Ayhan Koç ilk olarak Sırlıçeşme romanıyla 2017 Everest İlk Roman Ödülü’nü kazanarak adını duyurmuştu. Yazar, 2018’de İthaki Yayınları’ndan çıkardığı Kara Havadisler Kervanı adlı öykü kitabıyla, okur kitlesine benim gibi öykü meraklılarını da katmış oldu. Yazarın üçüncü kitabı Cümle Göğün Mavisi adlı roman, bu Kasım ayında yine İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Romanda, Fevzi Durukan adlı eskinin yazarı, şimdinin gazetecisi kendi halinde bir adam, bir arkadaşıyla birlikte ucu devlete uzanan bir yolsuzluk dosyasını ortaya çıkarması üzerine gözaltına alınmayı beklemekte, bir yandan da karısının kendisini aldattığı gerçeğini hazmetmeye çalışmaktadır.

Yazar “roman içinde roman” tekniğini kullanarak, romanın başkarakteri Fevzi’ye bir roman yazdırmanın hayalini kurdurtur. Aslında, bu bizzat Cümle Göğün Mavisi adlı romandır. Yazılacak roman, kendi kendisini yazılmış romanda özetler:

“Romanın ana konusunun, diktatörlüğe dönüşmüş bir ülkede sırf görevini yaptığı için tutuklanmasına kesin gözüyle bakılan bir gazetecinin iç dünyası ve tabii toplumun öğrenilmiş çaresizliği olduğunu sanıyoruz, oysa daha ilk bölümde okur, bu temanın tüm metni alabildiğine kuşatan bir pus olduğunu anlayacak. Başka bir fonksiyonu yok. Çünkü senin asıl anlatmak istediğin…”

Peki, yazarın KHK’lılar, mülteciler, basın özgürlüğü, muhafazakârlaşma, Kürt meselesi, eşcinselliğin tabu olması, Alevilik gibi bu ülkenin bu çağının gündemini fon olarak kullanırken, asıl anlatmak istediği nedir?

Yanıtını yazar yine kitapta kendisi verir:

“Başkarakterimiz karısı tarafından aldatıldığını öğrendikten sonra geçmiş zaman defterlerini açıyor. Sakinleşebilmek ve kendini sürmekte olan şimdiki zamandan dışarıya atabilmek için yaşamakta olduğu şeyleri kafasında –di’li geçmiş zaman kipini kullanarak roman fragmanlarına dönüştürüyor. Çok geçmeden kendini yeni bir roman fikri ile debelenirken buluyor.”

Yazar, yazma edimini romanın bir parçası haline getirip yazma sürecine okuru şahit tutarak üst kurmacaya yer verir. Bir yandan da (edebiyat dünyasına [sektörüne?] getirdiği eleştirilerle birlikte) edebiyatı ve yazma edimini tartışmaya açar. Yazar Cümle Göğün Mavisi romanında neyi anlattığını, romandaki karaktere tam da bu romanı yazdırmayı düşündürerek bizzat kendisi açıklıyorsa; neyi anlattığından ziyade nasıl ve neden anlattığına dikkat çekmek istiyor olabilir mi? Hatta yazar, romanın eleştirisini de kendisi üstlenerek, kitapla ilgili eleştiri kaleme alacakların diyeceklerini de kendisi baştan savuşturur: “Kuşkusuz dönem eleştirisi bekleyen bazı okurlar tatmin olmayacak; tahminim o ki kimi eleştirmenler kitapta gönderme ve motif kalabalığı olduğunu söyleyecek…” Haklı da; kitapta içinde bulunduğumuz döneme damga vurmuş birçok olaya/gündeme kısaca değiniliyor ama bunlar derinleştirilmiyor. Acaba yazar, “Ben ne yaptığımın farkındayım, ne diyeceğinizi biliyorum ama tam da bunu yapmak istiyorum,” diyor olabilir mi?

Ayhan Koç

Bu iki soruya da döneceğiz.

