Oğuz Atay, elbette ve öncelikle Tutunamayanlar ile bilinir. Ancak nasıl Ahmed Arif Hasretinden Prangalar Eskittim ile şair olarak Türk Edebiyatındaki yerini almışsa, Oğuz Atay da tek öykü kitabı Korkuyu Beklerken ile öykü tarihimizdeki yerini almıştır. Yazdığı tek öykü kitabıyla, Türk Edebiyatı’nda Post-modern anlatımı deneyenler arasında değerlendirilmiştir.[1]

Biz bu yazımızda yazarın Türk Edebiyatı içerisindeki yerini, getirdiği yenilikleri ele almakla birlikte daha çok tek öykü kitabı olan Korkuyu Beklerken’e,[2] öykücülüğüne ve özellikle anılan kitapta yer alan Babama Mektup adlı öyküsüne odaklanacağız. Nurdan Gürbilek’in “Benden Önce Bir Başkası”[3] adlı çalışmasında ele aldığı biçimde mektubu (öyküyü) kendi biyolojik babası Cemil Bey’le ve edebiyattaki “manevi babalarıyla” hesaplaşması bağlamında değerlendireceğiz.

“Korkuyu Beklerken”in faklı baskıları

OĞUZ ATAY’IN YAŞAMI

İnan Çetin’in yazısından[4] ve “Kurmaca Dünyanın İpliğinde Bir Koza” adlı belgesel yapımdan[5] yararlanarak aktaracak olursak; Oğuz Atay 1934 yılında, Kastamonu’nun İnebolu ilçesinde dünyaya gelir. Hukukçu ve daha sonra milletvekili olacak Cemil Atay ile ilkokul öğretmeni Muazzez Zeki’nin ilk çocuklarıdır. Babası, 1939 yılında milletvekili seçilince Ankara’ya gelirler; yazar böylece üniversiteye kadar olan öğrenimini 1940’lı yılların Ankara’sında tamamlar. 1951 yılında, o yılların gözde mesleği olan ve daha çok babasının yönlendirmesi ve isteğiyle İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesine başlar. Teknik Güç adlı dergide, 1 Ekim 1972’de yayımlanan yazısında Oğuz Atay durumu şöyle anlatır:

Lisede çalışkan olduğum ve fen derslerinde yüksek notlar aldığım için, Teknik Üniversite’ye ve özellikle İnşaat Fakültesi’ne girmekten başka çarem yoktu. Ayrıca lisede edebiyat derslerinden de iyi olduğum için üniversite yıllarında roman okumaktan vaz geçemedim. Kısaca, İnş. Yük. Müh. olduktan sonra, mühendis olmamda büyük yardım ve baskılarını gördüğüm rahmetli babamı daha sevindirmek için, Mühendislik ve Mimarlık Akademisi’nde asistanlık görevi aldım.”

Ancak mühendisliği sevemez ve babasıyla bu nedenle çatışır. 1957’de Ankara’da yedek subay olarak askerliğe başlar. Bu dönemde Pazar Postası dergisi etrafında bir araya gelmeye başlamış olan İkinci Yeni çevresiyle tanışır, aynı dönemde askerliğini yapmakta olan Cevat Çapan ve onun aracılığıyla da Vüs’at O. Bener’le de arkadaşlık kurar.

1961 yılında Fatma Fikriye Gürbüz ile evlenir. Kızı Özge dünyaya gelir. Bu dönemde başarısız bir iş girişimi yaşayınca, 1967’de İDMMA’daki (İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi) işine geri döner. Bundan sonraki dönemde Oğuz Atay’ın yaratım süreci başlar. Yayımladığı ilk kitap, mesleki bir kitap, ders kitabı olan Topoğrafya’dır. Daha sonra,Tutunamayanlar romanı 1970 yılında TRT’nin Roman Yarışmasında başarı ödülü alır. Ancak yayımlanması kolay olmaz. Hem dönemin yaygın edebiyat anlayışına aykırıdır hem de yayıncılar baskı maliyetinin yüksekliği nedeniyle riski göze alamazlar. Sancılı bir dönemin ardından, Oğuz Atay neredeyse ümidini yitirmişken, Sinan Yayınevi kitabı iki cilt olarak yayımlar. Ancak yayımlandıktan sonra da durum pek farklı değildir; roman muhtemelen anlaşılamadığı için beğenilmez, birkaç istisna dışında olumsuz eleştiriler alır. Romanın değeri, daha sonra anlaşılacaktır hatta yazarıyla birlikte mitleştirilecektir. “Neden sonra, 1980’lerde, Oğuz Atay da peygamberler arasına katıldı. Tutunamayanlar da kitabı oldu. Elden ele dolaşan bu romanın bu kez de ne yapılacağı şaşırıldı. Genç okurlar Türk romanının başlangıcı gibi benimsediler Tutunamayanlar’ı. Kısacası, her şey bize özgü gelişti.”[6]

