20.Kasım.20

Sabah haberlerine bakarken dikkatimi çekti. Güzide medyamız tarafından Türk olduğu sürekli vurgulanan Uğur Şahin’le ilgili bir haberde tuhaflık vardı sanki.

Uğur Şahin, aşının dağıtımının 25 Aralık’tan önce başlayabileceğini söylemiş. Haber bu.

Sabah daha ilk sigaramı bile içmemiş olduğum halde, cümlenin absürdlüğünü fark etmemek zor. Bir insan evladı [bilim insanı, astronot, “Türk” ya da manav olsun, fark etmez] böyle bir cümle kurabilemez. “Ocak’tan önce” diyebilir, “Aralık ortası gibi” diyebilir, “Aralık ayının sonuna doğru” diyebilir ama “25 Aralık’tan önce” demez. Olsa olsa “Noel’den önce” demiştir diye düşündüm. Bizim basın Noel’i tercüme etmiştir.

25 Aralık, yani Roma’da Mitra’nın, daha sonra da İsa’nın doğum günü olarak kutlanan gün. Noel.

Uğur Şahin, Reuters’a konuşmuş ve orada, tahmin ettiğimiz gibi, her şey yolunda giderse aşının dağıtımına Noel’den önce başlayabileceklerini söylemiş. “Türk” basınının haber kaynağı işte bu demeç.

Bugün üşengeçlik semtime uğramamış olacak ki açıp birkaç “Türk” gazetesine bakıyorum. Kimisi “25 Aralık”ı, kimisi “Noel”i, halkın aydınlatılmasından yana olan birkaçı ise “Noel (25 Aralık” ibaresini kullanmış.

Gazetelerin hepsi bu sonuncusunu yeğleselerdi keşke. Çünkü ülkemizdeki küçük bir kesim, yılbaşı ile Noel’i ayırt etmekten aciz. Yıllardır böyle bu. “Noel (25 Aralık)” ifadesi bu sorunun çözümüne katkıda bulunabilirdi belki.

Tabii bir seçenek daha var: Uğur Şahin’in konuşmasını ekleme yapmadan aktarmak. Fakat o zaman da “Türk”lüğüne halel gelebilirdi Uğur beyin. Koskoca Türk, böyle müjdeli bir haberi Noel takvimiyle mi versin!

[Ey okur, basının aşının bulunmasını duyururken kullandığı Uğur Şahin ve hanımı saçmalığına girecek değiliz. Bugün üşengeçlik semtimize uğramamış dediysek o kadar da değil!]

21.Kasım.20

“hayır,
diyebilir tanrı’sına bir peygamber bile gerektiği yerde”

(Kaan Koç, Ağız, s. 19)

22.Kasım.20

Belki benim gibi başka şaşkınlar da vardır: Aslı Biçen’i değerli bir çevirmen olarak bilenler, ama romanları olduğundan bihaber olanlar. Aslı Biçen’in hepsi Metis Yayınlarınca yayımlanmış üç romanı varmış. Ben 4. baskısını yapmış olan [Metis, yayımladığı kitapların kapaklarında kaçıncı baskı olduğunu belirtmiyor nedense] Tehdit Mektupları’na el attım.

Roman hem kısa hem de kendini merakla okutuyor. 12 Eylül öncesinin ortamını ve kişisel bir trajediyi birlikte sunuyor. Bunu günlük, mektup ve mahkeme tutanaklarıyla yapıyor. Bu seçim, yazarın ve okuyanın, ama bilhassa yazarın elini rahatlatmış. Rahat okunan bir metin haline getirmiş Tehdit Mektupları’nı.

Aslı Biçen

Romanı okuyanlarla paylaşacağım bir iki nokta var, okumamış olanlar ve romanın sürprizi kaçmasın isteyenler bu bölümü atlayabilirler: Birincisi ve en önemsizi Bahattin Perver karakterinin annesinin adı. Kadıncağızın adı mahkeme tutanağında Gülnihal olarak geçiyor fakat Bahattin’in gönderilmemiş mektuplarından birinde kadına “Bahriye” diye seslenildiğini okuyoruz. Bu mümkün elbette, herkes kafa kağıdındaki ismini kullanmıyor. Yine de okurken takıldım ben.

İkincisi “p” harfi meselesi. Ülkü Öncü’nün, annesinin hediyesi olan daktilosunda “p” harfleri eğik yazılıyor. Fakat aynı eğik “p”ye mahkeme tutanaklarında da rastlıyoruz. Bu benzerlik bize Ülkü Öncü’nün katil olmadığını düşündürtüyor. Aynı marka daktilolarda aynı arızanın olabileceğini… Tabii başka şeyler de var, bu kanımızı destekleyecek. Aslı Biçen, bu durumu, yani Ülkü Öncü’nün katil olup olmadığını, çok usta bir şekilde “ortada” bırakmış bence.

