan kızmak anlamsız. Ama insan, düşünüyor ve kızıyor. Babamın da sık sık kullandığı bir söz vardır, Fazla tevazu kibir barındırır, diye. Çok severdi bu sözü. Ama şu altı yüz sayfalık şeyi sobaya atması neredeyse böyle bir durum gibi geliyor bana. Okuduğunuzda o kadar iyi olduğunu görüyorsunuz ki çünkü. Yazık etmiş, diyorum. Kızayım mı, saygı mı duyayım, bilemiyorum. Ama biz bir on sayfasını bulduk. Artık unuttu mu o on sayfayı yakmayı, bilmiyoruz. Bulduk. Devamının olmamasına üzülüyoruz ama yakın zamanda “Eşek Sırtındaki Saksağan”ın bahsettiğim on sayfası yayımlanacak.

“Yangından kurtarılacak” ilk şeylerden biri olan bu romanın kurtarılmış sayfaları, [rahat nefes al artık ey okur], nihayet ortaya çıkar. Can Yayınları arasında yayımlanan “Siz Rahat Yaşayasınız Diye” adlı kitapta mahut romanın küçük bir kısmını okuyabilirsiniz.

Nedir, yukarıda Bay C. ile Holden Caulfield’i birbirlerine benzetmiştik. O benzetmenin çağrışımı olacak, İlhan Durusel’in “Küçük Prensle Aylak Adam Arasında Ergenlik Bunalımı Yaşamayı Unutanlar” başlıklı yazısı düştü aklıma. Bay Durusel orada, 2013 yılında Guardian’da yayımlanan bir haberden açar. Habere göre, ölümsüz Caulfield’in ölümlü yazarı Salinger’ın bazı eserleri, yazarın isteği üzerine, ölümünden elli yıl sonra yayımlanacakmış. Okurlar nedense böyle gizemli şeyleri, yarım kalmış eserleri, ucu yanık mektupları pek severler. Oysa, tamamen katılıyorum Bay Durusel’e: “Zaten dünyayı yerinden oynatacak şeyler olsaydılar, basılırlardı şimdiye kadar ve dünya yerinden oynardı. Rahat olun. İyi uykular. Kimseye bir şey söylemeyin.”

Edebiyat tarihi ve tarihçileri açısından elbette kıymetli bir metin ve fakat biz sıradan okurlar için Atılgan’ın Saksağan’ı da biraz böyle bir hikaye.

“Bu dünyadan bir şey umulmamaktadır”

Biz, Atılgan’ın “tam” ve “eksiksiz” eserlerine bakalım. Bunlardan biri, yazdığı çok az sayıdaki öyküsünden biridir: “Çıkılmayan”.

Atılgan, her büyük yazar gibi, yazdığı metinlerin içine “politik” bir damar da yerleştirir. Nedir, yine her büyük yazar gibi, kaba bir tavırla yapmaz bunu. İnce bir sızı olarak sergiler tavrını. Öncelik, metnin “iyi” olmasıdır.

“Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan” memleketimizin tarihinde, vah bize vahlar bize, utanç dolu sayfalar ganidir. 6-7 Eylül 1955 de bu sayfalardandır. Yusuf Atılgan’ın “Çıkılmayan” öyküsünde, işte bu sayfalardaki utancın izlerine rastlarız.

Hamiş: Hulki Aktunç’un “Göz Bağı” öyküsünü anmadan geçmeyelim. Bir de, değerli akademisyen Bengü Vahapoğlu’nun Öykülem dergisinde yayımlanan ve bu iki öyküyü birlikte değerlendirdiği yazısını.

Resim: Lado Tevdoradze

Kümesin ardında ne var: Ötesi ve İçi

Jale Özata Dirlikyapan, daha sonra “Kabuğunu Kıran Hikâye” başlığıyla kitaplaşacak olan ve 1950 Kuşağını kuşattığı doktora tezinde şöyle der Atılgan hakkında:

“Feyyaz Kayacan gibi, öykülerini 1950’li yılların ortalarında yayımlamaya başlayan Yusuf Atılgan’ın öykülerinde de, bulunduğu yerde huzurlu olmayan, kendisini hapsedilmiş hisseden, dolayısıyla yaşamına bir anlam katamayan öykü kişilerine rastlarız. Üstelik bu kişiler, diğer öykücülerde olduğu gibi her zaman erkek değil, kimi zaman genç bir kız, kimi zaman da kümesin ötesini merak eden bir tavuktur.”

