Ülkü Oktay’la Sel Yayıncılık aracılığıyla okurla buluşan ilk öykü kitabı “Vesvese” üzerine görüştük.

Aydın Meral

Öykülerinizde karakterlerin benzer bir yapısı var: Kadınlar, kız çocukları, kaygılar, umutlar ve yaşamın en dibindeki yaşam statüleri… Sizde bu bağlamı oluşturan kurguyu yapılandıran itki nedir?

Dosyayı hazırlarken çıkış noktam “uyumsuz kadınlardan tuhaf öyküler” anlatmaktı. “Uyumsuz” karakterleri senaryolarımda da oyunlarımda da sık sık çalışıyorum. İçinde yaşadığımız ataerkil toplumun kadınlara ve erkeklere eşit davranmadığını zaten biliyoruz, bir de üstüne “uyumsuzluk” söz konusu ise iki cinse gösterilen toleransın oldukça farklı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Erkeklere daha çocukluktan “Bizim oğlan zeki ama çalışmıyor” ile başlayan hoşgörülü tavrı büyüdüğünde hâlâ hiçbir yere oturtamıyorsa ondan bir anti-kahraman yaratıp şefkatinden mahrum bırakmazken uyumsuz olan kadınsa onu dört bir koldan aile içinde, eğitim hayatında, sosyal çevresinde hızla hizaya getirmek istiyor, getiremezse en basitinden yaftalayıp geçiyor ve ona yokmuş ya da önemsizmiş davranıyor. Ben de Vesvese’de bu görmezden duymazdan gelinen, yaşamın kenarında nefes almaya çalışan kadınların korkularını, endişelerini, kabuslarını dillendirmeye çalıştım.

Karakterlerinizin çizilmesinde belli bir psikolojik perspektif oluşturulmuş: Travmalar, saplantılar, batıllar… Karakterlerinizi oluştururken nasıl bir yöntem izlediniz?

Yukarıda da belirttiğim üzere, en başta öykü dosyasının ana temasını “uyumsuz kadınlardan tuhaf öyküler” olarak belirledim. “Tuhaf” benim üzerine kafa yormayı sevdiğim bir konu; tuhaf karakterlerin, tuhaf anların, kurmacanın, öykü dünyasının içinde karşılığı neler olabilir diye düşünmeye başladım ve öyküleri yazarken bilincin yarılıp bir ayağın deliliğe bastığı o anları, öncesini, sonrasını, sebeplerini, sonuçlarını yakalamaya çalıştım.

Disiplinlerarası çalışan biri olarak farklı yapıları birbirine nasıl eklemliyorsunuz ve aralarındaki etkileşim nasıl?

Ben üniversitede mimarlık eğitimi aldım, mimarlığın birinci sınıfında temel tasarım dersi vardır, tasarımın temel ilkeleriyle önce iki boyutlu daha sonra üç boyutlu mekân tasarımı öğretilir.

Mimarlıkta ya da senaryo, oyun veya öykü yazarken aslında yaptığımız şeyin bir yapı kurmak olduğunu söyleyebilirim. Yazıyla ilgili çeşitli atölyelere katılmış olsam da sistematik bir eğitim almadım, oralarda öğrendiklerim de çok kıymetli olmakla birlikte senaryo, oyun ya da öykü yazarken aslında temel tasarım dersinde öğrendiğim bilgileri kullanarak yazıyormuşum gibi gelir.

Platon, dramada iki anlatım kipi vardır der, Mimesis ve Diegesis, yani göstermek ve anlatmak. Yaratıcı yazarlıkta anlatmayın (özetlemeyin) gösterin, derler. Yazmaya senaryoyla başlamanın benim için en büyük avantajı hikâyeyi sahnelerle kurarak düşündürmesi diyebilirim. Ayrıca, senaryo bir sonuç ürün olmayıp filmin bir aracı olduğu için çekim anına kadar üzerinde çok fazla değişiklik yapılır, bu esnada yazdığınız şeyin hep daha iyisi olabileceğini hızla öğreniyorsunuz, bu da yazdığınız şeyle kurduğunuz bağı etkiliyor, yazdıklarınızın kutsal metin olmadığını, değişebileceğini, bozup tekrar tekrar kurulabileceği konusunda sizi eğitiyor.