Romanın kendisi ile romanda yazılan roman, birbirine paralel tek şey değil. Romandaki başka paralellikler, romanın psikolojik boyutunu besler nitelikte. Başkarakter Fevzi’nin annesi psikolojik bir rahatsızlıktan muzdaripken, Fevzi’nin karısı Meral de bipolar bozukluktan çekiyor. Annesi, Fevzi’nin babasını aldatmışken, Meral de Fevzi’yi aldatıyor. Fevzi, annesine kızıyor ama onunla kalmak istiyor, onun sevgisini istiyor; tıpkı Meral’in, onu aldattığı halde onun arzusunun nesnesi olmaya devam etmesi, ondan boşanamaması, hatta sonuç itibariyle ondan ayrılamaması gibi. Annesine tokat atacak kadar ona öfkeliyken, Meral’e de şiddet uygulamanın hayalini kuracak, hatta sonunda eşek sudan gelinceye kadar dövecek (!) kadar öfkeli. Bir yandan da babasını sevmeyen, babasından kaçan Fevzi’nin, acaba baba olmak istememesi de bu yüzden mi? Ve belki en önemlisi de; evden, kalan ailesinden, babasından kaçarak önce yurda yerleştiğini, sonra eve çıktığını öğrendiğimiz genç Fevzi’nin, yetişkinliğinde de benzer şekilde sorunu çözmekten, sorunla yüzleşmekten kaçmak için normalde hiç istemediği halde bile bile lades diyerek hapse girmesini, yani eve bir süre dönmemesini garantileyen bir işe bulaşması.

Ancak Fevzi diğer insanlardan ve onlarla ilişkilerinden kaçmayı tercih eder gibi görünse de, her şeyin kaynağı sayılabilecek şeyden, yani kendisinden kaçamıyor. Daha kitabın başında bir iç mahkeme kuruyor, orada sanık da, sorgucu da, izleyiciler de kendisi; bir sürü “ben”. Fevzi’nin hem geçmişini deşen hem de şiddet gibi bastırdığı dürtüleri ortaya koyan sorgucu iç sese, yani aslında bilinçaltına, kendisinin bile farkında olmadığı diğer yarısına ironik bir şekilde “Yabancı” diyor. Gerçekten hepimiz, kendimizin yabancısı değil miyiz? Kendisini mahkemeye çıkarıp yargılayan, kendi kendisiyle bir sorgulamaya girmesiyle Fevzi ile “Yabancı”, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanındaki başkarakter Turgut Özben ile hayali arkadaşı Olric’i hatırlatıyor. Yazarın karakterine isim koyma tekniğinde bile Atay’ınkine benzer bir tat yakalamak mümkün: Fevzi (kurtuluş, zafer) Duru-kan ile Atay’ın meşhur karakterleri Turgut Öz-ben, Hikmet (bilgelik) Ben-ol, Selim (kusursuz, doğru) Işık.

Şimdiye kadar söylenmemiş söz, denenmemiş üslup kalmadıysa, yazar kendisinden önce yazılmış eserlere neden doğrudan veya dolaylı olarak gönderme yapmasın ki? Nitekim romanda her bir ana bölüm, Ruggero Leoncavallo’nun I Pagliacci (Palyaçolar) operasından bir alıntıyla açılır. Opera ile romanın konularındaki paralelliğin (ancak bu paralellik kurgularında yok), anlamı pekiştirdiği söylenebilir. Romanda sadece bu operaya değil, tarihi, mitolojik, edebi vb. başka kişilere ve metinlere de göndermeler var. Her metin, kendinden öncekilerin izini taşır taşımasına, ama geçmiş eserlere, yani geçmişe çok fazla gönderme yapılması ile romanın zaman anlayışı arasında da bir ilişki kurulabilir. Düz bir çizgide ilerleyen tarih yerine, Yabancı karakterinin sorgulaması üzerinden geçmişe dönüşlerle ilerleyen roman için geçmiş geçmişte kalmamıştır. Sadece bu bağlamda bakıldığında bile geçmiş eserlere yapılan atıflar, romanı bütünler nitelikte. Aslında gelecek de gelecekte değil; Cihan rüyasında geleceği görmüş, geleceğe dönmüştür. Roman, ileriye doğru akarak önümüze bakalım demek yerine, geçmişi-geleceği-şimdiyi parçalı olarak okura aktarır. Takvimsel, rasyonel, kurallı zaman yoktur; zamansal gerçeklik yeniden icat edilir.