Oğuz Atay ilk eşinden ayrıldıktan sonra –ki Babama Mektup’ta da bahseder bundan– yaşamında iki kadın daha olur: Sevin Seydi (Tutunamayanlar’ın ilk baskısındaki çizimler de ona aittir) ve Pakize Kutlu (Barışta). Özellikle Sevin Seydi ile olan ilişkisi karmaşıktır. Sevin onun hayatındaki en önemli insandır. Arkadaşı Uğur Ünel’in eşi olması vesilesiyle tanışmışlardır ve daha sonra, bir süre için aynı evi paylaşacaklardır.

“Tutunamayanlar”ın ilk baskısı

Oğuz Atay’ın eserlerindeki kadın temsiliyle ilgili eleştiriye daha sonra değineceğiz fakat kısaca söylemek gerekirse, Atay’ın eserlerinde erkekler hakim rol oynarlar, kadınlar erkekleri anlamamızın aracıdırlar yalnızca.

Oğuz Atay, beyninde çıkan urun tedavisi için Londra’ya gider. Orada ikinci evliliğini yaptığı Pakize Kutlu ile birlikte Sevin Seydi’nin evinde kalırlar. Geçirdiği bir ameliyat sonrası Türkiye’ye döndükten sonra 13 Aralık 1977’de yaşama veda eder.

Atay’ın anılanlar dışında bir oyunu (Oyunlarla Yaşayanlar) ve iki romanı daha vardır (Tehlikeli Oyunlar ve hocası Mustafa İnan’ın yaşamını anlatan ve klasik anlatı tekniklerine daha yakın olan Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan). Yarım kalan romanı Eylembilim ve Günlük’ü ölümünden sonra yayımlanır. Bir de günlüklerinde bahsettiği yarım kalan bir projesi vardır: Türkiye’nin Ruhu.

OĞUZ ATAY’IN ÖYKÜCÜLÜĞÜ

Oğuz Atay’ın ilk öyküsü “Beyaz Mantolu Adam” 1972 yılında Yeni Dergi’de, Korkuyu Beklerken adlı kitabı ise 1975 yılında May Yayınlarınca yayımlanır. Bu basımda “Demiryolu Hikayecileri-Bir Rüya” öyküsü yoktur, daha sonra İletişim Yayınlarının yaptığı ikinci baskıda yer alacaktır. Ömer Lekesiz’e göre, “Oğuz Atay, Fikret Ürgüp’ün açtığı kulvarda derinleşmeyi ultra-realist ve sürrealist yapıları kaynaştırarak öyküde yeni anlatım imkânları geliştirmeyi denemiştir.”[7]

Oğuz Atay, Semih Gümüş’ün deyimiyle, “Toplumun olumsuz etkileriyle denebilir ki kara bir atmosfer içinde sıkışıp kalmış, kendi dışlarına da yabancılaşmış, yaralı bireylerin öyküsünü yazdı.”[8] Bu saptama sadece öyküleri için değil onun tüm karakterleri için genellenebilir.

Oğuz Atay’ın öykücülüğü, bu ayrıksı sesine, diline ve dünyasına rağmen Tutunamayanlar’ın gölgesinde kalmış, hak ettiği değer ve değerlendirmelere kavuşamamıştır. Semih Gümüş, bunun üç nedeni olabileceğinden söz eder; Atay’ın öykülerinin Tutunamayanlar’ın gölgesinde kalışı, tür olarak öykünün edebiyatımızda hiçbir zaman romanın çektiği ilgiyi çekemeyişi ve Atay’ın yazı dünyasında öykünün romanı yanında ikincil olması.[9] Bu ayrı bir araştırma konusu olmakla birlikte, anılan üç nedenin de etkili olduğunu düşünüyoruz.

Oğuz Atay’ın 86. doğum günü vesilesiyle Enes Diriğ tarafından tasarlanan “doodle”. (12 Ekim 2020)

Oğuz Atay, romancıların yanı sıra günümüzde ustalık mertebesine erişmiş olan, 90’lı yılların “genç” öykücülerini de etkilemiştir. Bunlar arasında Murat Gülsoy, Yekta Kopan, Ayfer Tunç, Cemil Kavukçu ve daha niceleri anılabilir.