Özata’nın bahsettiği tavuk, Atılgan’ın “Kümesin Ötesi” adlı öyküsünde geçer. Bu satırların edna yazarı da Atılgan’ın bu öyküsüne, “Kaplumbağa Makamı” adlı kitabında yer alan “Kümesin İçi” öyküsüyle nazire yapmak cüretinde bulunmuştur.

Aylak İkincilik

Atılgan’ın yayımlanan ilk kitabı, “Aylak Adam” romanıdır ve yayım tarihi 1959’dur. Ve fakat yazar, bu romanıyla [roman, dosya halindeyken] 1958 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü’ne başvurur. O yılın efsanevi jürisi şöyledir: Halide Edip Adıvar, Sabahaddin Eyüpoğlu, Azra Erhat, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Orhan Kemal, Behçet Necatigil, Vâlâ Nureddin, Haldun Taner ve Cevad Fehmi Başkut.

Ey okur, bu ödül mödül işleri her zaman tartışmalı olmuştur. En hak edene verilse bile ödül, böyledir bu. Nitekim ödül “Yılanların Öcü” romanıyla Fakir Baykurt’a verilir. İkincilik, evet bildiniz, “Aylak Adam” ile Yusuf Atılgan’ındır. Üçüncülüğe ise “Ne Ekersen” adlı romanıyla Mehmet Seyda layık görülür. Tuhaftır, ödülün düzenleyicisi olan Cumhuriyet Gazetesi birinciliğe ve üçüncülüğe değer görülen eserleri yayımlarken, “Aylak Adam”ı yayımlamaz.

Nedeni jüri üyeleri arasındaki tartışmadadır bu tuhaflığın. Anlaşılır ki “Aylak Adam” çok bireyci bulunur. Sıkı bir tartışma dönmüştür jüride.

Tartışmadan Atılgan da haberdar olmuştur ki, 3 Temmuz 1958 tarihli Cumhuriyet’te Yunus Selmi Andak’a verdiği mülakatta şöyle diyecektir: “Beni en çok sevindiren durum, büyük jüride benim romanımı tuttuğunu sonradan öğrendiğim bir sanatçının, bir şair oluşudur.”

Aynı mülakatta “Bence bir roman şiir gibi yazılır” diyen Atılgan’ın bu cümlesine şaşmamalı.

Yusuf Atılgan’ın bahsettiği şair Necatigil’dir. Ve fakat, onu ve Aylak Adam’ı “tutan” bir kişi daha vardır ki o da Haldun Taner’dir.

Büyük Yangın

Akdeniz’e doğru kaçan Yunan birlikleri geçtikleri yerleri yakıp yıkarlar. Manisa da bundan nasibini alır. 5 Eylül 1922 gecesi başlayan yangın üç gün sürer. Şehir neredeyse bütünüyle yok olmuştur.

Atılgan, 1921 doğumludur. Yangın’ı hatırlamaz ama belli ki büyüklerinden çok dinlemiştir, araştırmıştır. Anayurt Oteli romanında birçok yerde bahsedilir Yangın’dan. Henüz kitabın başında, “Kasaba” başlığının altında şöyle yazacaktır Atılgan:

Kasaba (ya da kent) minareleri, ağaçlı, geniş sokaklarıyla bu dağın eteğinde yayılır. (Geniş sokakları, parkları, arsaları oluşunun nedeni ‘Yangın’dır. 1922 yılı Eylül ayı başlarında Yunanlılar giderayak burayı yaktılar. Yaşlı adamlar ‘Her mahalleden eli silâhlı bir tek erkek çıksaydı yanmazdı burası’ derler. Çoğu dağa kaçtı; bütün gün bütün gece aşağıdaki büyük yangını seyretti.)

Romanın sonlarına doğru da, eskiden, yani Yangın’dan önce mezarlık şimdiyse park olan Ulupark’ta oturan Zebercet’in yanına yaşlı bir adam oturur. O anlatır:

“Yangın’dan sonra dağıldılar çoğu. Bizim ev de yandı ama ben ayrılmadım. Köylüler ekmek getirirdi arabalarla. Hanlara, hamamlara, camilere, yanmamış evlere, kaçan, öldürülen yerli Rumların evlerine, bağ damlarına, çadırlara doluşuldu. Yangın yerlerinde derme çatma evler yapılıyordu. Yanmıştık ama iyiydik, sağdık, kurtulmuştuk.”

Anayurt Oteli benim geç okuduğum için çok hayıflandığım bir romandır. Ve fakat zararın neresinden dönülse kârdır.

Ömer Kavur’un aynı adla sinemaya uyarladığı film de kaçırılmamalıdır.

Onur Çalı