Savaş hep vardır. Travma hep vardır. Hep bir çocuk vardır; savaşla uzlaşamayan, sınırsız hayal alemine sığınan, yetişkinlerin dikenli ve tahrip olmuş dünyasında naif ve duyarlı kalan. Belki bu çocuklar, Salinger’ın keskin köşelerle dolu hayatında esneyebilme ayrıcalığına sahip biricik alanıdır.

Modern tarihin en gizemli karakterlerinden biri olan Salinger, bizlere dört kısa kitaptan oluşan ufak bir külliyat bırakarak aramızdan ayrıldı. Karmaşık ve derin çelişkileri olan yazar, son elli beş yılını inzivaya çekilerek –kendisini bunun adına “mahremiyet” der– tamamladı. Edebiyat dünyasında benzersiz bir ağırlığa sahip Salinger’ın bu örtük yaşantısı, okurlarını ve hayranlarını, eserlerinde yazara dair ipuçları aramaya itmiştir. Bu ipuçlarından birisi de Salinger’ın eserlerinde çocuklarla kurduğu dolaysız ve toleranslı bağdır. Onun savaş sonrası travmasında yetişkin dünyasına, evlilik kurumuna, siyasete ve manevi değerlere inancını kaybettiğini görürüz. Yetişkin dünyasına duyulan güvensizlik ve eleştirel bakış çocuklar söz konusu olunca esner ve boyut değiştir. “Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün” öyküsünde Seymour karakteri gerçekten hayattan kopmuş, taburcu edilip edilmemesi tartışılan, karısına kendini uzak hisseden, kırılgan bir karakterdir. Öyküde somutlaştırılmış kırgınlık, karakter yürüdükçe okuyucunun ve Seymour’un ayaklarını kanatır adeta. Yine de umut vardır ve bu umudun adı Sybil’dir. Sybil’in minik kürek kemikleri iki melek kanadına benzer. Sybil, çocuklara özgü kendini bilmez bir hayal gücüne sahiptir. Minik ayakları ıslak kumlardaki şatoyu dağıtır ve kıyıda bornozu ile güneşlenen Seymour’a kırk yıllık ahbabıymış gibi davranır. Seymour bu andan sonra kendini küçük kızın mükemmel dünyasına bırakır. Onun elini tutar, dalgalarda ıslanan sarı saçlarına bakar, onunla muz balığı tutmaya çalışır, ayak bileğini yakalar hatta bir an Sybil’in ayak tabanını öper. Çocuk bu duruma karşı çıkınca Seymour da gerçek dünyaya döner. Bu gerçek dünya, don ve fanilaların altından çıkan 7.65 kalibre otomatik bir tabancanın olduğu, tırnak cilası kokan, çeşitli sebeplerin Seymour’u intihara sürüklediği bir dünyadır. Bazı eleştirmenler, Salinger’ın küçük kız ayaklarına bu kadar takıntılı olmasını, onun savaş öncesi döneme gitmek için çocuk ayaklarını bir zaman makinesi olarak kullanmış olabileceğine yorarlar.

J.D. Salinger, İkinci Dünya Savaşı’nda ölümden kaçıp hayatta kalmayı başaramamış, hayata hiçbir zaman dört elle tutunamamış, travma sonrası stres bozukluğu teşhisi konmuş bir savaş gazisi olarak yaşamını sürdürmeye çalışmıştır. Eserlerinde karşımıza çıkan uyumsuz karakterler savaştan bir şekilde etkilenmiş ve bunu çevresine yansıtmıştır. “Sarsak Dayı Conneticut” adlı öyküde Eloise, sevgilisini savaşta kaybetmiştir ancak bu gerçeği bir türlü kabullenememiştir. Bu inkârı küçük kızı Romano’ya yansıtmıştır. Burnunu karıştıran, gözlük kullanan, iletişim kurmakta zorlanan, annesi tarafından sert bir şekilde sürekli ikaz edilen Romana, annesinin bu ruh haliyle başa çıkabilmek için adı Jimmy Jimmereeno olan hayali bir arkadaş yaratmıştır. Bu hayali arkadaşın bir kılıcı vardır. Salinger, bu kılıcı hayali arkadaşın eline vererek çocukları yetişkin dünyasından korumaya çalışıyor gibidir. Annenin savaşın etkileriyle, çocuğun da annesiyle başa çıkmak zorunda bırakıldığı bu öyküde savaşın domino etkisini görebiliriz. Öykünün sonlarına doğru küçük kızın hayali arkadaşı Jimmy Jimmereeno’ya araba çarpar ve Jimmy ölür. Küçük kız bu sefer Mickey Mickeranno adlı hayali bir arkadaş düşler. Salinger bu öyküde çocukların hayata tutunmakta ne kadar güçlü olduğunu ama yetişkinlerin yok olan hayal gücü yüzünden bunu başaramadığını bize gösterir. Belki büyürken hayal dünyamızı bu kadar sınırlamasaydık bizler de bazı travmalarla kolaylıkla başa çıkabilirdik.

