Sevgili Orhan Veli,

Birkaç sene önce Yaz Okulu için Eskişehir’e gitmiştim. Okulumu o kadar çok uzatmıştım ki artık bir kısır döngü içinde debeleniyordum. Eskişehir’e giderken de valizimde kıyafetlerden çok kitap doldurmuştum. O dönem annem “sen oraya okulu bitirmeye mi gidiyorsun yoksa yine okumaya mı?” demişti. Valizde Erbain, Sonrası Kalır 1-2, Büyük Saat, Şiir Konuşması, İnsanın Acısını İnsan Alır, Huzur, birkaç Bilge Karasu kitabı, birkaç Ferit Edgü, birkaç Memet Fuat, Kötülük Çiçekleri, Genç Bir Şaire Mektuplar, Duino Ağıtları ve şu an aklıma gelmeyen birkaç kitap daha vardı. Açıkçası annemi haklı çıkaracak şeyler yok değildi. Sonra Eskişehir’de yine bir sahafta denk geldiğim Seyrani’nin bütün şiirlerinin olduğu Bilgi Yayınevi basımı bir kitap bulmuştum. Senin de o dönem Can Yayınları’ndan çıkan Bütün Şiirleri kitabın ve sahaflardan denk getirdiğim birkaç Yaprak dergisi yine o valizin içindeydi. (Şimdilerde Yaprak Dergisi internette erişime açıldı. Sahafların tozunu yutmaya gerek kalmadı, yani hiç değilse Yaprak için.)

Orhan Veli

Yaprak’tan bahsetmişken değinmeden geçemeyeceğim: Yine şanslı bir günümde sahafın birinde Longston Hughes’un Alabama’da Şafak kitabına denk geldim. 1985 basım. Kavram basmış, çevirmenliğini de Ergin Koparan yapmış. İsim bana çok tanıdık geldi. Kim olduğunu bilmiyordum ama. Kitabı açıp ilk şiiri okudum. Şöyle diyordu Hughes: “Sözcükler vardır, özgürlük gibi, / Tatlı ve söylenişi güzel. / yüreğimin atışlarında / Özgürlük türküsü söylenir / Her gün, gün boyu. // Sözcükler vardır, hürriyet gibi, / Her duyduğumda yaşatır gözlerimi, / Bir bilseniz yaşadıklarımı, / Anlardınız nedenini.” Nedense bana hemen sizin sesinizi çağrıştırdı Hughes’un sesi. Kitabı aldım tabii ki. Eve geldim. Biraz daha okudum. Her şiirde sizin ve dostlarınız Melih Cevdet Anday’ın, Oktay Rifat’ın seslerini anımsadım. Sonra biraz araştırdım, Yaprak’ı karıştırdım. Anladım ki Yaprak’ın birçok sayısında Hughes’un şiirlerine yer vermişsiniz. Ya siz ya da Melih Cevdet Anday çevirmiş şiirleri. Hughes’tan bir örnek daha vererek bu bahsi kapatayım: “Ne olurdu kira / İnseydi gökten” Bu kısacık şiire verdiği isim de hayli güzel Hughes’un:“Küçük Şiir (Önemi Büyük)”

Edebiyatımızda sizin şiiriniz ve genelde de Garip şiiri için çok farklı bir algı var. Şöyle ki: bu şiirlerin evrensele ulaşamadığı, kendi mahallesinde dönüp duran şiirler olduğu söylenir hep. Sizin şiiriniz için değilse de Şiirin İlk Atlası kitabında Metin Altıok, şiirin evrensele ulaşmasının önemi üzerinde epey durmuştur mesela. Evet, sizler dönemin Fransız şiirinden etkilendiğinizi, hatta Fransız şiirinden de öte Kuzey Avrupa şiirinden de etkilendiğinizi biliyorum/biliyoruz. Çeviriler yaptığınızı, diller öğrendiğinizi, birçok kitabı kendi diliyle okuduğunuzu, sizin de arkadaşlarınızın da birçok kez Avrupa seyahatleri yaptığını, örneğin Melih Cevdet’in Belçika, Oktay Rİfat’ın da Fransa seyahatleri yaptığını biliyoruz. Ancak kendi mahallenizden çıkıp da Kuzey Avrupa’ya kadar uzanacağınız ve onların da sizden etkileneceği hiç aklıma/aklımıza gelmezdi. Bunları şu yüzden söyleme gereği duydum: Geçenlerde bir arkadaşımla sohbetimizde bu etkilenme durumu ortaya çıktı. 1945 yılında Danimarka’da doğan şair ve yazar Henrik Nordbrandt, yani siz öldüğünüzde kendisi henüz beş yaşındaymış, sizden öylesine etkilenmiş ki bir şiirinizin birebir aynısını yazmış.