Neredeyse her önemli anda karşısına çıkan iç sese, roman yazma güdüsü de eşlik ediyor. “Bu anı başkalarına nasıl aktarırdım, romanda bunu nasıl ifade ederdim?” diye düşünüyor. Ve buna sadece karakterin yaşadıkları değil, yaşanması olası eylemleri aklında kurması da dahil. Tıpkı babasının bakıcısı Miraç’ın kahveye gidip kendisiyle olan iletişimini nasıl anlatacağını zihninde tasavvur etmesi gibi. Bir hikâyeciden beklenebilecek bir hareket; bir yandan da, sessiz sakin, iyi huylu Fevzi’nin başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü ne kadar önemsediğini gösteriyor. Sorunlarla gerçek hayatta değil zihninde yüzleşiyor; bir yazar olarak başkalarının fikrini değil doğru bildiğini savunurken, başkalarının ne diyeceğini de içten içe bir o kadar önemsiyor. Fevzi’ye değil, belki tüm yazarlara özgü bir haldir bu. Yazar kişisel hayatını anlatmıyor gibi görünse de, aslında bir şekilde kendisini, kendi düşünce dünyasını, hatta bilinçaltını, farkında olarak veya olmayarak yaptığı tercihleri okura açmış olmuyor mu? Mesela, bu kitapta sadece Fevzi ve Cihan mı var yazar olarak? Ayhan Koç ve onun kişisel tarihi hiç mi yok? Kişisel olan bir yana, yazarın “Ben buradayım” dediği anların izini, tam da içinde bulunduğumuz dönemi/gündemi ele almasından süremez miyiz? Evet, o da bizimle aynı cendereden geçiyor.

Yazar konusuna girmişken… Kitapta yazar, çevirmen, gazeteci olarak boy gösteren erkeklerin yanı sıra, Meral karakteri de editör ve muhabir kimliğiyle beraber anonim bir “günlükçü” olarak karşımıza çıkıyor. Ana iki erkek karakter olan Fevzi ve Cihan’a yazar rollerinin verilmesi kurgunun gereği elbette. Yine de, ana kadın karakterin yazar değil de sadece günlükçü, blogger olması, feminist düzlemde bir okumaya alan açıyor olabilir mi? Tek başına açmaz belki ama Meral’in arzu nesnesi olmaktan öte bir yeri var mı romanda? Günlüklerinde sadece ilişkilerini anlatan bir kadın imajı çiziyor. Fevzi ve Cihan’dakinin aksine, Meral’in hayata dair fikirlerini veya başka türlü çatışmalarını okumuyoruz. Peki, diğer kadın karakterler? Bir başarılı bir başarısız intihar girişiminde bulunan, kocası ile oğlunun kendisinden beklediği sevgiyi veremeyen anne karakteri ile Suriyeli minik gelin Ayşe karakteri. Yine, erkeklerle ilişkileri üzerinden verilen kadın kimlikleri. Neyse ki, minik Ayşe okumak istiyor.

Meral’in iç dünyasını, gerçek hayatta eşi Fevzi’ye karşı “rol” yaptığını güncesinden öğreniyoruz. Oyun içinde oyun. Cümle Göğün Mavisi romanı, bu roman içinde yazılan roman, Meral’in güncesi. Üç oyun, üç gerçek. Bu noktada, romanda atıf yapılan I Pagliacci operasına dönebiliriz. Neydi bu operanın konusu? Karısını aldatan bir palyaçoyu oynayan aktör, gerçek hayatta da karısı tarafından aldatıldığını öğrenir. İzlediğimiz opera I Pagliacci, I Pagliacci’de aldatılan aktörün hikâyesi,aktörün oynadığı aldatılan palyaçonun hikâyesi. Yine üç oyun, üç gerçek. Üstelik aktör, operada karısını rol icabı öldürmesi gerekirken karısını gerçek bir bıçakla sahnede öldürür. İzleyiciler ilkin, yaşananın gerçek mi rol mü olduğunu anlayamaz. Tıpkı, biz okurlar gibi. Toparlarsak, şöyle soralım. Ne oyun, ne gerçek? Buradan kitabın sonuna geçersek de, hangisi oyun/hayal/yalan, hangisi gerçek? Kitap “Son” bölümüyle okura bir son vadediyor gibi görünse de, “Son” bölümünü “M’nin Güncesi” bölümü izliyor. Ve bu bölüm öncekinden farklı bir sona sahip. Peki, kitabın ilk bölümünde daha ilk sayfada Fevzi’nin baktığı tablonun en son bölümde gerçeğe dönüşmesi, tüm kitabı Fevzi’nin zihninde yarattığı bir kurmacaya dönüştürüyor olabilir mi? Belki de Fevzi tutuklandı ve bunları hücresinden yazıyor. Ve Fevzi’nin anlattığı her şey de, Meral’in güncesi dahil, Fevzi’nin kurgusu. Son tahlilde, gerçek dediğimiz ne? Kimin gerçeği?

Bu soruyu, önceki iki soruyla birleştirerek yanıtlamaya çalışalım.