Oğuz Atay’ın kişileri hakkında Oğuz Demiralp şöyle der: “Negatif kişiler topluluğu: kendi sorunlarını çözememiş ve topluma kendini kabul ettirememiş aydınlar, toplumun acımasızca dışladığı lümpenler, çaresizlik içinde intihara, cinayete sürüklenenler, delirmenin sınırında dolaşanlar. Alışılanın tersine marjinal insanlardır bunlar, olumsuz kahramanlardır.”[10]

Oğuz Atay’ın, uyumsuz kişileri öyküleştirdiği söylenir ancak “bu aslında bir uyum sorunu da değildir, bir ahlak sorunudur. Olumsuzlukları içine sindiremeyen, uyum sağlamayı ahlaki bulmayan, bu yüzden de tutunamayan karakterlerdir söz konusu olan.”[11]

Trajik hikayelerdir aslında anlattıkları “ancak Oğuz Atay, trajik meseleleri anlatsa da melodrama yenik düşmez. Bunu sağlayan kurduğu dil ve ironiyi merkeze alan anlatımıdır.”[12]

Oğuz Atay’ın edebiyatına, öykülerine getirilen eleştirilerden biri de feminist cephedendir. Hande Öğüt, Oğuz Atay’ın bir feministin sevip sevmemekte kararsız kalacağı bir yazar olduğunu söyler. Bu düşüncesinde yazarın eserlerindeki erkek kahraman yoğunluğunun, erkekler ittifakının, erkekler arası diyalogların, kadınların dekor gibi temsilinin etkili olduğu açıktır ancak soğukkanlılıkla baktığında, bu eserlerde kadınları ezen şeyin, erkekleri de ezdiği ve hegemonik erkeklik ve ataerkil söylem karşısında hep yenik düşen erkek karakterleri değerlendirdiğinde, Oğuz Atay’ın dolaylı da olsa “feminist” yanını keşfedebileceğimiz sonucuna varır.[13]

Oğuz Atay’da kadınlar ve evlilik, erkekler arası dostluğu bozan bir unsur olarak yer alır. Evlilik küçük burjuva hayatın simgesidir. Ancak buna karşın, evlilik kurumundan da vazgeçilmez.

Oğuz Atay’ın kadın dilinden yararlandığı, bir kadının ağzından anlattığı tek öykü Unutulan adlı öyküdür. Burada iç monolog tekniğinden de yararlanarak bir bilindışı/bilinçaltı dil kullanır yazar.

Murat Gülsoy, Atay’ın ilk kez Beyaz Mantolu Adam adlı öyküde, karakterlerinden birini kadın cinsiyetiyle birebir temasa geçirdiğini söyler. Gülsoy’a göre Atay, kuşakdaşlarından çok daha fazla kadın-erkek ilişkileri üzerine düşünmüş olmasına rağmen yine de feminist bakış açısının eksikliğiyle maluldür.[14] Bizce de Atay’ın dünyası eril bir dünyadır. Başrolde erkekler vardır, kadınlar tutunamayan bile değildir. Aksine, erkekleri küçük burjuva yaşama çekerler, “erkeklerin pijama ve terlikle dolaştığı ve duvarlarına takvim asılan evler” demektir evlilik ve kadınlar.

OĞUZ ATAY’IN BABALARINA MEKTUBU

Oğuz Atay, diğer eserlerinde olduğu gibi, Korkuyu Beklerken’de de mektup türünden yararlanıyor. Kitapta yer alan üç öyküde baskın bir şekilde mektup türünden yararlanılıyor. Bunun yanı sıra, Demiryolu Hikâyecileri’nin de mektup olduğu öykünün sonunda anlaşılıyor.[15] Bizim yazımızın temel konusu olan Babama Mektup adlı öykü, Atay’ın edebi babalarından olan Kafka’nın “Babama Mektup” adlı eserinden etkilenmiştir. Söz konusu anlatı, günlüklerinde “Babama mektup için” başlığı altındaki notlarından oluşmuştur.[16] Yıldız Ecevit, “Babama Mektup”un, bir anı metni olduğunu, kurmaca özellik göstermediğini, dolayısıyla da öykü olmadığını iddia eder.[17] Biz bu kanıda değiliz. Her ne kadar söz konusu anlatı otobiyografik öğeler taşısa da, bu onun kurmaca bir yanı olmadığı, dolayısıyla öykü olmadığı anlamına gelmez. O halde anılan öykü, özne anlatıcının dilinden anlatılmıştır.[18]