Üçüncü ve asıl mesele Ülkü Öncü karakteri. Ülkü Öncü karakterine yakın mercekle bakmalı. Çünkü Cihan, Bahattin, Şeyda, Fatma, Ertuğrul Bey, Hilmi Bey, Ahmet bile [romanda Ahmet olmasaydı keşke, Ahmet’in sakatlığı olmasaydı ya da. 136 sayfalık bir metine fazla gelen bir trajedi yükü var romanın] çok iyi resmedilmişken Ülkü Öncü karakteri biraz şematik kalmış sanki. 20’li yaşlarının ikinci yarısında, Hukuk okumuş, savcılık yapan genç bir kadının elinden çıkamayacak bazı cümleler okuyoruz günlüğünde. Tamam ülkücü, tamam kızgın ve öfkeli. Yine de Ülkü Öncü’nün günlüğünü okurken duraladığım yerler oldu. Karakterin sahiciliğinin yittiği yerler.

70’li yılların ikinci yarısını yaşayanlar ne düşünürler acaba bu roman hakkında?

23.Kasım.20

İnka Kitap’tan çıkan Roald Dahl’ın “Sahaf” adlı kitabını okudum. Kitap diyoruz ama tek bir öyküden oluşuyor Sahaf. Resimli ve çok şık bir basım. Nedir, öyküyü bitirince aklıma bir soru takıldı: Metnin altında Roald Dahl imzası olmasa, bugün bu öyküyü kim yayımlardı acaba?

24.Kasım.20

Hikaye, tipler ya da tiplemeler vasıtasıyla da anlatılabilir. Kahramanın ya da karakterin derinliğinden yoksun olabilir tip ama tiplemeler üzerinden anlatılan bir hikayenin illa başarısızlıkla sonuçlanacağı anlamına gelmez bu. Fakat tip, doğası gereği, karikatürleşme ya da kartonlaşma riskiyle karşı karşıyadır. Anlatıcı [yazar ya da yönetmen] bu riski alarak başlar işe.

Berkun Oya’nın Bir Başkadır’ı da bu riski göze alarak çıkmış seyirci karşısına. Çok izlendi, çok konuşuldu, övüldü, sövüldü, yazılar yazıldı… Bana sorarsanız, karakterlerini derinleştiremediği, yüzeysel kaldığı, “belirli insan” tiplerini temsil için kullanmakla yetindiği için [ki tiplemeyle yapılabilecek olan şey budur, fazlası değil] başarısız bir iş. Ortalamanın [yani televizyondaki dizilerin] üstünde bir yapım ama hikayenin aksayan yönlerini, tiplerin birden bire gerçekleşen dönüşümlerini, sahicilikten yoksun oluşlarını hesaba kattığımızda yapılan abartılı övgüleri kabul etmek zor.

Çok laf söylemek, her meseleye el atmak isteyen insanlar olur hani. Meramlarını [meramları çoktur] anlatmak için hızla ve çok konuşurlar, el attıkları her meseleyi yarım bırakıp bir diğerine geçerler, dinlemeyeceğimizden ya da sözlerini keseceğimizden korkup daldan dala atlarlar ki tiratlarını kimse bölmesin… Dinleyenler olarak kafamız çorbaya döner bizim de. Bir Başkadır, insan olsaydı böyle biri olurdu.

Yine de Bir Başkadır’ın büyük bir başarısı var: Hepimiz onun hakkında konuştuk.

Ahmed Arif

Edebiyat ödülleri her zaman tartışma yaratmıştır. Nobel’den tutun Zeytinburnu Belediyesinin verdiği ödüle kadar böyledir bu. Çünkü ödül dediğimiz, eninde sonunda, bir yarışmadır aslında. Eserler yarıştırılır. Mevzu bahis 100 Metre koşusu ya da at yarışları ise, yarışmanın sonucunu tayin etmek çok kolaydır çünkü kronometre tutulur, kamera görüntüsü vardır. Fotofiniş diye bir teknik imkan mevcuttur.Fakat edebiyat ödülü söz konusu olduğunda işler çetrefilleşir. Çünkü ister istemez, ve aslında doğal olarak, metinlerin değerlendirilme sürecinde jürinin öznel ölçütleri girer devreye. Yalnızca bu da değil. Başka kıstaslar da -ulu orta ilan edilmez hiçbir zaman ama- girer devreye. Metinden bağımsız, metinle alakası olmayan kıstaslardır bunlar: Ödüle aday olmuş yazarların siyasal görüşleri, yaşamları, kitaplarının yayımlandıkları yayınevleri, o yayınevlerinin reklam ilişkileri, başka tanışıklar, jürinin birilerine ödemesi gereken borçlar, vicdan borçları…

Bizim edebiyatımızda da unutulmaz tartışmalar vardır ödüllere dair, bolca vardır. [Burada hepsini bir bir ortaya dökmeye ne hacet.] Yazarlar, kendi meşreplerince, ulu orta ya da daha mahrem biçimde mektuplarında ve anılarında öfkelerini, rahatsızlıklarını dile getirmişlerdir.