J.D. Salinger’ın, hayatının on yılını yazmakla, geri kalanını da bunun için pişmanlık duymakla geçirdiği Çavdar Tarlasında Çocuklar, altmış beş milyondan fazla satarak olağanüstü bir başarıya sahip oldu. Bu başarının ardından Holden Caulfield karakterinin Salinger olduğuna dair bir inanış ortaya çıktı. Belki de Salinger kendi travmasını Holden karakterine yerleştirdiği için kitap bir fenomen oldu. Düzen karşıtı, ağzı bozuk, okul derslerini ve hocaları sürekli eleştiren yeniyetme Holden Caulfield özünde son derece hassas ve duyarlı bir karakterdir. Bu hassasiyet küçük kız kardeşi Phoebe söz konusu olunca hat safhaya ulaşır. Okuldan atıldıktan sonra ne yapacağını bilmez halde dolaşırken aklında sürekli Phoebe’yi aramak ve onunla konuşmak vardır. Bunca yetişkin içince Holden’ın dertleşmek için kız kardeşini seçmesi onun çocuk dünyasıyla kurduğu yalın bağları gözler önüne serer. Phoebe anlayışlıdır, akıllıdır ve yetişkinlerin görmezden geldiği şeyleri görebilecek kadar duyarlıdır. Aynı zamanda parası biten Holden, Phoebe’den borç alabilecek kadar ona kendini yakın hissetmektedir. Okuldan atıldığını insanlara nasıl söyleyeceğini bilemeyen Holden’ın kız kardeşi durumu anlar ve ona anlayışlı davranır. Abisine ne yapacağını sorar. Holden da ona uzaklara gitmekten bahseder. Ertesi gün Phoebe’nin okulda tiyatro gösterisi vardır. Holden onu izledikten sonra gitmeye söz verir. Tiyatro gösterisinin olacağı gün Phoebe’yi ziyarete gittiğinde kızın da valizini hazırlayıp onunla gitmeye davrandığını görür. Holden böyle bir şeyin mümkün olmadığını kız kardeşine söyleyince kız kardeşi ona küser ve bu küslük dönen atlıkarıncaların bulunduğu bir lunaparkta son bulur. Boşlukta savrulan uyumsuz karakter, kız kardeşinin bu davranışından çok etkilenir ve gitmekten vazgeçer. Burası romanın kırılma noktasını oluşturur. Ergenlerin okulunda başlayan kitabın lunaparkta bitmesi Salinger’ın çocuk dünyasına duyduğu özlemin de bir izdüşümüdür bir bakıma. Phoebe, Holden’ı anlar. Yetişkinlerin yapamadığı bir şeydir bu. Salinger’ın Holden karakterine yerleştirdiği çocuk duyarlılığı ve kitabın final kısmını bir çocuğun kararıyla belirlemesi bize yazarın çocuklarla olan muhkem bağını gösterir.

Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar adlı kitap ise bir abinin durmadan ağlayan bebeğe Tao masalı okumasıyla başlar. Burada Salinger’ın diğer eserlerinde bahsettiği çocuktan daha küçük bir çocuk –on aylık bebek– çıkar karşımıza. Kitabın karakteri Seymour, “Onların da kulakları var. İşitebilirler!” diyerek masal okumanın gerekçesini açıklarken Salinger bize yetişkinlerde körelen bazı yeteneklerin bebeklerde hâlâ dipdiri saklanıyor olabileceğine işaret eder.

“Bu dünyadayım ama bu dünyadan değilim” diyen ve modern edebiyatın en gizemli sanatçılarından biri kabul edilen J.D. Salinger’ın eserlerinde sebebi tam olarak bilinmese de çocuk, çocukluk, çocukların sınırsız hayal dünyaları mutlaka yer alır. Belki Salinger, yaşadığı savaş sonrası travmadan kaçıp çocukluğundaki mesut günlere sığınmak istemiştir. Keskin köşeli karakterlerini çocukların teklifsiz davranışlarıyla törpülemeye çalışmıştır. Belki çocukların toplumsal normları umursamayan rahatlıkları, Salinger’ın uyumsuz karakterlerinin daima özlediği bir başıboşluktur. Ya da yetişkinlerin barut, kan ve şiddet kokan dünyası, çocukların yalnızca hayal dünyasında görülebildiği içindir.

Emine Acar