Öykünün konusunu Nurdan Gürbilek’ten aktarıyoruz: “Aslında konu basit. Ölen babasıyla konuşmak istiyor oğul. Sağlığında söyleyemediklerini söylemek, bir zamanlar ölmesini istemiş olmanın verdiği suçluluk, çekip gittiği için duyulan kızgınlık, artık kimsenin onu hatırlamıyor olmanın verdiği üzüntüyle ona yazmak istiyor.”[19]

Yekta Kopan, Bir de Baktım Yoksun adlı kitabında, öyküyü “bir babaya yazılmış en güzel mektup” olarak tanımlamış ve kendisi de benzer şekilde babasına mektup biçiminde bir öykü yazmıştır.[20] Atay’ın da etkilendiği edebi babaları vardır; Selim İleri’nin Oğuz Atay’dan aktardığına göre bunlar Dostoyevski, Kafka, Joseph Conrad gibi isimlerdir.[21] Özellikle Dostoyevski ve Kafka, Atay için önemlidir. Kafka’nın “Babama Mektup”uyla Oğuz Atay’ın “Babama Mektubu” arasındaki en belirgin fark, mektuplar yazıldığında Kafka’nın babası Hermann Kafka’nın hayatta, Atay’ın babası Cemil Bey’in ise vefat etmiş olmasıdır.

David Levine’in çizgileriyle Dostoyevski, Kafka ve Conrad

Nurdan Gürbilek, Atay’ın babasına yazdığı mektupta, aslında sadece biyolojik babası olan Cemil Bey’e değil, “edebi babaları” olan Dostoyevski ve özellikle Kafka’ya da seslendiğini, onlarla da hesaplaştığını düşünür. Kafka’nın babasıyla ilişkileri ile Atay’ın babasıyla ilişkisi arasındaki koşutlukları ve farklılıkları ele alır. Buna göre, tıpkı kendi babasıyla gerçek hayatta yaşadığı gerilimi, yazarlık hayatında edebi babalarıyla yaşamıştır. Aynı iktidar ve baskıyı, onlardan da görmüştür. İlk başta biyolojik babasına karşı tutunduğu dallar olan bu edebi babalar da bir süre sonra yazar kişiye sıkıntı verir, aşılmak istenen engellere, gölgesinden kurtulunmak istenen anıtlara dönüşür.[22]

Atay, her çocuğun babasına duyabileceği türden tepkisel davranışları ve aslında bunların ne kadar derin sonuçları olduğunu şöyle anlatır:

“Birlikte yaşadığımız günlerde, bütün beğenilerim sana karşı duyduğum tepkilerle oluştu. Sen Klasik Türk Müziği’ni ‘goygoyculuk’ olarak niteledin; Batı Müziği’ne tepkini de sadece ‘kapat şunu’ biçiminde gösterdiğin için ben, her ikisini de sevmeyi görev saydım kendime.”[23]

Bütün bu gerilimlerin, yaşanan baba-oğul çekişmelerinin, baba iktidarının sonunda, -belki baba artık ölmüş olduğu için- merhametli ve anlamak isteyen bir ses tonu vardır Atay’ın mektubunda/öyküsünde. Birçok şeyin önünde engel olarak görülen baba ölmüştür artık, yoktur ama onun engellediği şeyler de serbest kalamamıştır. Bunun verdiği iki tarafı keskin bir gerçekliğin kavranmasıdır:

“Şimdi artık öldün babacığım. Sınırlarını kesin olarak belirlediğin bir dünyada, bana sorarsan, belirsiz bir biçimde yaşadın ve öldün. Seni artık değiştirmek mümkün değil babacığım; bu nedenle kendimi değiştirmenin mümkün olacağını sanmıyorum.[24]

SONUÇ

Murathan Mungan, Oğuz Atay’a yazdığı mektupta şöyle seslenir yazara:

“Kendiyle ve dünyayla derdi, meselesi, sancısı olan; varoluşunun kilidini kurcalayıp duran bütün has yazarlar gibi, kendi okurunu yetiştirerek, kendi zamanını yarattın; yazdıklarını zamanın ve yabanın elinden gene de çabuk kurtardın sayılır; için rahat olsun! Bu nedenle, senin kırgın bir tonla ‘nerede olduğunu’ sorduğun ‘sevgili okuyucularının’ sayılarının zamanla çoğaldığı rahatlıkla söylenebilir.”[25]

Oğuz Atay bir zamanlar hak ettiği değeri görmemiş, layığıyla okunmamıştır. Kendisi de bu durumdan, ilgisizlikten çok şikayetçi olmuş, “yaşarken unutulduğundan” yakınmıştır. Ancak, onun eserlerindeki ironiye yakışan bir şekilde, yaşarken unutulan Atay öldükten sonra hak ettiği değeri bulmuş; hatta bazı kişilerce, çevrelerce mitleştirilmeye çalışılmıştır.