Söz gelimi, Sevim Burak’ın 1966 Sait Faik Hikaye Armağanı’ndan sonraki serzenişi… Güzin ve Abidin Dino’ya gönderdiği mektupta şöyle yazar Sevim Burak:

“Ömer’in çok canı sıkılıyor. Serko, Paris’ten haberler gönderdikçe anlıyorum bunu. Aslında ben de üzülüyorum on yıl daha yazıp çizsek yirmi yıl daha isterler burada. Bir hikâye kitabı kâfi değil on hikâye kitabı istiyorlar (Sait Faik Armağanı örneğin). Daha birinci kitabı, belki ikinci kitabında bozulur, yazamaz, şımarır diye vermediler armağanı. On yıl önce yazmış üç, dört kitap çıkarmış kötü bir yazara verdiler, kötü olduğunu bile bile… Odun parası yokmuş, öbürünün odunu varmış diye, odunu olmayana para armağanı verecek kadar hesaplar yapıyorlar. Bütün bu konuşmalar geçmiş jüri heyetinde. Ben kat’iyen uydurmuyorum. Duyduğum zaman bir tuhaf oldum, acıdım bu adama ben de, iyi ki parayı o aldı, biz ondan daha iyi durumdayız, diye düşündüm.”

[Meraklısı için: Sevim Burak’ın alaycı bir şekilde dile getirdiği, odun parası olmayan “kötü yazar” Cengiz Yörük’tür. 1966 yılının Sait Faik Hikaye Armağanı, “Çölde Bir Deve” adlı kitabıyla kendisine verilmiştir. Cengiz Yörük, konuyla ilgisi yok ama bilgi bilgidir, Kuvayi Milliye kahramanlarından Yörük Ali Efe’nin oğludur aynı zamanda.]

Ahmed Arif, biraz daha yakası açılmadık bir tepki verir. Leyla Erbil’e yazdığı mektuplardan birinde şöyle der:

“Ha, Varlık’ın yarışma sonucunu gördün mü? Âman Âman Hey’le UNUTAMADIĞIM’ı katmıştım. Tabii küçük jürinin insaf (daha doğrusu insafsızlık ve namussuzluk) barajını bile aşamadık. Türk şiirini, edebiyatını bu fikir p…….lerinin, bu o….. karıdan beter heriflerin tekelinden çekip almalıyız. Borç bize bu.”

Biz bugüne dönelim. Aslında bu ödül mevzusu, edebiyat içre bir mesele değildir. Yazarın yazma süreciyle bir ilintisi yoktur ödüllerin. Hiçbir yazar ödül almak için yazmaz. Bir daha: Hiçbir yazar ödül almak için yazmaz. [Ödül alırsa mutlu olur tabii, o ayrı.] Okur için de büyük ölçüde böyledir bu, yalnızca ödüllü kitapları okuyan bir okur düşünemiyorum. Fakat, Kızılaylı Uğur’un dediği gibi, Lakin ki öyle değildir.

Ortalama bir öykü okuru olduğumuzu varsayalım. Kitap eklerini açarız, aynı yayınevlerinin [birkaç büyük yayınevinin] tam sayfa ilanlarını görürüz. İnternet sitelerini açtığımızda da aynı birkaç yayınevinin reklamlarına rastlarız. Kitabevine gittiğimizde ön raflarda, çok satanlarda, göz hizasında hep bu birkaç yayınevinin kitaplarını görürüz. İyi ve takıntılı bir okursak bunlara yüz vermez, kendi gündemimizi takip ederek internet sitelerinde bile zar zor bulabildiğimiz, ancak Nadir Kitap gibi sitelerden edinebileceğimiz bazı kitapların peşine düşeriz elbette. Nedir, ortalama bir okur olduğumuzu varsaymıştık en başta.

Son yıllarda internet sayesinde görünürlük meselesi küçük yayınevleri lehine biraz değişmiş olsa bile, halen büyük bir fırsat eşitsizliği hüküm sürmektedir. Piyasa eşitsizliğinden bahsediyoruz, kitabın bir tüketim nesnesi olarak alıcısına ulaşmasındaki ticari süreçlerden bahsediyoruz. Bunun üstüne bir de ödüller biniyor.

Okur, son birkaç yıldır verilen öykü ödüllerine göz ucuyla bile baksa bundan etkilenecektir. Haklıdır da. Çünkü ödüllerin hep aynı iki-üç yayınevinden çıkan kitaplara verildiğini görecektir. Sürekli önüne çıkan reklamlarla birlikte düşünüldüğünde de şu sonuca varması kaçınılmazdır: Demek, ben iyi bir öykü okuru olmak istiyorsam ya da iyi öykü kitapları okumak istiyorsam bu aynı iki üç yayınevinin kitaplarını okumalıyım. Demek ki ülkedeki en iyi öykü kitapları bu aynı iki üç yayınevinden çıkıyor.

Bütün bu ahval ve şerait içinde, okur haklı olacaktır. Kimse ondan yeni ve başka iyi öykü kitaplarını keşfetme zahmetine girmesini bekleyemez.

***

Onat Kutlar’ın yeni yayımlanan günlüğüne yer kalmadı ödüller yüzünden. Bir sonraki dünlüğe kaldı.

Onur Çalı