Senaryonun, oyunun ve öykünün ortak anlatım araçlarından biri diyalog. Ben yazdığım şeylerde en yalın anlatma şeklini bulmaya çalışıyorum. Diyalog bir karakterin kendini aracısız bir şekilde ifade etmesini sağladığından kafasının içine girebilmenin en kısa yolu olabiliyor. Bir karakter oluştururken onun hangi kelimelerle düşündüğünü, konuştuğunu bulmaya çalışmak benim için yaratıcı yazının en heyecan verici aşamalarından biri, bu yüzden yazma işinin en eğlenerek yaptığım kısmının diyalog yazmak olduğunu söyleyebilirim.

Vesvese’de okuyucunun dikkatini çekecek temel izlerden biri de imgeler. Karakterlerin zihnindeki düş-gerçek arası geçişler yoğun olarak okunmakta. Bu durum, insanın benliğine ait bir yön mü yoksa kurguya dair seçiminiz mi?

Rüyalar, kabuslar kişinin en özel, en kendine has, belki de en kendi olabildiği anlardır, haliyle birini anlatırken onun yapıp ettikleri, düşünceleri kadar rüyaları, kabusları da gerçekliğinin bir parçasıdır. Kadınların “vesveselerini” anlatmaya çalıştığım bu öykülerde onların ne yaptıkları kadar nelerden korktukları, ürktükleri, kabusları da bir o kadar önemliydi benim için. Vesvese’nin kadınları içinde bulunduğu toplumla uyuşamamış, kendilerini ifade edememiş, etmeye çalışsa da kabul görememişler kişiler; bu durumun kadınların gördükleri rüyalarına nasıl tesir ettiği ve uykularında bile huzurlu olamayışları nasıl bir sevgisizliğin içinde boğuştuklarını anlatmak için önemliydi.

İşçilik, emek, örgü, içerik ve teknik yönler düşünüldüğünde romanla öykü arasındaki farklar hakkında neler söylemek istersiniz?

En bilinen haliyle, öyküde tek etki kuralı vardır, roman ise bir ana tema etrafında dallanan başka temalarla şekillenir. Romanda parçaların birbirine bağlanmasıyla bir bütüne ulaşılmaya çalışılırken öyküde tek tek parçalar yerine metnin tamamına bakılır. Öykülerin romanlara göre daha kısa metinler olduğunu söyleyebiliriz, öyküler daha kısa diye daha az emek verildiği sanılmamalı, iyi bir öyküden kelime çıkarmamalısınız, bu da çok titizlik gerektirir. Romanda yapısı gereği birden çok karakter, düşünce, mesele bir araya geldiği için tasarımda mükemmellikten çok genelinde bir bütünlük oluşturup oluşturmaması önemlidir.

Senaryo ve oyunlarınızla birlikte öykülerinizi de düşünürsek yaratım aşamasında gerçeklikten beslenme meselesi nerede duruyor? Gölge mi, olay merkezi mi yoksa bir tür dönüşme eylemi mi?

Birebir tanıdığım insanları ya da yaşadıklarını yazmaya mesafeliyim açıkçası. Benim için kurmacanın en büyülü tarafı sıfırdan karakter yaratmak ve sonrasında bu karakterin sizin kafanızda yaşamaya başlaması, konuşması, rüyalar görmesi. Ama tabi şu da var ki birinin söylediği bir cümle, tanık olduğum bir an, bir fotoğraf, bir şiir, karanlık bir sokakta bir köpeğin havlayarak üstünüze gelmesi, her şey esin kaynağı olabilir, süzülerek gelip bir kurmaca evreninin bir parçasına dönüşebilir.