Sokağa çıkılamayan hafta sonlarından birindeyiz. Gün, korkutan sonsuzluğuyla uzanıyor önümde. Aslında içini dolduracağım kitaplar da filmler de çoktan hazır. Yine de derin bir kuyuya eğilmek gibi günün gözlerine bakmak. Beni içine çekip ezecekmiş gibi geliyor kasvetinde. Ara sıra balkona çıkıp hareket eden şeylere bakmaya çalışıyorum o yüzden. Sucu Zafer dükkânı açmış, damacana taşıyor bir iki eve. Zafer’in damacana taşımaktaki ısrarına şaşırıyorum her seferinde. Her şey sabit kalırken farklılaşmayan, bir apartmanın merdivenlerini bin kere çıkan, sahipleri sürekli değişen evlerin kapılarına yıllarca aynı suyu aynı nefes nefese kalışla indiren bir adam için hayat kelimesinin anlamını merak ediyorum. Sucular, marketler, fırınlar açık. Bazı babalar çocuklarıyla gitmiş ekmek almaya. Ne kadar güneş alırsa alsın her zaman biraz karanlık olan evlerden çıkmak iyi bir fikir gibi geliyor. O evlerden çocuklarla beraber çıkmak, daha iyi bir fikir. El ele tutuşmuş baba ve çocuk. El ele tutuşmak, sarılmak, gönül rahatlığıyla öpüşmek; her şey bitti sanki. İnsan sıcaklığının ruha iyi gelen yanından dönüşü zor biçimde ayrıldık. İnsan teni korkutuyor artık hepimizi. Robotlara güvenmek için kalan son adım da aşıldı.

Gülhan Tuba Çelik

Avuçlarımda bir ateşle dünyaya karşı tek başıma durmuyordum bir zamanlar. Koşarak giderdim ona. Elleri elimdeyken inerdik Taksim Meydanından Cihangir’e doğru. Elleri elimdeyken geçerdik soğuk sandviççileri, onlar ve köpeklerini, Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesini. Biraz soluklanmak için Firuzağa Kahvesine oturduğumuzda; birkaç çaydan sonra Orhan Pamuk’la karşılaşma hayali içinde sokaklarda dolaşacağımızı, Cihangir Camisinden Orhan’ın pencerelerine bakacağımızı, Cihangir merdivenlerinde denizden çok bira içen neşeli ve absürt insanları izleyeceğimizi, sonrasında kendimizi Tophane’ye doğru sallayacağımızı bilirdim. Elbette el ele. Aşkın insanın içinden taşıp da parmak uçlarından başka bir insana ulaşması ne güzeldi. Bazı akşamlarda, sakin ara sokaklarda buna dudaklar da dâhil olduysa tadından yenmezdi. Aşkın insan gönlünü nasıl olup da bu kadar genişlettiğini anlamak zor. Dünya kadar bir şey oluyorsun dünyanın içinde. Bu coşkuya tahammül etmek de zor. Zamanla azalıyor sana verilen karşılık. Coşkuyla ölüyorsun bir başına. Ellerinden gidiyor eller, tenin mahrum kalıyor sıcaklığından.

Arkadaşlar olmasa her şeyin çok daha zor olacağını düşünüyorum. Hem en büyük zenginliğimiz hem de en büyük sınavımız olan aşk ve aile, arkadaşlar sayesinde anlam kazanıyor. Onlara anlatırken bir kez daha üstünden geçip daha net olarak görüyoruz her şeyi. Dayanmamız gerekenlere onlardan aldığımız güçle dayanıyoruz. Tamamen kimsesiz kaldığımız anlarda bile tek dost yetiyor üstesinden gelmeye. Kars Garında trenden indiğimde bana kırk yıllık dostuymuş gibi sarılan Furkan’ı, Kemah’ın dağ göllerini ayaklarımın altına seren Hasan’ı, Tiran’ın büyük bir gecekondu izlenimini veren mahallelerinde Elif’in gülüşlerini, Balat’ın renkli sokaklarında Merve’nin karşılıksız ve büyük sevgisini, beraber büyüdüğümüz Erhan’ın vazgeçilmezliğini hatırlıyorum. Arkadaşların varlığını, canım yol çektiğinde yolun diğer ucunda olma ihtimallerini dünyanın en güzel zenginliği olarak görüyorum hep. Akşam olurken Murat’la yazışıyoruz. “Yani bu maçları falan hafiflemek için izliyoruz, iyi gelsin diye de ağırlığımızı artırıyor. Haftada bir Fenerbahçe maçı izleyelim diyoruz, o da bizi üzüyor. Yaşamayı sevdiğimizden üzülüyoruz aslında. Coşkulu olmak varken.” diyor. Yaşamayı sevdiğimizden üzülüyoruz, bu sıkıcı gün sırf bu cümleyi duymak için bile yaşanmaya değdi, diyorum ben de.

Günün son sigarasını Murat’ın cümlesini düşünerek içiyorum. Sokakta ses seda yoktu gün boyu. Şimdi daha da azalmış. Havadaki duruluk, dünyadaki sessizlik dikkat çekmeyecek gibi değil. Kenedy Caddesinden vızır vızır geçen arabaların sesi, Yenikapı sahildeki küçük konserler, Samatya’dan duyulan tatlı klarnetler yok olmuş. Yaşamayı seviyoruz evet. Parklardaki ihtiyarları, kalabalık otobüsleri, metronun önünde dikilen birinden gönül rahatlığıyla ateş istemeyi özledik. Bu yüzden üzülüyoruz. İnsanlar el ele tutuşmadıkça tanımı da bozuluyor dünyanın. Aynı tabaktan yenilen pilavlar, Kadıköy’ün gece köftecileri, Karaköy’ün çaycıları olmadan eskisi gibi değil dünya. Meydanlara üflenen sigaralar, Marmaray’daki sarılmalar, sokaklardaki öpüşmeler olmadan da. Bernhard’ın Kiler’inde bütün rezilliğiyle ve muhteşem bir biçimde anlatılan cumartesilerden bile beter böyle günler, böyle cumartesiler.

Gülhan Tuba Çelik