Yazar, dile; gerçekliğin bir temsili olarak değil, gerçekliğin kurucusu olarak bakıyor olabilir. Sonuçta gerçek denilen şey de aslında kurmaca; doğal değil, insan icadı. Gerçekliğin çoğalması, anlamı da çoğaltıyor. Bu bağlamda, okuru da metnin içine çekerek ona özgürlük alanı tanıyor. Üstelik bunu oyunla yaparak okura bir bilmece sunduğundan, ona eğlence alanı da sağlamış ve katı gerçekliğin sınırlarını zorlamış oluyor. Bu sınırların belirsizleşmesi, okur ile yazarı yakınlaştırıyor. Boşlukları doldurmak artık okura ait; okurun yaratacağı veya seçeceği gerçekliğe. Her okur –tıpkı benim de bu yazıyla yapmaya çalıştığım gibi– romanı kendisinin içselleştirdiği şekilde farklı yorumlayabilir, romandan farklı bir anlam çıkarabilir ve zihninde romanı farklı sonlandırabilir. Eser, yazarından çıkmıştır ve artık okura aittir. Yazar, tanrısal konumunu bırakmış, iktidarını kaybetmiş gibidir. Romandaki baskın anlatıcı Fevzi olsa da, Meral de günlüğü aracılığıyla bir anlatıcı konumundadır. Üstelik Ayhan Koç da, yazdığı Cümle Göğün Mavisi adlı romanını, bizzat romanın karakteri Fevzi’ye yazdırarak “roman içinde roman” olduğunu vurgularken, bu yazılanın gerçek değil bir roman olduğunu okura söylemektedir. Birden fazla “anlatıcı” bakış açısı varsa, neden birden fazla “anlayan” bakış açısı da olmasın? Hatta kitabın kendisine getirdiği “gönderme ve motif kalabalığı” şeklindeki özeleştirisine dönersek, neden anlatılmak istenen de birden çok olmasın? Buradaki sorun, bu motiflerin ve bahsi geçen güncel olayların boca edilip, derinleştirilmeden yüzeysel şekilde ele alınmasıysa; yazar sadece sorunları derinden yüzeye taşımak istiyor olamaz mı? Basit gibi görünen bu yaklaşım bir yandan da olayların görünürlüğünü artırmıyor mu?

Gelelim böcek ile kediye. Romanın başlarında Meral, Fevzi’ye bir böcek gördüğünü söyler. Fevzi arar tarar bulamaz. Meral romanın sonlarında yine böcek gördüğünü söyler. Fevzi yine arayıp bulamaz. Sonuçta, böceği gören tek kişi Meral’dir. Bu bağlamda böcek, Meral’in kuşkusunun temsili olarak okunabilir. Anlamı biraz zorlayıp daha büyük ölçekte bir okuma yaparsak; ilaçlama gibi alınan önlemlere rağmen ortaya çıkmaya devam eden ve yumurtasını bırakmasından yani çoğalmasından korkulan böcek, iktidar basını susturmaya devam etse bile, her zaman cesur gazetecilerine ortaya çıkacağına dair bir ima olarak da okunabilir. İktidarın, cesur gazetecileri “ezilecek böcek” olarak gördüğü maalesef malumumuz.

Fevzi ise –romandaki sırayla– senelerdir uğramadığı baba evini ilk ziyaretinde, çocukluğunda annesinin cesedine bakarken, tekrar baba evine gelip Ayşe’yle konuşurken, çocukluğunda annesinin kucağında, Cihan’la tanıştıklarında, Cihan’la kavga edip restorandan çıktığında, Sermet’i eve bıraktığında hep bir kedi görür. Geçmiş ile şimdi arasında bir hayalet gibi dolanan bu kediyi tek gören de Fevzi’dir. Fevzi’nin hayatına kronolojik olarak baktığımızda kediyi ilk olarak annesinin kucağında görmüştür. Annesi, ona vermediği sevgiyi ve şefkati bir kediye veriyordur. Kedi bu bağlamda Fevzi’nin hayatında ihtiyaç duyduğu sevginin ve şefkatin bir simgesi olabilir. Hatta kediyi annesiyle özdeşleştirmiş, tam da sevgiye ve şefkate en çok ihtiyaç duyduğu anlarda bu kedinin karşısına çıkmasıyla ondan güç alıyor olabilir. Benzer bağlamda, Meral’in görüp durduğu böcek ise evdeki sevgisizliğin simgesi olabilir; hem aralarındaki ilişki kötüye giderken hem de polisin Fevzi’yi almaya gelmesini beklerlerken, yani çok daha ciddi sorunlarla boğuşurlarken Meral kafayı küçücük bir böceğe takmış gibi görünür. Meral, sanki bu böcekten kurtulsalar tüm sorunlar çözülecek gibi hissettirir. Ve o böcek bulunamaz. Nitekim yazar, kitabın iki başlı sonuyla da, Meral ile Fevzi’nin gerçeklik algılarındaki farklılığa vurgu yaparak belki aralarındaki uyumsuzluğa da dikkat çekmek istemektedir. Belki de başka kimsenin görmediği kedi ile böcek fantastik birer öğedir; gerçeğe sızan akıldışılığı, bir anlamda yine kurmaca oluşu vurguluyordur.