“Güzel kadınları severim,
İşçi kadınları da severim,
Güzel işçi kadınları
Daha çok severim”

Orhan Veli

“Cüretli kızları severim,
Doğayı da severim;
Doğaya aldırmayan cüretli kızlarıysa
her şeyden çok severim”

Henrik Nordbrandt (Çeviren: Murat Alpar)

Bu etkilenme durumu intihal olarak algılanır mı, öyle düşünülür mü, bilemem. Ama Nordbrandt’ın bu şiiri düpedüz sizin şiiriniz sevgili Orhan Veli.

Yılmaz Erdoğan’ın Kelebeğin Rüyası filminde hayatlarını anlattığı o iki genç şair: Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu. Filmdeki bir sahnede Garip çıktığı zaman ne güzel heyecanlanmışlardı. Biliyorum, filmdi o, yani kurguydu. Belki de gerçek, kim bilir. Ama bu iki şairin şiirlerine bakınca sizin ve arkadaşlarınızın devriminden heyecanlanmaması gerçeğin dışındadır. Sevgili Orhan Veli, bakın ne güzel söylemiş iki şair de:

“Benden zarar gelmez
Kovanındaki arıya
Yuvasındaki kuşa;
Ben kendi halimde yaşarım
Şapkamın altında.
Sebepsiz gülüşüm caddelerde
Memnuniyetimden;
Ve bu çılgınlık delicesine
İçimden geliyor.
Dilsiz değilim susamam
Öyle ölüler gibi
Bu güzel dünyanın ortasında”

Rüştü Onur

“İnkâr etmiyorum ki
Öpmesine öptüm Evadoksiya’yı.
Hem de zeyrek yokuşunda öptüm.
Sinemaya da götürdüm.
Fakat ben o zaman
Deli gibi seviyordum onu.
Sanırsam o da beni seviyordu.
Sevmese ıslık çalar mıydı,
Saat ondan sonra,
Çabuk gel diye”

Muzaffer Tayyip Uslu

Az önce bir devrime öncülük ettiğinize değinmiştim küçük de olsa. Evet, sizin ve arkadaşlarınızın şiiri bir devrimdi şiirde. Ağdalı şiire, bolca benzetmeli ve simgeci, sembolist şiire bir karşı çıkıştı. Siz ve arkadaşlarınız şiirin böylesine fildişi kulelerinde olmaması gerektiğini, mahalleye, sokağa, esnafa, işçiye inmesi gerektiğini dile getirdiniz ve bunu da başardınız. Sizin döneminize kadar şiirde geçmeyen birçok konuyu, temayı ya da ne bileyim izleği şiirlerinize taşıdınız. Nasırı mesela ya da ne bileyim bir işçiyi, ekmeği, tuzu. Ha bunları Nazım da taşıdı şiire ancak sizler başka bir şiir çizgisinde ilerlediniz. Nazım’ın bir radyo programında sizden övgüyle bahsettiğine denk geldim geçenlerde. Çok eski bir kayıttı tabii. Bahsetmesi normal değil mi? Çok büyük bir şiiriniz var çünkü. Zaten siz değil miydiniz Nazım için imza kampanyası başlatan?

Üniversitede altıncı senemde falandım. Üniversiteyi sekiz senede bitirince dördüncü sınıf ya da üçüncü sınıf falan diyemiyorum. O sene bir derste Garip şiirini işliyorduk. Sınavda da haliyle Garip sorulacaktı. Dersi veren hocanın bizlere sorumlu tuttuğu birkaç makale olmuştu. Makalelerden birini, şimdi hangisi olduğunu hatırlamıyorum, okuyunca o kadar sinirlenmiştim ki. Garip’in poetikasından bahsetmektense nedense sizlerin arkadaş ortamınızdan, sosyal hayatınızdan, alkol ve uyuşturucu kullanmanızdan hatta ve hatta sevgililerinizi birbirinize sunmanızdan bahsediyordu. Edebiyatın ve şiirin dedikodusu, magazin kısmı bir yere kadar iyidir, ancak o makalede anlatılanlar sadece iğrençliğin somuta dönüşmüş halinden başka bir şey değildi sevgili Orhan Veli. Bir gün sonra makaleyi bize sorumlu tutan hocanın yanına gidip durumu anlattım. “Allah Allah, öyle şeyler mi yazıyor makalede? Yıllar önce okumuştum, ne yazdığını hatırlamıyorum. Neyse bundan sorumlu değilsiniz o zaman” demişti. Üniversitelerin içler acısı bir durumda olduğuna küçük bir örnek vermek istedim sevgili Orhan Veli.

Sözü fazla uzattım. Mektubun başında Eskişehir’den bahsetmiştim. Yaz Okulu bittiğinde yine okulu uzatarak dönmüştüm. Annemi yine haklı çıkarmıştım. Hatanın çoğu bende de, sizce şiir de biraz suçlu sayılmaz mı sevgili Orhan Veli?

Bekir Dadır