Post-modernizmin bizim edebiyatımızdaki ilk örneklerinden birini vermiş, kendisinden sonraki birçok yazarı etkilemiştir Atay. Öyküleri romanlarının, özellikle de Tutunamayanlar’ın gölgesinde kalmış olsa da Türk Hikayeciliği içerisinde özgün bir yere sahiptir.

Onur Çalı


[1] Ayşenur Külahlıoğlu İslam (2005), Cumhuriyet Dönemi Türk Hikâyesi, Editör Ramazan Korkmaz, Ankara: Grafiker Yayıncılık, s: 343.

[2] Oğuz Atay (2011), Korkuyu Beklerken, 31. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları.

[3] Nurdan Gürbilek (2011), Benden Önce Bir Başkası, İstanbul: Metis Yayınları.

[4] İnan Çetin (2011), A’dan Z’ye Oğuz Atay, Notos Dergisi, sayı: 28, Haziran-Temmuz 2011, s: 46-51.

[5] Yönetmen/yapımcı: Aslı Çiğdem Barol, Serpil Sönmez.

[6] Semih Gümüş (2008), Oğuz Atay, Oğuz Atay’a Armağan, Yay. Haz. Handan İnci, İstanbul: İletişim Yay, s: 52.

[7] Ömer Lekesiz (2005), Öykücülüğümüzde Dönemler, Hece Aylık Edebiyat Dergisi, sayı: 46/47 (Türk Öykücülüğü Özel Sayısı), Ankara, s: 25.

[8] Semih Gümüş (2010), Öykünün Kedi Gözü, İstanbul: Can Yayınları, s: 33.

[9] Semih Gümüş (2008), “Ben Buradayım Sevgili Okuyucum, Sen Neredesin Acaba?”, Oğuz Atay’a Armağan, Yay. Haz. Handan İnci, İstanbul: İletişim Yay, s: 267.

[10] Oğuz Demiralp (2011), Önsöz, Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay, İstanbul: İletişim Yayınları, s: 7.

[11] Murat Gülsoy (2011), Beyaz Mantolu Adam/Oyunun Dışındaki, Notos Dergisi, sayı: 28, Haziran-Temmuz 2011, s: 20-23.

[12] Firdevs Canbaz Yumuşak (2008), Mağdurum, Mağdursun, Mağdur!, Hece-İki Aylık Öykü Dergisi, sayı: 30, Ankara, s:87-93.

[13] Hande Öğüt (2011), Oğuz Atay’da Erkekler ve Kadınlar, Notos Dergisi, sayı: 28, Haziran-Temmuz 2011, s: 38–41.

[14] Murat Gülsoy (2011), Beyaz Mantolu Adam/Oyunun Dışındaki, Notos Dergisi, sayı: 28, Haziran-Temmuz 2011, s: 20-23.

[15] Füsun Akatlı (2008), Korkuyu Beklerken, Oğuz Atay’a Armağan, Yay. Haz. Handan İnci, İstanbul: İletişim Yay, s: 218.

[16] Yıldız Ecevit (2009), “Ben Buradayım…” Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, İstanbul: İletişim Yayınları, s: 75.

[17] A.g.e., s: 495.

[18] Nurullah Çetin (2009), Roman Çözümleme Yöntemi, Ankara: Öncü Kitap, s: 110.

[19] Nurdan Gürbilek (2011), Benden Önce Bir Başkası, İstanbul: Metis Yayınları, s: 57.

[20] Yekta Kopan (2011), İyi Uykular, Bir de Baktım Yoksun, İstanbul: Can Yayınları, s: 143-160.

[21] Selim İleri (2008), Oğuz Atay’ın Mektubu, Oğuz Atay’a Armağan, Yay. Haz. Handan İnci, İstanbul: İletişim Yay, s: 89.

[22] Nurdan Gürbilek (2011), Babalar ve Ustalar, Benden Önce Bir Başkası, İstanbul: Metis Yayınları, s: 57-74.

[23] Oğuz Atay (2011), Babama Mektup, Korkuyu Beklerken, 31. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, s: 176.

[24] A.g.e, s: 177-178.

[25] Murathan Mungan (2008), Oğuz Atay’a Mektup, Oğuz Atay’a Armağan, Yay. Haz. Handan İnci, İstanbul: İletişim Yay, s: 102.