Sevgili Sennur Sezer ya da sevgili Sennur abla.

Eminim bizimle olsaydın sana abla dememi sıcak karşılardın. O yüzden sana abla diye hitap etmek istiyorum.

Geçenlerde Yazılı Kâğıt Yayınları’ndan çıkan Perşembe Mektupları’na denk geldim bir sahafta. Ne yazıktır ki sahaf bu kitabın ve içindekilerin değerini bilmediği için beş lira gibi komik bir fiyata verdi bana. Ben aldım desem daha doğru olur sanırım. Kitabın tam olarak ne olduğunu bilmiyordum ama senin adını görünce almak istedim. Bu kitap uzun zaman yazmış olduğun mektupların toplamıymış meğer. Eve getirip masaya geçince okuma şansım oldu ve bütün gece elimden düşüremedim.

Sennur Sezer

Böyle bir yazı dizisine başlamaya nasıl cesaret ettim inan bilmiyorum. Sanırım bu senin sayende oldu. Daha önce de Hayal Yayınları’ndan çıkan bir derlemede mektubuna denk gelmiştim ve orada “Arkadaşım, bu coğrafya kendini şiirle ifade etmek isteyenlerin coğrafyası ama sen düzyazıyı bütünüyle bir kenara bırakma. Çünkü şiir geniştir ama her şeyi şiirle anlatamazsın. Düzyazıyla soluklan. Düzyazıyı başaramayan, şiir yazamaz.” cümlelerin beni fazlasıyla etkilemişti. Hatta öyle ki çağdaşım yirmi üç şairle yaptığım bir soruşturmada senin bu sözünü önüme yoldaş etmiştim.

Bir süredir Andrê Gide’den Dünya Nimetleri ve Yeni Nimetler’i okuyorum. Bir yerinde şöyle diyor Gide: “Nathanaêl, her birimizin derdi hep kendimizin bakmasından, gördüğümüzü de kendimize bağlamamızdan gelir. Her şey bizim için değil, kendi kendisi için önemlidir. Gözün bakılan şey olsun.” Sana da “kendi kendisi için önemlidir” noktasından yazıyorum Sennur abla.

İşte senin ve önemsediğim birçok şairin düzyazıyla olan bağlantısı beni hem inceleme yazılarına götürdü hem de böyle mektuplara. Yazma pratiğinin en önemli örneklerinden birinin de mektup olduğunu öğreneli şurada birkaç sene oluyor daha. Yazacağım bu mektuplar umarım senin bayrağını taşıma iddiasında olduğuma ya da kendimi birilerinden üstün gördüğüme yorulmaz. Çünkü ben sadece düzyazının da şairin işi olduğunu ve yazma pratiği için çok önemli olduğunu düşünen biriyim.

Hatta öyle ki Sennur abla, geçenlerde Melih Cevdet Anday’ın düzyazılarının şiirlerinin gölgesinde kaldığını, ancak düzyazılarının da şiirleri kadar önemli olduğunu söylediğim bir ortam olmuştu. Örnek olarak da İmge Ormanları, Yiten Söz gibi deneme kitaplarını, Balerina’nın Ölümü adlı öykü kitabını, Raziye adlı romanını ve hiç kuşku yok ki İçerdekiler adlı tiyatro oyununu örnek göstermiştim. Büyük bir şair amcamız ise “Melih Cevdet Anday büyük şairdir ve konu tartışmaya kapalıdır” diyerek eleştiri kültürümüzün ne kadar içler acısı olduğunu tekrardan gözler önüne serdi.

Yeri gelmişken sana biraz dert yanayım. Sen gideli çok olmadı gerçi, edebiyatımızdaki eleştiri türünün nasıl yerle yeksan edildiğini biliyorsundur. Eleştiri, inceleme yazıları maalesef kitap tanıtımlarından ileriye gidememiş durumda. Eleştiri yok değil, ancak eleştiri metinlerinin ve eleştiriyi yazan kişinin aldığı tepkiler öylesine iğrenç ki. Nasıl anlatsam, nereden başlasam bilemiyorum. Günümüz edebiyat ortamında bir kitabın eleştirilmesi, kitabı yazan kişinin şahsına işlenmiş bir suç gibi görülüyor Sennur abla. Oysa öyle eleştiriler okuyoruz ki, içinde kitabın yazarının neredeyse adının geçmediği, sadece metinlere odaklanan, metinlerden yola çıkılarak yapıcı eleştiride bulunan metinler bunlar. Ama nasıl oluyorsa bu eleştiriler bile eleştirilen kitabın yazarına hakaret edilmiş gibi algılanılıyor. Sonra al başına belayı.

Kötü şeyleri konuşmayı bir kenara bırakalım. Biraz da iyi şeylerden bahsedelim. Senden sonra Hakkı Zariç ve yoldaşın Adnan Özyalçıner’in önderliğinde adına bir şiir ve öykü ödülü konuldu. Yanlış hatırlamıyorsam ilk sene ya da ilk iki sene bu ödül tek bir şiir ve tek bir öyküye verilirken, sonradan şiir ve öykü dosyasına verilmeye başlandı. İki türde de ödülü alan yapıtlar Manos Kitap tarafından kitaplaştırılıyor şimdi her sene. Adına düzenlenen bu ödülün çıkarsız, lobisiz işlediğini sana söyleyebilirim. Sen de biliyorsun ki Sennur abla, edebiyatımızda çok fazla ödül var. Bu ödüller her açıklandığında bir sorunla karşılaşıyoruz. Senin omurgalı duruşun arkanda bıraktığın yoldaşlarına, arkadaşlarına da sirayet etmiş. Gözün arkanda gitmeyeceğini biliyorum ama bir de bunu benden duy istedim, gözün arkada kalmasın Sennur abla.

Çok kadını öldürdüler Sennur abla. Çok çocuğu katlettiler. Keşke biraz olsun senin inceliğini ve vicdanını ödev edinselerdi. Ödev edinselerdi de bir insanı bile incitmek için parmaklarını oynatmasalardı. Öfkemiz diri ama Sennur abla, öfkemiz diri. Bir gün gelecek hesap verecek bütün vicdansızlar. Daha geçen gün İzmir’de deprem oldu. Onca insanın hayatı karardı. Ülkemin haber kanalları, aydınlarımız(!) kurtarılan her insan için mucize söylemlerini bas bas bağırmaktan geri durmadı.

Acı çok fazla buralarda Sennur abla. Acımızı soğutup öfkemizi diri tutacağımıza sana söz veriyorum. Yine kulağıma fısıldıyor Gide: “Hüzün dinmiş bir coşkudur, başka bir şey değil.” Üstadın affına sığınarak şöyle küçük bir değişiklik yapma gereği duyuyorum: Acı dinmiş bir öfkedir, başka bir şey değil.

Yaşar Nezihe’ye yazdığın mektupta şöyle demiştin: “130. yaşınızı kutlarken, tüm emekçi kadınlar adına, izin verirseniz ellerinizden öpüyorum.” Ben de senin cümlelerinle bu mektuba bir virgül koymak isterim. 77. yaşını kutlarken, tüm emekçi şair arkadaşlarım adına, izin verirsen ellerinden öperim.

Bekir Dadır