“Yorgos Lanthimos’un distopyasında bir hayvana dönüşeceksiniz, hangi hayvan olmak isterdiniz?” diye sorulsa bu soru sizi rahatsız edebilir, haklısınız. Hayvan olmayı değil özgür olmayı her koşulda tercih ederim, dediğinizi duyar gibiyim.

2015 yapımı The Lobster (Istakoz), Yorgos Lanthimos’un yönettiği, içinde metaforik öğeler barındıran bir distopya. Film yalnız yaşamanın yasak olduğu, tüm yalnızların çift olmaya zorlandığı bir ülkede geçiyor. Bir kadın yağmurlu bir günde yolculuk yaparken birden durur, arabadan iner ve yol kenarındaki bir eşeği silahla vurur. Film bu sahne ile başlar. Oysa öldürülen eşek asla bir eşek değildir.

Filmin ilk bölümü bir otelde geçiyor. Yasaklar ülkesinde eş bulma otelleri dizayn edilmiştir ve otele zorla getirilen yalnız insanlar bir düzenin parçasıdırlar. Düzenin yasakları, hatta cezaları onları otoriteye karşı tepkisiz yaşamaya iter. Sistemin tek tip insan yaratma isteği her sekansta vurgulanır. Oteldeki yaşamın amacı uyumlu çiftler oluşturmak ve devlet gözetimindeki bu çiftleri aile yapısına kavuşturmaktır. Film, bu idealizme ulaşmak adına kurgulanan bir yaşantıda birey için sancılı bir sürecin başladığını anlatmayı hedefler. David (Colin Farrell) karakterinin bireyselliği temsil eden tüm eşyalarını otel görevlilerine bırakması, otelin belirlediği tek tip kıyafetleri giyerek düzene dahil olması metaforik bir anlam taşır. Otelde iki uyumlu insanın buluşması için verilen süre ise kırk beş gündür. Kırk beş günün sonunda eş bulup evlenemeyen yalnızlar bir hayvana dönüşürler. Bu süreyi uzatmanın tek yolu ormana kaçan yalnızları bulup yakalamaktır.

Aşık olma, sevme, bağlanma, paylaşma, evlilik, ilişki, cinsellik, çocuk yapma gibi insana has davranışları distopik bir yaklaşımla irdeleyen bir film Istakoz. Birçoğu içgüdüsel olan, yani organizmanın ihtiyacı olan, bir kısmı da dayatmanın sunduğu ve bireyin öğrenilmiş çaresizliği haline gelmiş bazı davranışlar bunlar. Bu davranışlara ortam sağlamak için gerekli olan tek şey, aslında yönetmenin de en çok dikkat çekmek istediği konu uyumluluk. Otel kurallarına göre mutlaka bir eş seçilmelidir ve eş seçenlerin de aynı tip hayvan sınıfından olup olmadıklarına dikkat edilmelidir. Çünkü bir kurt ile bir penguen ya da bir deve ile su aygırı asla aşık olamaz. Bireyler arasındaki uyumu sağlarken toplumsal normlara, toplumsal sınıf farklılıklarına uyulma zorunluluğu vardır. Muhteşem uyum muhteşem ilişkiler doğurur. David uyumlu bir eş bulmayı başaramazsa ıstakoz olmak istediğini belirtir görevlilere. Çünkü ıstakoz asil bir hayvandır (Sınıfsal konumun birey üzerindeki etkisi), üstelik ıstakozlar ürerler (Hayvan olarak yaşasa da neslini sürdürme çabası), neredeyse yüz yıl kadar yaşarlar (Ne olursa olsun çok yaşama arzusu).