Ancak, romanın en meçhulü ve en mistiği elbette “İkra”. Sokaklarda yaşayan zararsız bir berduş. Ne sorarsanız sorun yanıtı aynı: “İkra”. İkra, Arapça’da “Oku” demek (yani, Hz. Muhammed’e inen ilk vahiy). Zaten adı/sözü kutsal bir metinde geçen bu karakter, mantıksal/bilimsel gerçekliği fantastiğe yaklaştırıyor. Ve romanda İkra’nın durumuyla ilgili hiçbir akılcı açıklama yapılmıyor. Yazar, gerçeğin sınırlarını bir kez daha ama bu kez kutsal olan, mistik olan üzerinden sorgulatır gibi. Çünkü bu da, gerçeğin bir başka biçimi; inançlı kişilerin gerçeklik algısına bir gönderme (Bu noktada, romandaki “Mesih” göndermesini de hatırlamalı). Romanın en bilinmezinden gelen bir emirdir “Oku”. Aslında, en bilemeyeceğimiz alanın din olduğuna dikkat çekiyor olabileceği gibi, –biraz zorlama bir yorumla– şu soruyu da sordurmak istemiş olabilir mi: Okursak, ne değişecek? Bu belirsizlikleri teke mi indireceğiz? Yoksa belirsizlikleri, hayatı ve gerçeği algılama şeklimizdeki olağan farklılıklar olarak kabul edip tek bir gerçek peşinde koşmayı bırakacak mıyız? Gerçek olarak ne bellersek belleyelim, biraz kuşkuyu hak etmiyor mu? Hatta bu romanda anlatılan olaylar baştan sona Fevzi’nin zihninde yarattığı bir kurmacaysa, İkra karakteri de belki yoktur ve tamamen kurmacadır; Fevzi’nin, kendisine “Oku” dedirterek, kendisini seçilmiş hissetmesini sağlamak için yarattığı bir karakter.

Buraya kadar sorularla ilerledik, çünkü kitap da yanıtlar vermiyor, sorular soruyor. Fevzi tutuklanacak mı, tutuklanmayacak mı? Bu sorunun yanıtı bile okura verilmiyor. Çağımız insanı, tam bir belirsizlik buhranı yaşıyor ve dünyada olup bitenler karşısında çaresiz; pandemi de bunun etkisini iyice artırdı. İnsan ya yanıt bulamıyor ya da bulduğu yanıttan tatmin olmuyor. Artık asıl olan soru, yani soruyu muhafaza etmek. Belirsizliğin cirit attığı, her şeyin her an hızla değişebildiği veya tüketildiği uçucu bir ortamda hangi gerçekten veya doğrudan bahsedebiliriz? Gerçek sadece bir yorum olabilir. Yorumlar ise görecelidir. Ve bunu da, tanrısal ve tekil bakış açısına sahip geleneksel roman tarzıyla vermek pek mümkün olmazdı. Soru sormanın diğer bir işlevi de sorgulamak, bir anlamda isyan bayrağı açmak. Kanımca roman da net yanıtlar vermeyen ama okurun zihninde sorular yaratan tavrıyla hem bir arayış hem de bir karşı koyma hali. Sonuçta, iktidarın ele geçiremediği tek yer hayal gücümüz.

Kitap hem ele alınan konu(lar) hem de teknik üzerine düşünmek ve tartışmak için çok daha fazlasını vadetmesine rağmen, kitabın sadece bu bahsi geçen noktalar ışığında bile iyi bir postmodern roman olduğu söylenebilir. Cümle Göğün Mavisi modern dünyanın getirdiği olumsuzluklar karşısında karamsarlığa kapılmak yerine onu kabul ederken onunla ve kendisiyle alay etmesi (ironi), karmaşayı besleyen çoğulcu bakış açısı, gerçek ile kurgu arasındaki belirsizlik, oyun kavramı, sonuca varmaktan ziyade okuru bir arayışın parçası yapan yaklaşımı, klasik roman kurgusunu reddetmesi, üst kurmaca, bilinç akışı, metinler arası ilişkiler gibi birçok postmodern öğeye sahip. Bu noktada, tartışılabilecek tek şey postmodernist yaklaşımın dozu olabilir.

Öykü Gizem Gökgül