Oteldeki birçok sekansta çift olmanın yararları klişe örneklerle ya da uygulamalarla açıklanır. İlk gün David’in bir eli kelepçelenir ve tek elle çekilen zorlukların hayatta tek kalmakla eşdeğer olduğu vurgulanır. Tek elle diş fırçalama, giyinme, soyunma gibi. Tüm örnekler çift olmanın kıymetini bilmek üzerinedir. En dikkat çekici olanı da yalnız olmanın, özellikle yalnız kadın olmanın zorlukları. Yalnız bir kadının yolda tek başına yürürken başına gelecek en kötü şey; tacize ya da tecavüze uğraması örneğidir. Sırf bu yüzden bile mutlaka evlenilmelidir. Kurallara uymayanlar için cezaların olması, işi daha da zorlaştırmaktadır. Bir başka dikkat çeken konu da David’in hayvana dönüşmek için süresinin azalması nedeniyle hazır hissetmediği halde bir ilişkiye başlamasıdır. Aslında bu sekansta zoraki sürdürülebilir bir ilişkinin bireyleri başka bir çıkmaza sürüklediğini de görüyoruz. Burada ayrıca çiftler arasında sonu şiddete varan hastalıklı ilişkilere vurgu yapılmıştır.

“Donuk, bencil, iç dünyalarına fazlasıyla kapanmış, neredeyse bir hayvan gibi yaşayan insanların gerçekten de bir hayvana dönüşmesinden daha doğal ne olabilir?” diye düşündürebilir film. İnsanı insan kılan, onu hayvandan ayıran elbette ki sosyal bir varlık olmasıdır. Aşk, sevgi, bağlılık gibi -doğal akışında olması gereken- duyguların insanda mutlaka var olması gerektiğini dayatan otoritedir. Bireyde bulunmayan bazı duyguların ise eğitimle kazandırılabilir olarak gösterilmesi ayrıca dikkat çekicidir.

Filmin ikinci bölümünde devlete karşı örgütlenen ve ormanda gerilla olarak yaşayan yalnızların dünyası anlatılıyor. Ormanda çekilen sahnelerde arka planda görülen hayvanlar, dönüşümün gerçekleşmesi ile hayvan kılığındaki insanların dolaşmakta olduğu hissine kapılmamızı sağlayan metaforik simgelerdir. Yasaklar her yerde yasaktır ve ormanda da otelden farksız kurallar geçerlidir. Oteldeki kuralların aksine ormanda çift olmak, yakınlaşmak, sevgili olmak yasaktır. Bu yasaklara uymayanlar aynı oteldeki gibi sert bir şekilde cezalandırılırlar. David otelden kaçıp yalnızların arasına karışır. Ormanda yalnızlar arasında yaşamanın kendisini mutlu edeceğini düşünse de bir süre sonra yanıldığını anlar. Her iki durumda da aşkın doğasına aykırı bir tutum sergilenmektedir. Oteldeki otoriteyle zorla âşık olunamadığı gibi ormandaki yasaklarla da aşkın önüne geçilememektedir. David’in yalnızlar örgütü içinde yasak olmasına karşın kendine uygun (ikisinin de miyop olması uyum metaforudur) bir eş bulması işleri zorlaştırır. Ormanda birbirini keşfeden iki insanın yasaklara rağmen birlikte olma arzusu galip gelir. Üstelik örgüt bu aşkı öğrenir ve kadın kör edilerek cezalandırılır. Uyum ortadan kalkmıştır ve David aslında sistemin ona dayattığı uyum sorunsalı karşısında kendini aciz hisseder ve tek çözüm sevdiği kadın için kör olması gerektiğidir. İkisi birlikte ormanı terk ederek şehre kaçarlar. David’in bir kafeteryanın tuvaletinde aynanın karşısında kendini kör etmekle etmemek arasında kalması ile film son bulur.

Sonuç olarak Istakoz alt metinde ilişkilerle ilgili oldukça fazla konuya değinmiş. Çocuk sahibi olmak evlilikleri kurtarır ya da bir elin nesi var iki elin sesi var gibi klişe düşünceleri işlemiş olsa da film modern dünyanın insan ruhundaki tahribatına, özellikle de ilişkilerde uyum sorunsalına değinmesi açısından dikkat çekicidir diyebilirim. Dayatmalarla karşı karşıya kalan insanları çıkmaza sürükleyen şey; otoritelerden birinin çift olmayı, diğerinin ise yalnızlığı dikte etmesidir. İnsan dikte edilen hiçbir şeyle mutlu olamaz. Hele konu aşk ise.

Gülay Gökçen